99 kez görüntülendi.

Türkiye’de Alevîlik-Bektaşilik: Millî Mücadele Döneminden Önce Alevîlik-Bektaşilik Tarihçesi

Kerbela Olayı, o dönemin Müslüman dünyasında büyük bir sarsıntıya yol açmış ve bu olayın sonuçları Emevi hanedanının başını uzun bir müddet ağrıtmıştır. Öyle ki, Emevi saltanatını yıkıma götürecek çeşitli faaliyetlerin fitili bu olayla ateşlenmiştir. Bunun yanı sıra, Kerbela Olayı, Alevî/Şiî düşüncenin çok sayıda taraftar bulmasına da zemin hazırlamıştır. İslam’ın farklı coğrafyalara yayılmaya başlamasıyla birlikte, Alevî/Şiî düşünce de benzer şekilde bir yayılma göstermiş ve böylece Arap olmayan topluluklarda da bu düşünce kendine yer bulmuştur ki, bu toplumlardan birisi de Türklerdir. Örneğin, henüz Hicrî dördüncü yüzyılda (Miladi on-on birinci yüzyıl) Mâverâünnehir’in oldukça uzağında yaşayan Buğraç Türkleri, eski inançlarındaki Gök Tanrı’nın yerine Hz. Ali’yi koymuşlardır (Yaman, 2012: 76). Bununla birlikte, Alevî/Şiî düşüncesi Anadolu ve İran bölgelerinde aralarında Türklerin de bulunduğu toplumları etkilemiş ve bu bölgelerde ortaya çıkan tasavvufi tarikatlar, bu düşünceleri benimsemiştir. Bu bağlamda, en önemli tarikatlar arasında Yesevilik, Kalenderilik, Vefailik, Hurufilik ve Haydarilik gibi tarikatların yer aldığı söylenebilir. Ne var ki, bu tarikatlar göçebe ve köylü topluluklar arasında etkili olmuş ve doğal olarak da bu çevredeki koşullara uygun olarak şekillenmiş bir İslam anlayışını benimsemiş ve yaymaya çalışmıştır (Yaman, 2012: 76-77). 

Ne var ki, genellikle konar-göçer bir hayat tarzı sürdürmekte olan Türkler, İslam dinini benimsedikleri zamanlarda önceki dinlerinde/inanışlarında var olan inançlarını tamamıyla terk etmemişler, aksine bu inançlarının ve geleneklerinin ekseriyetini muhafaza etmişlerdir. Ayrıca, yine bu topluluklar, kitabi İslam da diyebileceğimiz karmaşık ve (onlara göre) sıkıcı olan ibadetler, kurallar vb. bütünü teşkil eden anlayışı ve bu anlayışı yaymaya çalışan din adamlarını –genellikle–  görmezden gelmiştir. Onlar, yukarıda da ifade edildiği üzere, daha ziyade eski inançları ve gelenekleri ile yeni kabul ettikleri bu din arasında bağlantı kurabilecekleri ve nispeten daha yüzeysel olarak nitelendirilebilecek bir anlayışı (ki, buna kısaca halk İslam’ı/Müslümanlığı da denilebilir) yayanları/yaymaya çalışanları takip etmişlerdir. Öte yandan şu hususu da belirtmek gerekir ki, kitabî İslam da denilebilecek (ve daha çok Sünnilikle bağdaşan) anlayış, göçebe topluluklar ve köy gibi periferide kalan yerlerde değil, daha çok merkezî bölgelerde, şehirlerde takipçi bulmuştur (Yaman, 2012: 77-79). Diğer bir ifadeyle, Alevî/Şiî düşünce başlangıcı itibarıyla merkezdeki şehirli topluluklardan ziyade periferide kalan köylü ve göçebe topluluklarda makes bulmuş bir dinî anlayıştır. Dolayısıyla, bu dinî anlayışın özünün, kitabî dindarlıktan ziyade halk dindarlığına dayandığı söylenebilir.                 

Yukarıda bahsedilen bu halk İslam’ı, Türklerin ata yurdu Orta Asya’da şekillenmeye başlamış olup, bunlar arasında yer alan en eski oluşum ise bugünkü Türkistan topraklarında yer alan Yesi kentinde Ahmed Yesevî’nin (ö. 1166) başlatmış/kurmuş olduğu Yesevîlik tarikatıdır. Halk İslam’ı/Müslümanlığının temellerinin bu dönemde atıldığı söylenebilir. Ayrıca, yine Ahmed Yesevî, bu göçebe Türkmen halkı arasında İslam’ın yayılmasında öncü olmuştur, denilebilir. Zira Ahmed Yesevî, tam da bu göçebe Türkmenlerin ihtiyacını karşılayabilecek bir dinî anlayış geliştirmiş ve bunu da içinden çıktığı toplumun duygu, düşünce ve eğilimlerini içine alan, eski inanç unsurlarından çoğunu barındıran ve –yine eski inançta bulunan– müzik, raks ve semayı da içeren bir sistem kurarak başarmıştır. Selçukluların 1071 yılında kazandığı Malazgirt Zaferi’ni takiben hem kitabî İslam, hem de halk İslam’ı anlayışları Anadolu’da hızla yayılmaya başlamıştır.  

13.  yüzyıl ortalarına yaklaşıldığında ise Anadolu Selçukluları’nın hükmettiği Anadolu topraklarında ön-Alevîler olarak da tanımlanan (Yaman, 2012: 78) gruplar ile Sünni İslam’ı benimsemiş olan devlet otoritesi arasında yaşanan “Babai İsyanı” (1240),  her ne kadar bastırılmış ve isyanı fiilen başlatan Baba İshak öldürülmüş olsa da, bu isyana katılmış olan başta Vefâi olmak üzere Yesevî, Kalenderî ve Haydarî zümrelere mensup olan dervişlerin birbirine daha sıkı kenetlenmesine ve yeni bir dinî anlayışın doğmasına yol açmıştır ki, bu hareket de Babaîlik hareketidir (Ocak, 1991: 374). Ortaya çıkan bu yeni anlayış, tıpkı Ahmed Yesevî’nin ortaya koyduğu dinî anlayış gibi senkretik (bağdaştırıcı), yani farklı dinî inanç ve telakkileri birleştiren bir anlayıştır. Bu sebeptendir ki, daha yeni yeni İslam’a giren ve henüz bu dini özümseyememiş olan bölgedeki Türkmenlerin sosyal, dinî ve kültürel yapılarına uygun olduğu için, Babaîlik bu Türkmen topluluklar tarafından benimsenmiştir (Ocak, 1991: 373). İlerleyen zamanlarda ise, bu hareketi benimseyenlerin halefleri olan başta Hacı Bektâş-ı Velî olmak üzere diğer dervişlerin faaliyetleriyle Babaîlik ve benzeri dinî anlayışlar Anadolu ve Balkanlar’da1yayılmıştır. Hacı Bektaş-ı Velî, Sulucakarahöyük köyüne (bugünkü adıyla Hacı Bektaş köyü) gelerek burada bir dergâh kurmuş, Ahilerin lideri Ahi Evren ile görüşmeler yaparak bu kesimle yakın bağlar oluşturmuştur. Bu bölgede kendisi ve halifeleri/müritleri aracılığıyla faaliyetlerde bulunan Hacı Bektaş-ı Velî, zamanla müritlerini artırmış ve sahip olduğu senkretik dinî anlayışın hem Anadolu’da hem de Balkanlar’da yayılmasını sağlamıştır. Kendisinin ölümünden sonra onun yolundan gidenler ise kendisinin oluşturmuş olduğu bu “Bektaşi kültü”nün etrafında birleşerek Bektaşilik tarikatını kurmuşlardır. 15. yüzyılın ilk yarısından itibaren Anadolu’da etkili olan ve devletin takibinden kurtulmak üzere Bektaşilik içerisine sızan batınî bir akım olan Hurûfîlik2ile 15. yüzyılın sonlarına doğru Kızılbaşlığın kurucusu sayılabilecek Safevî Devleti’nin bölgede artan nüfuzu sonucu, Şiî inançlar Bektaşilik ve Bektaşî topluluklar üzerinde etkili olmaya başlamış ve böylece Bektaşilik şekillenmiştir. 16. yüzyılda bu tarikatın içinden çıkan ve kendisinin Hacı Bektaş-ı Velî’den sonra en önemli figür olduğunu gösteren “Pîr-i Sânî” (İkinci Pir) lakabıyla bilinen Balım Sultan (ö. 1516 [?]), Bektaşiliği yeni baştan düzenleyerek tarikatı bugün bilinen kimliğine kavuşturmuştur. Bugün ise Babagan Bektaşiliği, Çelebi Bektaşiliği ve Balkan Bektaşiliği olmak üzere üç tür Bektaşilikten bahsedilebilir. Bunlardan Babagan Bektaşiliği, Osmanlı ordusunda Yeniçeriler tarafından benimsenmiştir ve bu sayede Bektaşilik –1826 yılında Yeniçerilerin kaldırılması ve Babagan Bektaşiliğin yasaklanmasına kadar– devletin tanıdığı tek Sünnî olmayan dinî hareket olmuştur (Daha detaylı bilgi için bkz. Ocak, 1992: 373-379; Ocak, 1996: 455-458; Yaman, 2012: 98-103 ve 123-126; Yıldırım, 2016: 71-108). 

13. yüzyıla gelindiğinde ise, yukarıda da belirtildiği üzere, Şiî inançlar ile Anadolu’da halk İslam’ı bağdaştıran yeni bir güç ortaya çıkacak ve Anadolu’da büyük nüfuz sahibi olacaktır. Bu güç, Kızılbaşlık dinî anlayışını ortaya çıkaran ve resmî dinî anlayışı kabul eden, Şah İsmail (ö. 1524) tarafından kurulan Safevî Devleti’dir. Şah İsmail’in büyük dedesi Şeyh Safi (Şeyh Safiyüddin Erdebilî) (ö. 1334), Erdebil bölgesindeki dergâhında dinî faaliyetlerini yürütmüştür. Bölgede oldukça saygı ve hürmet gören birisi olması ve Moğol İlhanlılar’ın veziri olan Reşidüddin’in (ö. 1318) kendisini onun müridi sayması sebebiyle Moğol hükümdarı Emir Çoban (ö. 1327) ile görüşmüş ve Moğol idarecilerinin halka baskı yapmasına engel olmasını talep etmiştir. Emir Çoban’ın onun bu isteğini yerine getirmiş olmasından ötürü Moğol baskılarının son bulmasını sağladığı için, bölgede Şeyh Safi’ye ve ailesine olan sevgi ve saygı katlanarak artmış ve şeyhin (ve ailesinin) nüfuzu da aynı doğrultuda seyretmiştir. Şeyh Safi’nin ölümünün ardından tekkenin başına oğlu Şeyh Sadreddin Musa (ö. 1392) geçmiş, onun ardından da Sadreddin’in oğlu Hoca Ali (ö. 1427) tekkeye imamlık (liderlik) yapmıştır. Emir Timur’un Hoca Ali’ye köyleriyle birlikte bütün Erdebil’i bağışlaması, Safevî ailesi için özerk sayılabilecek bir nüfuz alanı oluşturmuş. Bunun yanı sıra Emir Timur’un Hoca Ali’nin isteği üzerine yanında getirdiği on binlerce Türkmen’i bırakması, bu kimselerin de Hoca Ali’nin müridi olmasına yol açmış ve ailenin ve şeyhin nüfuzu daha da genişlemiştir.  

Hoca Ali’nin ardından oğlu Şeyh İbrahim Cüneyd (ö. 1460) gelmiş ve müritleriyle beraber girdiği bir savaşta öldürülmüştür. Bu nedenle müritleri Şeyh Haydar’a (ö. 1488) tâbi olmuş, ancak o da savaş alanında öldürülünce müritleri onun oğullarını Gilan’a kaçırıp koruma altına almıştır. Bunların arasında henüz altı yaşında olan –ve Safevi Devleti’ni kuracak olan– İsmail, en öne çıkan figür olmuştur. İran ve Anadolu bölgesinden gizlice gelen müritler onu sürekli ziyaret etmiştir. Bölgedeki durumdan faydalanan İsmail, babası ve dedelerinin bıraktığı bu mirasın verdiği avantajı kullanarak Anadolu’dan akın akın gelen Ustacalu, Şamlu, Rumlu (Sivas, Amasya ve Tokat bölgesinde yerleşik yaşayan Türk halkı), Tekeli (Antalya bölgesi), Zülkadr (Dulkadir), başta Turgutlular olmak üzere Karaman ve Varsaklar (Tarsus bölgesindeki Türkmenler) gibi Türkmen boylarına mensup kimselerin desteğiyle kurduğu ordu ile Nahcivan ve civarına kadar ilerlemiştir. Bunun ardından 1502 yılında Tebriz’e dönerek tacını giymiş ve şah unvanını alarak Safevî Devleti’ni kurmuştur. İşte Safevî Devleti ile Anadolu’da bulunan Türkmen boylarının münasebeti buradan kaynaklanmaktadır; onun oluşturduğu bu askeri ve siyasi gücün gövdesini, Anadolu’daki Türkmenler oluşturmaktaydı. 

Bu sırada Şah İsmail boş durmamış ve “vekil” yahut “halife” adı verilen propagandacılarıyla, On İki İmam Şiiliği ile Kızılbaş boyların eski inançlarında yer alan tenasüh3, hulul4(zira Şah İsmail “ben Allah’ın tecellisiyim” ve “ben Ali’nin tecellisiyim” iddiasında bulunuyordu, ayrıca bu boylar arasında Şah İsmail’in “Şah-ı Merdan Ali’nin don değiştirmiş hali” olduğuna dair bir inanç yayılmıştı) gibi inançlarla harmanladığı senkretik bir dinî anlayışı Anadolu’da yaymaya çalışmıştır. Bu vesileyle oradaki halkı da “Yezid düzeni” olan Osmanlı’ya karşı ayaklanmaları için kışkırtmış ve Osmanlı Devleti de başta isyan edenleri –şeyhülislamlar ve kadıların da çıkarttığı fetvalara dayanarak– öldürmek ve sürmek üzere çeşitli türden önlemler almıştır. Osmanlı’da tahtı babasından alan Yavuz Sultan Selim (ö. 1520), Safevîlerin üstüne yürümüş ve Çaldıran’da onları mağlubiyete uğratmıştır ve aynı zamanda Anadolu’da çıkan Şah Kulu, Nur Ali Halife ve Bozoklu Celal gibi Kızılbaş ayaklanmaları bastırılmıştır. Sultan Selim’den ve Şah İsmail’den sonra da Osmanlı-Safevî çatışmaları sürmüştür (Daha detaylı bilgi için bkz. Yaman, 2012: 81-98; Yıldırım, 2018: 143-222, 223-286 ve 287-320).

Osmanlı Devleti, Anadolu’daki Kızılbaşlarla mücadelesini psikolojik olarak da sürdürmüştür. Daha önce de belirtiğimiz üzere, “Kızılbaş” kelimesine aşağılayıcı ve karalayıcı anlamlar yüklenmiş ve hem devlet hem halk bu onlara bu şekilde hitap ederek üzerlerinde bir baskı da oluşturmuştur. Bu sebeple Kızılbaş mensupları –yine daha önce ifade edildiği üzere– bu adı bırakıp kendilerine “Alevî” demişler, kendilerini böyle tanımışlar ve tanıtmışlardır. Türkiye’deki (Anadolu’daki) Alevilik-Bektaşilik’in bu şekilde bir tarihsel süreçten geçerek bugünkü halini kazandığı söylenebilir. Ne var ki, Osmanlı ile Safeviler arasında yaşanan siyasi ve askerî sürtüşmeler, Osmanlı topraklarında yaşayan Alevîler için dezavantajlı bir durum oluşturmuştur. Bu sebeple Alevîler, karşılaştıkları muhtelif zorluklardan ötürü kimliklerini gizlemek zorunda kalmış ve merkezî yerlerden ziyade köylerde, kırsal kesimlerde yaşamaya devam etmişlerdir.    

1826 yılında Sultan II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmış (Vaka-yı Hayriyye) ve bu sebeple Yeniçerilerin benimsemiş olduğu Bektaşilik de (Babagan Bektaşilik) yasaklanmış ve dergâhları/tekkeleri kapatılmaya başlanmıştır. Bu karar sonrası Bektaşi önder ve mensupları çeşitli sebeplerden ötürü idam edilmiş ya da sürgüne gönderilmiştir. Bu baskı ortamından ötürü de Bektaşiler (Alevîler) ya Melamilik, Halvetilik gibi farklı tarikatlar içine sızmışlar ya da Balkanlara kaçmışlardır ki, bu olaylardan sonra Bektaşiliğin merkezi Arnavutluk olmuştur. 19 yüzyılın sonlarına (II. Meşrutiyet dönemine) doğru gelindiğinde, bilhassa I. Abdülmecid (ö. 1861) döneminde, Alevîlere yönelik yürütülen politikalar yumuşamıştır (Yaman, 2012: 123-126). Buna karşın Alevîler, tarihsel tecrübelerinden ötürü olsa gerek, köylerde ve taşralarda yaşamaya, kimliklerini gizlemeye devam etmişler ve dışarıya kapalı bir topluluk olma özelliklerini sürdürmüşlerdir. 

 

Sonnotlar

1.Bektaşilik hareketi öncesinde de, halk İslam’ı diyebileceğimiz bu senkretik dinî anlayış hem Anadolu’da hem de Balkanlar’da yayılmıştır. Bunun Osmanlı devletine katkıları da oldukça fazladır. Zira bu dinî anlayışa mensup kimseler, tekkelerde sakin hayatlar geçiren dervişler olmayıp aksine kılıç ve ok eğitimi alan savaşçı dervişlerdir ve Osmanlı ordusuna Rumeli ve Balkan fetihlerinde oldukça yardımları dokunmuştur. Bunun yanı sıra fetihlerden daha önce oralara giden –bir anlamda misyoner diyebileceğimiz– dervişler kitabi İslam’a nispetle daha yumuşak bir niteliğe sahip olan halk İslam’ını buralarda yaymış ve dolayısıyla Osmanlı bu bölgeleri fethettikten sonra halkın yeni yönetimi daha kolay kabul etmelerini sağlamışlardır (Yaman, 2012: 78 ve 99).

  1. Hurûfîlik, Fazlullah-ı Hurûfî’nin (ö. 796/1394) kurup geliştirdiği, harflerin esrarına dayanan bâtınî bir akımdır. Hurûfîliğin temeli, eski çağlardan gelen ve harflerle sayıların kutsallığını kabul edip bunlara çeşitli sembolik anlamlar yükleyen anlayışa dayanır. Hurûfîler’in İbâhiyyeci ve zındık olduklarını düşünen ulemânın Hurûfîliğe karşı devlet adamlarını uyarması neticesinde çeşitli baskılara uğrayan Hurûfîler bazan katliama mâruz kaldılar; bu durum faaliyetlerini gizli sürdürmelerine sebep olmuştur (Daha detaylı bilgi için bkz. Aksu, 1998: 408-412).
  2. Sözlükte “gidermek, bir şeyi silip yok etmek” anlamındaki nesh kökünden türeyen tenâsüh “bir şeyi olduğu gibi başka bir yere nakletmek veya kopyalamak, bir şeyi iptal ederek başka bir şeyi onun yerine koymak” gibi mânalara gelir (Lisânü’l-ʿArab, “nsḫ” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “nsḫ” md.). Terim olarak “insan şahsiyetinin bir bölümünü oluşturduğu kabul edilen ve gözle görülmeyen mânevî unsurun (ruh, can, nefes, jiva, atman, purusa, pudgala) ölümden sonra bu âlemde başka bir bedene geçmesi” şeklinde tanımlanır (et-Taʿrîfât, “Tenâsüḫ” md.; Tehânevî, Keşşâf, “Tenâsüḫ” md.; ERE, XII, 425). Bkz. Ali İhsan Yitik, “Tenâsüh”, TDVİslamAnsiklopedisi,TDV: İstanbul, cilt 40, 2011, s. 441-443.   
  3. Sözlükte “bir şeyi çözmek, bir yere intikal etmek, konup yerleşmek” anlamlarında masdar olan hulûl kelimesi isim şeklinde de kullanılır. Terim olarak “gül suyunun güle sirayet etmesi gibi iki cismin birleşmesi, varlıkla onun mahalli veya arazla cevher arasındaki münasebet, bir şeyin mevcudiyetinin diğerinin mevcudiyetiyle aynı olması” gibi değişik biçimlerde tanımlanmıştır (et-Taʿrîfât, “ḥll” md.; Tehânevî, I, 706-709). Ruhun bedenle, faal aklın insanla birleşmesine bazı filozoflar ve Bâtınîler’ce hulûl denilmişse de İslâm düşünce tarihinde itikadî tartışmalara konu teşkil eden hulûl “ilâhî zâtın veya sıfatların yaratıklardan birine, bir kısmına yahut tamamına intikal edip onlarla birleşmesi, Allah’ın insan veya başka bir maddî varlık görünümünde ortaya çıkması” diye tanımlanabilir. Hulûl kavramı Kur’ân-ı Kerîm ile bazı hadislerde sadece sözlük anlamında yer almıştır (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ḥll” md.; Müsned, III, 354, 386). Bkz. Kürşat Demirci, “Hulûl”, TDV İslam Ansiklopedisi, TDV: İstanbul, cilt 18, 1998, s. 340-341.

 

Kaynakça

[1] Yaman, Ali. Alevilik & Kızılbaşlık Tarihi. İstanbul,: Nokta Kitap, 2012.

[2] Ocak, Ahmet Yaşar, “Babaîlik”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, TDV: İstanbul, cilt 4, 1991, ss. 373-374.

[3] Ocak, Ahmet Yaşar, “Bektâşîlik”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, TDV: İstanbul, cilt 5, 1992, ss. 373-379. 

[4] Ocak, Ahmet Yaşar, “Hacı Bektâş-ı Velî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, TDV: İstanbul, cilt 14, 1996, ss.455-458.

[5] Yıldırım, Rıza, “Bektaşi Kime Derler?: “Bektaşi” Kavramının Kapsamı ve Sınırları Üzerine Tarihsel Bir Analiz Denemesi”, Kızılbaşlık, Alevilik, Bektaşilik: Tarih-İnanç-Kimlik-Ritüel (derleyenler: Yalçın Çakmak & İmran Gürtaş), İstanbul: İletişim Yayıncılık, 2016, ss. 71-108.

[6] Yıldırım, Rıza, Aleviliğin Doğuşu: Kızılbaş Sufiliğinin Toplumsal ve Siyasal Temelleri 1300-1501, İstanbul: İletişim Yayıncılık, 2018.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir