67 kez görüntülendi.

Türkiye’de Alevîlik-Bektaşilik: Alevîliğin (Şiilik) Doğuşu

Türkiye’de Alevîlik-Bektaşilik tarihini ele almadan evvel bunun daha da öncesine, diğer bir ifadeyle “Şia” (Hz. Ali’nin taraftarı/yandaşı)  kelimesi ile eş anlamlı olan Alevîliğin doğuşuna kısa bir şekilde göz atmak faydalı olacaktır. Zira, Türkiye’deki Alevîlik-Bektaşilik her ne kadar bir yönüyle Türklerin İslam’ı kabul etmeden önceki inançlarından izler taşıyor olsa da, Alevîlik-Bektaşilik sisteminde bu inançların yanı sıra Ehl-i Beyt sevgisinin esas olduğu muhakkaktır. Bu sebeple, Ehl-i Beyt sevgisinin ve Hz. Ali’ye taraf ve mensup olmanın tarihsel kökenlerini –başka bir deyişle Alevîliğin doğuşuna yol açan tarihsel gelişmeleri– ele almak, Türkiye’de Alevîlik-Bektaşilik konusunun daha iyi idrak edilmesi açısından önem arz etmektedir. Peki, günümüzde yüz milyonlarca insanın bir şekilde benimsediği Ehl-i Beyt sevgisi ve Hz. Ali taraftarı olma fikri nasıl bir gelişme süreci izlemiştir? 

Hz. Peygamber’in henüz hayatı döneminde ona ve ailesine (yani Ehl-i Beyt’e) karşı sahabilerin büyük bir sevgisi olduğu söylenebilir. Ancak, Şiî/Alevî geleneğin doktrinlerinde mevcut olan anlamda Ehl-i Beyt sevgisine bakıldığında, bu hususta başlanması gereken noktanın hilafet meselesi, yani Hz. Peygamber’in vefatından sonra Müslümanlara kimin liderlik edeceği meselesi olduğunu söylemek mümkündür. Tarihsel kaynaklara bakıldığında, Hz. Peygamber’in vefatının ardından Hz. Ali ve ailesi cenaze ve defin işleri ile uğraşırken, Ensar ve Muhacir arasında “Sakifetü Benî Sâide”1adlı yerde yapılan toplantıda halifenin Hz. Ebu Bekir olması kararlaştırılmıştır (Küçükaşçı, 2009: 11). Ancak Şiî/Alevî geleneğe göre, hem Ensar hem de Muhacir bu yönde bir karar alarak büyük bir hata yapmış ve Hz. Ali’nin hakkı olan hilafeti ondan gasp etmiştir. Zira, Veda Haccı dönüşünde (18 Zilhicce 10/17 Mart 632) Hz. Peygamber aslında konaklamaya müsait bir yer olmamasına rağmen önemli bir hususu açıklayacağını söyleyerek Gadîr-i Humm bölgesinde kafilesiyle birlikte konaklamıştır. Burada ashabına bir müddet hitap ettikten sonra, Hz. Ali’yi sağ tarafına alarak “Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır!” demiştir. İşte Hz. Peygamber’in bu sözleri, Şiî/Alevi geleneğe göre, Hz. Ali’nin halife olması gerektiğini ispatlayan bir delildir (Fığlalı, 1996: 279). Bunun yanı sıra, Hz. Peygamber’in vefatına yakın bir zamanda vasiyetini bildirmek üzere bir kalem ve kâğıt istediği, ancak bu isteğinin yerine getirilmediği, şayet getirilseydi Hz. Ali’yi kendisinden sonra halife tayin edeceği iddia edilmektedir (Yaman, 2012: 72). Şiî/Alevî gelenek, işte temelde bu iki olaya dayanarak ilk halifenin Hz. Ali olması gerektiğine inanmaktadır. 

Ancak tarihsel olarak Hz. Ali’nin taraftarlarının (şi‘atü ‘ali) ortaya çıkışı daha geç dönemlere rastlamaktadır. Bu anlamda ilk olarak, tarihe “Cemel Vakası” adıyla geçmiş olan hadiseden bahsedilebilir. Hz. Osman’ın 17 Haziran 656 (18 Zilhicce 35) tarihinde öldürülmesinin ardından halife olan Hz. Ali’yi bekleyen en önemli vazife, Hz. Osman’ın katillerini bulmak ve cezalandırmaktı. Ne var ki, Hz. Ali bu hususta tüm çabalarına rağmen muvaffak olamamış ve Hz. Osman’ın katilleri meçhul kalmıştır. Bunun üzerine, bu konuda daha önce de Hz. Ali’den talepte bulunan Hz. Peygamber’in eşi Hz. Aişe (ö. 678), Hz. Talha b. Ubeydullah (ö. 656) ve Hz. Zübeyr b. Avvâm (ö. 656), yanlarındaki yaklaşık üç bin (3000)  kadar asker ile Hz. Ali’nin karşısına “Osman’ın kanını talep etmek için” çıkmışlardır. Miladi 656 yılında (Hicri 36) iki taraf karşı karşıya gelmiş ve burada meydana gelen savaştan Hz. Ali galip ayrılmıştı. “Vak’atü Cemel” (Cemel Vakası/Deve Olayı)2olarak tarihte yerini alan bu savaş neticesinde, İslam’da ilk ayrışmalar baş göstermiştir (Fığlalı, 1993: 320-321).  Böylelikle, Hz. Ali’nin taraftarlarının (şi‘atü ‘ali) ortaya çıkış süreci (ve Şiiliğin doğuşu) resmen başlamıştır.

Aleviler (Şiiler) ile diğer gruplar, bilhassa Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat, arasındaki ayrımı daha da keskinleştiren olaylar, bu hadiselerden yaklaşık bir yıl sonra vuku bulmuştur. Hz. Ali’nin hilafetini tanımayan ve defalarca biat etmeye davet edilmesine rağmen ona biat etmeyen Muâviye b. Ebû Süfyan  (ö. 680), Hz. Osman’ın Şam’a (Dımaşk) gönderilen kanlı gömleğini caminin minberine astırmış ve halktan Hz. Osman’ın kan davasını gütmek için biat almıştır. Hz. Ali ise, Muâviye’nin isyanı ile uğraşmaya Cemel Vakası’ndan sonra fırsat bulabilmiştir. Muâviye’nin biat etmemekte diretmesinin ardından valilerine haber gönderen Hz. Ali, savaş hazırlıklarına bu şekilde başlamıştır. Rakka ile Balis arasında Fırat nehrinin sağ kıyısında yer alan Sıffîn ovasında karşılaşan iki ordu çarpışmıştır. Savaşın Hz. Ali’nin üstünlüğüyle sonuçlanacağını anlayan Muâviye, Amr b. Âs’ın (ö. 664)  önerisi üzerine –bir savaş hilesine başvurarak– askerlerine Kur’an-ı Kerim’den yırttıkları sayfaları mızraklarının ucuna takmalarını emretmiştir. Bu emri yerine getiren askerler, mızraklarını Hz. Ali’nin ordusuna karşı kaldırmış ve “Ey Iraklılar! Artık savaşı bırakalım, sizinle aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun!” diye bağırmışlardır. Bunun bir hile olduğunu anlayan Hz. Ali, askerlerine savaşa devam etmelerini söylemişse de onları ikna edememiştir. Neticede iki taraf da ateşkes yapıp kendi adlarına birer hakem seçerek bu anlaşmazlığı onların verdiği kararla çözme konusunda anlaşmıştır (Yiğit, 2009: 107-108).    

Bu savaşı müteakiben, Müslümanlar açısından belki de bu savaştan çok daha büyük etkileri olan, “Hakem Olayı” meydana gelmiştir. Hakem Olayı da Alevilik (Şiilik) tarihi açısından oldukça önemlidir. Bu olay, günümüzde halen hararetli tartışmalara sebebiyet vermektedir. Bunun önemli sebeplerinden birisi olarak, bu konudaki İslami kaynakların yeterince net olmayışı gösterilebilir. Tarihi kaynaklara göre, savaşın her iki tarafı da anlaşmaya uyarak kendi adlarına birer hakem seçmiş ve ilk kez 31 Temmuz veya 4 Ağustos 657’de (13 veya 17 Safer 37) buluşmuşlardır.  Muâviye ve taraftarları Amr b. Âs’ı kendi hakemleri olarak seçerken; Hz. Ali başta Abdullah b. Abbas’ı (ö. 687-88) veya Mâlik b. Hâris el-Eşter’i (657?) seçmek istemişse de kendisini ateşkese ve tahkime zorlayanlar, burada da onu Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’yi (ö. 662-63) seçmeye zorlamışlar ve kabul ettirmişlerdir. Gerçekleştirilen birkaç görüşmenin ardından hem Amr b. Âs, hem de Ebû Mûsâ hakemleri oldukları Muâviye ve Hz. Ali’yi halifelikten azletme konusunda anlaşmışlardır. Ancak Ebû Mûsa’nın, Hz. Ali’yi hilafetten azlettiğini açıklamasının ardından konuşan Amr b. Âs, verdiği sözde durmamış ve Muâviye’yi halife ilan ettiğini söylemiştir (Yiğit, 2009: 107-108).3  

Hakem Olayı, Hz. Ali’nin ordusunda  –dolayısıyla Müslümanlar arasında– yeni bir bölünmeye yol açmıştır. Temîm kabilesine mensup olanlar, halifelik meselesinde Allah’ın değil, hakemlerin hükmünü kabul edenlerin kafir olduğunu söylemiş ve “lâ hükme illâ lillâh” (hüküm ancak Allah’a aittir) sözleriyle yapılan bu anlaşmaya karşı çıkmıştır. Bu olaydan sonra yaklaşık on iki bin (12.000) asker Hz. Ali’nin ordusundan ayrılmış ve Harûrâ’ya çekilmiştir. Tarihi kaynaklar bu ayrılan gruptan “Hâricîler” (ayrılanlar, çıkanlar)4olarak bahsetmektedir. Ancak Hâricîler, yalnızca ayrılmakla kalmamış ve gittikleri yerlerde bozgunculuk çıkarıp sivil halktan kendi görüşlerine inanmayanları öldürecek kadar ileri gitmişlerdir. Bunun üzerine, Hz. Ali ordusuyla Hâricîlerin üstüne yürümüş ve 658 yılında yapılan Nuhayle ve Nehrevan savaşlarıyla Hâricîlerin tamamına yakını kılıçtan geçirilmiştir (Fığlalı, 1997; 169-175).  Bu hadislerin ardından, Hâricîlerden bir grup 660 yılında (Hicri 39) hac ibadeti için Mekke’ye gitmiştir. Burada Hz. Ali, Muâviye ve Amr b. Âs’ı öldürmek için yemin etmişlerdir. Aralarında yaptıkları konuşmadan sonra Abdurrahman b.Mülcem, Hz. Ali’yi; Burek b.Abdullah et-Temimi, Muâviye’yi; Amr b.Bekr et-Temimi ise, Amr b. Âs’ı öldürmek üzere gönüllü olmuştur. Ancak, Muâviye ve Amr b. Âs kendilerine düzenlenen suikasttan kurtulmuş, Hz. Ali ise sabah namazı kıldırırken Abdurrahman b. Mülcem tarafından birkaç hançer darbesi ile ağır yaralanmış ve yaraların tesiriyle birkaç gün sonra vefat etmiştir (17 Ramazan 40/24 Ocak 661) (Çağatay & Çubukçu, 1985: 30-31).               

Hz. Ali’nin Abdurrahman b. Mülcem adlı Hâricî tarafından öldürülmesinin ardından, Müslümanların bir kısmı onun oğlu Hz. Hasan’a (ö. 669), bir kısmı da Muâviye’ye biat etmiştir. Bunun üzerine Muâviye, kimi kaynaklara göre, hilafeti eline geçirebilmek için Hz. Hasan’ı zehirleterek öldürtmüş (Yaman, 2012: 73); kimi kaynaklara göre ise, Hz. Hasan ile belirli şartlarda anlaşarak (ki, bunlardan birisi de hilafeti oğluna vermeme, yani saltanata dönüştürmeme şartıdır) onu halifelik iddiasından vazgeçmeye ikna etmiş ve tek halife kendisi olmuştur (Fığlalı, 1997: 282-285).       

Yukarıda bahsedilen tarihi olaylar, Alevîliğin (Şiilik) şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Ancak, Şiilik (Alevîlik) tarihi açısından kırılma noktası Kerbela Olayı’dır. Hz. Hasan ile yaptığı anlaşmaya uymayan Muâviye, oğlu Yezid’i (ö. 683) kendisinden sonra halife olarak göstermiş ve henüz hayattayken oğlu için etrafındakilerden ve önde gelen sahabelerden biat almaya ve destek toplamaya başlamıştır. Ancak Yezid’e biat etmeyen Hz. Hüseyin (Hz. Ali’nin ikinci oğlu), Mekke’ye gitmiş, bunu öğrenen Kûfeliler ise kendisine biat edeceklerini söyleyerek Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye davet etmişlerdir. Kûfelilerin bu ısrarlı daveti üzerine, Hz. Hüseyin amcasının oğlu Müslim b. Akîl’i oraya göndermiş ve halktan biat aldırmıştır. Bunun ardından Müslim, Kûfelilerden biat aldığını Hz. Hüseyin’e mektupla bildirmiştir. Müslim’in bu faaliyetlerinden haberdar olan Yezid, Kûfe valisi Numan b. Beşîr el-Ensârî’yi (ö. 684) görevden almış ve yerine Ubeydulah b. Ziyâd’ı (ö. 686) atamıştır. Müslim’in faaliyetlerine karşı sert önlemler alan Ubeydullah, onun faaliyetlerini bastırmış ve Müslim’i öldürmüştür (8 veya 9 Zilhicce 60/9 veya 10 Eylül 680). Ubeydullah b. Ziyâd’ın burada uyguladığı politikalar neticesinde Kûfeliler Hz. Hüseyin’e olan sözlerinden dönmüşlerdir.   

Müslim’in öldürüldüğünden ve Kûfelilerin sözlerinden döndüğünden henüz haberi olmayan Hz. Hüseyin, ailesinin de bulunduğu bir kafile ile Mekke’den yola çıkmıştır. Yolda Müslim’in öldürüldüğü ve Kûfelilerin sözünden döndüğü haberini alan Hz. Hüseyin, kafilesindeki taraftarlarına kendisinin yola devam edeceğini fakat isteyenlerin geri dönebileceğini söylemiştir. Hz. Hüseyin’in bu sözleri üzerine kafilesinin bir kısmı geri dönmüş ve ailesi de dâhil yaklaşık yetmiş (70) kişi onunla yola devam ederek Ninevâ bölgesinde bulunan Kerbela’ya ulaşmıştır. Ancak Kûfe valisi Ubeydullah’ın emriyle Hür b. Yezid’in komutasında onu takip eden bin (1000) kişilik bir kuvvet, Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin buraya vardığını valiye iletince, vali Ubeydullah, Rey valisi Ömer b. Sa’d (ö. 686) ordusuyla Hz. Hüseyin üzerine yürümesini ve bu meseleyi halletmesini emretmiştir. Başlangıçta buna fazla gönüllü olmayan Ömer, daha sonra yoğun ısrar ve baskı üzerine kafilenin üstüne yürümüştür.  Hz. Hüseyin, Ömer’in gönderdiği elçilerle defalarca görüşme yapmış olmasına karşın bir sonuç elde edememiştir.510 Ekim 680 (10 Muharrem 61) günü meydana gelen çarpışmada Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin çoğu öldürülmüştür. Daha sonra Hz. Hüseyin’in ölü bedeninden kafasını alarak Şam’da (Dımaşk) bulunan Yezid’e göndermişlerdir (Fığlalı, 1997: 518-521). 

Kerbela Olayı, gerek Şiiler gerekse de Sünniler açısından İslam tarihinde derin travmalar yaratmış bir olaydır. Ancak bu olayın Şiiler (Alevîler) açısından çok daha önemli bir konumda olduğu söylenebilir. Öyle ki, Şiiler halen her sene Kerbela Olayı’nın olduğu zamanlarda çeşitli dinî törenlerle bu olayı anmakta ve matemlerini diri tutmaktadırlar. Ayrıca Kerbela Olayı neticesinde halkın Emevi hanedanına olan öfkesi ve kini arttığından, isyan hareketlerinin hız kazandığı da söylenebilir. Emevilerin saltanatı bu olaydan sonra ciddi anlamda sarsılmış ve en nihayetinde yıkılmıştır. Yine bu olayın haberlerinin yayılmasıyla Müslüman âleminde Şii/Alevî düşüncesinin taraftarları da artmıştır.                  

 

Sonnotlar: 

  1. Sözlükte “gölgelik, çardak” anlamına gelen sakīfe kelimesi, Medine’de İslâm öncesinden beri kabile mensuplarının hurma kurutmak gibi işlerde ortaklaşa kullandıkları ve toplantılar için bir araya geldikleri mekânları ifade eder. Sakīfetü Benî Sâide, Hazrec kabilesinin kollarından Sâideoğulları’na ait Bi’ribudâa yakınlarındaki gölgeliktir. Daha fazla bilgi için bkz. Mustafa Sabri Küçükaşçı, “Sakīfetü Benî Sâide”, TDV İslam Ansiklopedisi,  TDV: İstanbul, cilt 36, 2009, s. 11-12.  
  2. Bu hadiseye “Cemel,” yani Arapçadaki anlamıyla “Deve” adının verilmiş olmasının sebebi, tarihi kaynaklara göre, Hz. Aişe’nin bu savaşı “asker” adlı devesinin üzerinden yönetmiş olmasıdır. Daha fazla bilgi için bkz. Ethem Ruhi Fığlalı, “Cemel Vak’ası”, TDV İslam Ansiklopedisi,  TDV: İstanbul, cilt 7, 1993, s. 320-321.  
  3. Ne var ki, tarihçiler bu konuda ihtilafa düşmektedir. Kimi tarihçiler bu rivayetlerin doğru olduğunu kabul ederken, kimileri ise iki hakemin Hz. Ali ile Muâviye’nin uzaklaştırılıp şûra tarafından bir başkasının halife seçilmesi kararını almasıyla sona erdiğini, bu kararın ardından hakemlerin birbirinden ayrıldığını, dolayısıyla Amr b. Âs’ın Ebû Mûsâ’yı aldatarak Muâviye’yi halife tayin ettiğini açıklamasıyla ilgili bilgilerin sonradan uydurulduğunu kabul ederler. Bkz. İsmail Yiğit, “Sıffin Savaşı”, TDV İslam Ansiklopedisi,  TDV: İstanbul, cilt 37, 2009, s. 107-108. Ancak, bu olaydan sonra da düşmanlığın devam etmesi ve Muâviye’nin halifelik iddiasında bulunması, söz konusu rivayetleri doğrular niteliktedir.   
  4. Hâricî, “çıkmak, itaatten ayrılıp isyan etmek” anlamındaki hurûc kökünden “ayrılan, isyan eden” mânasında bir sıfat olan hâric kelimesine nisbet ekinin ilâve edilmesiyle meydana gelmiş bir terim olup topluluk ismi için hâriciyye ve havâric kullanılır. Fırkanın adı konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Kendilerine karşı isyan ettikleri yöneticilerle fırkanın muhalifleri Havâric ismini “insanlardan, dinden, haktan veya Hz. Ali’den uzaklaşan ve yönetime karşı ayaklanarak cemaatten çıkanlar” anlamında kullanmışlardır. Hâricîler’e, aralarında bazı gruplara ayrılmadan önceki dönemde, Sıffîn olayının ardından taraflarca benimsenen hakemlere rızâ göstermeyi reddetmelerinden dolayı muhakkime, Hz. Ali’den ayrıldıktan sonra ilk toplandıkları yer olan Harûrâ’ya nisbetle Harûriyye ve buradaki reisleri Abdullah b. Vehb er-Râsibî’ye izâfeten Vehbiyye adları da verilmiştir. Bkz. Ethem Ruhi Fığlalı, “Hâricîler”, TDV İslam Ansiklopedisi,  TDV: İstanbul, cilt 16, 1997, s. 169.
  5. Hz. Hüseyin Ömer’in gönderdiği elçiye kendisini Kûfeliler’in çağırdığını, 18.000 kişinin biat ettikten sonra biatlarını bozduğunu, dönüp gitmek istediğinde de Hür b. Yezîd’in engel olduğunu ve kendisini buraya kadar gelmek zorunda bıraktığını anlatmış ve, “İzin verin dönüp gideyim” demiştir. Ömer b. Sa‘d, Hz. Hüseyin ile çarpışmak istemediği için bu cevaptan memnun kalmış ve durumu Ubeydullah b. Ziyâd’a bildirmiştir. Ubeydullah ise Yezîd’e biatı önermesini ve reddi halinde kafilenin su ile irtibatını kesmesini istemiştir. Bunun üzerine Ömer, Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye çağıranlar arasında bulunan Amr b. Haccâc’ı su yollarını kesmekle görevlendirmiş; sonra da birkaç defa Hüseyin ile gizlice görüşmüştür. Aralarında ne konuştukları tam olarak bilinmemekle beraber tahminlere göre Hz. Hüseyin şu teklifleri yapmıştır: “Geldiği yere dönmek, bizzat Yezîd’e gidip biat etmek veya İslâm serhadlerinden birinde cihadla meşgul olmak.” Ömer, kabul edilebileceği ve böylece kendisinin de bu sıkıntılı işten kurtulacağı ümidiyle teklifi Ubeydullah b. Ziyâd’a bildirmiştir. Ubeydullah önce bu teklifi uygun gördüyse de, Sıffîn’de Hz. Ali’nin safında çarpışanlardan Şemir b. Zülcevşen ona önemli bir fırsatı kaçırmış olacağını hatırlatarak Fırat nehriyle irtibatı kesilmiş ümitsizlik içindeki Hüseyin’i isteğine boyun eğdirmesini veya cezalandırmasını söylemiş, ayrıca onun Ömer ile geceleri gizlice görüştüğünü belirtmiştir. Bunun üzerine Ubeydullah, Şemir ile Ömer’e bir mektup göndererek Hüseyin’in doğrudan kendisine teslim olmasını sağlamasını, bunu başaramazsa onunla savaşmasını, aksi takdirde kumandayı Şemir’e bırakmasını emretmiştir. Şemir karargâha 9 Muharrem Perşembe günü ulaşmış, Ömer b. Sa‘d da, emir komutayı bırakmamak için, bu görevi yerine getireceğini söylemiştir. Bkz. Ethem Ruhi Fığlalı, “Hüseyin”, TDV İslam Ansiklopedisi,  TDV: İstanbul, cilt 18, 1998, s. 520.

 

Kaynakça

[1] Çağatay N., Çubukçu İ.. İslâm Mezhepleri Tarihi. Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi, 1985.   

[2] Fığlalı, Ethem Ruhi. “Cemel Vak’ası,” TDV İslam Ansiklopedisi. TDV: İstanbul, cilt 7, 1993, s. 320-321. 

[3] Fığlalı, Ethem Ruhi. “Gadîr-i Hum,” TDV İslam Ansiklopedisi.  TDV: İstanbul, cilt 13, 1996, s. 279-280.

[4] Fığlalı, Ethem Ruhi. “Hâricîler,” TDV İslam Ansiklopedisi. TDV: İstanbul, cilt 16, 1997, s. 169-175.

[5] Fığlalı, Ethem Ruhi. “Hasan,” TDV İslam Ansiklopedisi, TDV: İstanbul, cilt 16, 1997, s. 282-285.

[7] Fığlalı, Ethem Ruhi. “Hüseyin,” TDV İslam Ansiklopedisi. TDV: İstanbul, cilt 18, 1998, s. 518-521

[8] Küçükaşçı, Mustafa Sabri. “Sakīfetü Benî Sâide,” TDV İslam Ansiklopedisi.  TDV: İstanbul, cilt 36, 2009, s. 11-12.  

[9] Yaman, Ali. Alevilik & Kızılbaşlık Tarihi. İstanbul,: Nokta Kitap, 2012. 

[10] Yiğit, İsmail. “Sıffin Savaşı,” TDV İslam Ansiklopedisi. TDV: İstanbul, cilt 37, 2009, s. 107-108.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir