612 kez görüntülendi.

Tasavvuf Nedir? | Kitap İnceleme

Martin Lings, What is Sufism?, (Tasavvuf Nedir?) çev. Semih Ceyhan, İstanbul: Nefes Yayınları, 2017, 222 sayfa.                                                                                                     

Tasavvuf disiplinini gerek terminolojisi gerekse doktrinel anlamda teşekkül süreci itibariyle konu edinen eserlerin geniş bir literatür oluşturduğu bilinmektedir. Oluşan bu telif kültürünün tıpkı diğer bütün disiplinlerde olduğu gibi klasik-modern şeklinde ikili bir tasnife tabi tutulması kaçınılmazdır. Modern dönemde telif edilen eserlerin, sistematik açıdan birtakım farklılıklar arz etmekle birlikte klasik eserlerin muhtevasına genel anlamda sadık kaldığı söylenebilir. Öte yandan klasik dönemin sistematiğini kısmî anlamda ihlal etse de zengin muhtevası ve özgün üslubu ile nevi şahsına münhasır bir konuma sahip eserlerin de modern dönemde telif edildiğini söylemek mümkündür. Bu bağlamda kendine özgü formu ve deneme tarzındaki üslubundan beklenmedik bir şekilde, tasavvufun temel mesailine dair doyurucu mahiyetteki anlatımıyla mevcut literatür içerisinde temayüz eden Martin Lings’e ait “What is Sufism?” (Tasavvuf Nedir?) isimli eserin, söz konusu özelliğe sahip eserlerden biri olduğu söylenebilir.

“Tasavvuf Nedir?” adlı eserin yazarının; tasavvuf disiplininin diğer mistik kültürlere nispetle bulunduğu noktaya dair kanaatleri, eserin baskın karakterini oluşturacak şekilde kullandığı metaforik üslubu ve söz konusu eserin literatürde yer alan diğer eserler arasındaki konumu bu çalışmamızın temel mesailini oluşturacaktır. Bunların yanı sıra tasavvufun özgünlüğü ve menşei meselesi eserdeki anlatım üzerinden ele alınacaktır. Son olarak tahlil metodumuza dair şunu ifade etmek isteriz ki: Elimizdeki eser, herhangi bir cümlesi seçilerek üzerinden sayfalarca izah yapılabilecek derecede büyük bir derinliğe sahiptir. Bu sebeple biz eserde yer alan tasavvufun kilit kavramlarına, yöntemine ve yazarın kullandığı metaforlara ayrı ayrı ve kısaca değinmek yerine eserin ön plana çıkan yönleri üzerinden tasavvufun mahiyetine dair tümel nitelikte analizler yapmayı tercih edeceğiz. Bu durumun okur nezdinde müsellem olması niyazımızdır.

Yazarın tasavvuf anlayışını genel çerçevede belirlerken öncelikle nasıl bir kültürün içinden geldiği ve hangi geleneğin temsilciliğini üstlendiği soruları cevaplanmalıdır. Protestan bir ailede dünyaya gelen Martin Lings lisans tahsilini İngiltere’de Oxford Üniversitesi İngiliz Edebiyatı bölümünde tamamladı. Dünya dinlerine olan ilgi ve merakı tradisyonalist ekolün ilk temsilcilerinden Rene Guenon’un eserlerini keşfetmesine sebep oldu. Rene Guenon’un editörlüğünü yürüttüğü Etudes Traditionnalles adlı dergide Frithjof Schuon’un bir makalesinden etkilenerek kendisi ile görüşmek istedi ve bu vesile ile ihtida etti. Tradisyonalist geleneğin bir numaralı fikir babalarından ve geleneğin önde gelen temsilcilerinden biri olarak ömrü boyunca eserler kaleme aldı, konuşmalar yaptı. İslam tasavvufunun evrensel bir mistisizm iddiasıyla diğer tüm mistik gelenekleri kapsayarak bünyesinde içselleştirdiği ve anlam ve değerlerini kemale erdirdiği fikrini benimsedi. Bu konuda tradisyonalist geleneğin kurucu düşünürlerinden Rene Guenon’un benzer kanaatler taşıdığı ve Martin Lings’in ondan bu konuda etkilendiğini söylemek mümkündür. Hatta Rene Guenon, diğer mistik oluşumların yerel bir misyona sahip olduklarını, yahut İslam’ın evrensellik iddiasıyla ortaya çıkması sonrasında lokalize olup içlerine kapandıklarını, yerelleştiklerini belirtti. Nihayet İslam orta dünya dini olduğunda ondan doğan tüm ilimlerin de aynı evrenselliği bünyesinde taşıdığını ifade etti. Bu bağlamda söz gelimi fıkıh nasıl evrensel bir hukuku öngörüyor ise tasavvufun da tüm mistik kültürleri şemsiye altında toplayan evrensel bir mistik forma eriştiğini belirtti. Martin Lings de temsilcisi olduğu ekolün bu değerlerine paralel bir zeminde eser ve makaleler kaleme aldı.

Martin Lings’in tradisyonalist geleneğe bağlı kalarak kaleme aldığı eserlerinden bir tanesi de “What is Sufism?” (Tasavvuf Nedir?) isimli eseri olmuştur. Hacim bakımından küçük, üslubu ve ele aldığı meseleler itibariyle zengin bir içeriğe sahip bu eseri farklı kılan hususların başında, alışılagelmiş tasavvuf tarihi kitaplarının sistematiğinden farklı bir formu yakalamış olması gelir. Tasavvufa dair bütüncül ve kuşatıcı eserlerin başlıca ortak özelliği, tarih-şahıs endeksli anlatımı tercih etmeleridir. Klasik dönemde tasavvufa dair yazılan eserlerde genelde tasavvufun tarihî seyri ve mümtaz şahsiyetlerin biyografileri/halleri üzerinden bir anlatı sunulması bir gelenek halini almıştır. Bu geleneğin modern döneme ait bazı eserlerde de sürdürüldüğü söylenebilir. Ancak ele aldığımız eserde; isminin bir soru oluşundan da anlaşılacağı üzere, genel anlamda bir vaaz/irşad/sohbet üslubunun tercih edildiği, dolayısıyla yazarın, tasavvufun tarihî şahsiyetlerini sıralamak suretiyle bir tasavvuf anlatısı ortaya koyma amacı gütmediği açıktır. Daha ziyade deneme tarzında bir yazım metodu kullanıldığı söylenebilir. Bu haliyle de kurucu şahıslar ve halleri, sufî terminolojisi, makamlar gibi hususların serdedildiği, mevcut literatürün geneline hakim olan tarihsel nitelikli anlatım, muhteva açısından eserde kısmî anlamda yer alsa da sistematik açıdan bundan müstağni kalındığı söylenebilir. Bununla beraber tarihsel anlamda tasavvufun bir ilim olarak teşekkül sürecinin özetinin, kitabın son bölümünde yer aldığını da söylememiz gerekir.

Yazarın tasavvuf anlayışı ve eserinde tercih ettiği anlatım yöntemiyle alakalı bilgilendirmelerden sonra eserin muhtevasına geçebiliriz. İçeriğini incelediğimiz eser, dördü; tasavvuf disiplininin temel karakteristiği, menşei, özet mahiyetinde tarihsel gelişim sürecinin ele alındığı bölümler, beşi ise; müstakil kavramlar altında tasavvufun usulü ve mesaili diyebileceğimiz, öz/mahiyetine yönelik açılımların yer aldığı bölümler olmak üzere neticede dokuz bölümden müteşekkildir. Birinci ve ikinci bölümde tasavvufun menşeinin Hint ya da Yunan kökenli olduğu konusundaki yanılgı, tasavvufun özgünlüğü üzerinden reddedilirken diğer yandan evrenselliğin temellendirilmesi amaçlanmıştır. Üçüncü bölümde Kur’an ayetlerinden iktibasla cihadı ekber-asğar kavramları üzerinde durulmuş, eserin tümüne nüfuz eden ezoterizm(batınîlik) – egzoterizm(zahirîlik) ikilisi tahlile tâbî tutulmuştur. Dördüncü ve beşinci bölümün içeriğinde silsilenin Hz. Peygamber ile olan kuvvetli ittisaline, salât-u selâmın bu bağın muhafazasında üstlendiği role şiddetli bir vurgu yapılırken diğer yandan insanda bilkuvve mevcut bulunan üstün idrakin merkezine de atıf yapıldığı görülür. Altıncı bölümde tasavvufun temel doktrini olan kelime-i tevhide dair muazzam derinlikte tahliller yer alır. Yedinci bölüm; insanın ikircikli yapısı üzerinden tasavvuf terminolojisinde yer alan kabz-bast, sekr-sahv hallerine dair psikolojik analizlerle ön plana çıkar. Kalan iki bölümde tasavvufun bir zaruret olduğu belirtilirken diğer yandan paradoksal bir şekilde bu durumun bir tehlikeyi de bünyesinde barındırdığı ifade edilir. Nihayet yukarıda da değinildiği üzere yazarın, tasavvufun bir disiplin olarak gelişim seyrini özetlediği son kısımla eser noktalanır.

Eserde, tasavvuf disiplinini bütünlüklü bir bakış açısıyla ele alan eserlerin kahir ekseriyetinde yer verilen, tasavvufun menşei ve özgünlüğü problemi tartışmaya açılmaktadır. İlmî bir disiplin olma yolunda birtakım meşruiyet sorunları yaşayan tasavvufun kökeni, ilerleyen dönemlerde yabancı kültürlerle ilişkilendirilmiş, özgünlük iddiası asılsız bir iddia olarak telakki edilegelmiştir. Özellikle birinci kuşak oryantalistlerin İslam kültürünü yabancı kültürlerin yahut Hristiyanlığın sapkın bir devamı şeklinde okuma eğilimleri, onları tasavvufu da bu pencereden yorumlama gafletine sevk etmiştir. Bu yanlış okuma neticesinde, tasavvufun bu etkilerden ibaret olmadığını ifade etmek üzere apolojetik üslubun tasavvuf eserlerinde etkinleştiği ileri sürülebilir. Eserini hem doğu hem de batı dünyasına hitap edecek nitelikte şekillendiren Martin Lings de hala bazı oryantalistler tarafından söz konusu edilen tasavvufun özgünlüğü meselesine eserinde bir açılım getirme gereği duymuştur. İslam dininin evrensel olma kaygısı taşıyan hemen her disiplini gibi tasavvufun da post hicaz dediğimiz dönemde farklı kültürlerle etkileşim içerisine girdiği bir vakıadır. Genel anlamda din özel anlamda mistisizm olgusunun sosyolojik bir hüviyete sahip olduğu göz önünde tutulursa toplumların bu etkileşimleri neticesinde söz konusu olguların da bu etkileşimden bigâne kalamayacağı anlaşılacaktır. Ancak yazarın da vurguladığı üzere mevzu bahis yabancı tesirlerin tasavvufun yalnızca kabuğuna tekabül ettiği söylenebilir. Zira bu tesirlerden önce tasavvufun; yöntemi, mevzu ve gayesi belli, temelleri atılmış bir disiplin formunu aldığı, tarihî verilerle ortadadır.

Yazar; bir tasavvuf eserinde yer verilmesi beklenen söz konusu disiplinin doktrin, terminoloji, makâsıd, mesâil ve mevzu gibi kurucu sacayaklarına dair doyurucu mahiyetteki anlatımı, bu denli küçük hacme ve sohbet tarzındaki üslubuna rağmen eserinde yakalayabilmiştir. Yukarıda da zikredildiği üzere eser bir sohbet tarzını andırır ancak bu sohbet kelimesiyle ‘basitlik’ manasını kastetmek istemediğimizi şimdi izah edelim.

Öncelikle şunu ifade etmeliyiz ki sembol; hiç kuşkusuz, sufîlerin vazgeçilmez enstrümanlarından biridir. Soyut manadaki bazı anlamların kavranması yolunda, tasavvufun doğduğu günden bugüne değin sûfîler nezdinde sıklıkla kullanılan yöntemlerin en başında sembolik anlatım gelir. Martin Lings de yirminci yüzyıl tradisyonalist ekolün en önemli temsilcilerinden biri olarak mensup olduğu geleneğin öne çıkan özelliklerinden biri olan sembolik ve edebî anlatıma ziyadesiyle hakimdir. İngiliz dilini kullanmada üst düzey bir maharete sahip olduğu dikkate alınırsa bunun çeviriye de pekâlâ yansıdığı görülecektir. Soyut meseleleri somut bir düzleme indirmede kullandığı bu üslubun, eserin bütününe hakim olduğunu ve dolayısıyla eserde sıklıkla metafor kullanıldığını söyleyebiliriz. Gel-git (med-cezir), evlilik sembolizmi, çiftler sembolizmi, Süleyman (a.s) mührü sembolizmi, dikey-yatay sembolizmi, su-buz sembolizmi ve özellikle kelime-i şehâdet ve kelime-i tevhidin izahında kullanılan harfler sembolizmi bunlardan bazılarıdır. Biz burada yalnızca iki tanesine değinmekle yetineceğiz.

Eserin bütününe nüfuz eden ve oldukça etkili bir anlatım gücüne sahip gel-git (med-cezir) metaforu çalışmamızda zikre şayan bir özelliğe sahiptir. Yazarın ömrünün tamamına yakınını geçirdiği İngiltere’nin kıyı kesimlerinde sık rastlanan med-cezir dalgası metaforu ile insanın varlık mücadelesi arasında kurduğu kuvvetli ilişki aynı zamanda eserin derinliğini de gözler önüne sermektedir. Bu betimlemede insanın hayat denilen varoluş serüveninde med dalgası ilahî vahyi betimlerken, cezir dalgası ise vahyin de kaynağını teşkil eden vahdet deryasının derinliklerine doğru bir geri çekilişi ifade etmektedir. Sufî terminolojisinde “istiğrak” olarak karşılanan bu hadisenin tasavvufun temel gayesini teşkil ettiği söylenebilir. Aynı maksad, İbn Arabi’nin “Ey Rabbim! Beni sonsuz vahdet deryana daldır!”  şeklindeki dua ve niyazında da ifadesini bulmuştur. Yazarın buradan yola çıkarak ifade ettiği üzere tasavvufun nihaî amacı insanı ait olduğu öze kavuşturmak, cezir dalgası ile mustağrak kılmaktır. Daha doğru bir ifade ile bunun önündeki engelleri kaldırmaktır. Dolayısıyla özünden koparılmış (cennetten düşmüş) insanoğlunun bulduğu ilk fırsatta geçici aleminden esas kaynağına rücû etme arzusu gel-git metaforu üzerinden etkili bir şekilde betimlenmiştir.

Bu metaforun dinin zahirî ve batınî yönünü ayrıştırdığı da dikkatlerden uzak değildir. Zira yazarın egzoterizm-ezoterizm ayrımı bu metaforda karşılığını fazlasıyla bulmaktadır. Bu betimlemede kıyıda yer alan küçük oyukların vahyi temsil eden med dalgası tarafından doldurulmasıyla dinin temel iskeletini oluşturan “şeriat” meydana gelmiştir. Bu su birikintilerinin engin vahdet deryasından bir nasip niteliği taşıdığı ortadadır. Diğer yandan o deryanın bolluğuna nispetle çok cüz’î bir miktara tekabül ettiği de aşikardır. Bir başka anlatımla; hakikatin şeriata nazaran konumu, büyük bir deryanın, dalga sırasında kıyıda bıraktığı su birikintilerine nispetle konumu gibidir. Yazarın bu derinlikli metaforu üzerinden dini profanlaştıran (dünyevileştiren), salt bir zahirîlik ihdas eden gürûha nitelikli eleştiriler yönelttiği söylenebilir. Yazar yüce vahdet deryasını görmezden gelip, dini kıyıda oluşan su birikintilerinden ibaret kılan egzoterist zihniyetin, dinin metafiziksel yönünü göz ardı ettiğini eleştirel bir üslupla ifade etmiştir. Elbette ki yazar vahiyden istinbat edilen şer’î ahkamı basite irca etmemektedir. Hatta kişinin nefsine yönelik en ufak bir mücadeleden kaçması, süflî temayüllerin nefsi üzerinde galebe çalmasındansa insanın zahirî düzeyde kalmasını tercih edilebilir görmektedir. Esasında bu eleştiri, inkar edilemez düzeyde mistik bir yönü bulunan İslam dininin, bu derûna hitap eden yapısını idrak etmekten aciz kalarak yahut görmezden gelerek profan din anlayışını benimseyen zahir ulemasına yönelik bir tenkittir. Yazarın bu eleştiriyi, dinin bütünüyle zahirden ibaret kılınması durumunda, söz konusu tavrın metafizik düşünceyi akim vaziyette bırakacağı endişesiyle yönelttiği ileri sürülebilir.

Eserde yer alan bu gel-git metaforunun Bağdat tasavvuf ekolünün kurucusu ve klasik dönem sûfî zümresinin mümtaz şahsiyetlerinden Cüneyd-i Bağdâdî’nin “bezm-i elest” öğretisi ile benzerlik arz ettiğini söyleyebiliriz. Cüneyd (k.s) tevhidi, insanın bedenle olan tanışıklığından evvel Cenab-ı Hakkı birleme ve yegâne birliğine şehadet getirme hadisesini ifade eden “misak ayeti” ile izah eder. Sûfînin yegâne gayesinin de bu olacağını belirten Cüneyd (k.s) insanın tasavvuf yolunda bu mertebeye erişebilmesi için bedeni ile bütünleşmeden önceki o saf, temiz ve mukaddes haline rücû etmesi gerektiğini belirtir. Diğer bir deyişle, hakiki anlamda tevhide erişmenin elest bezmindeki o ikrar haline kavuşmakla mümkün olacağını tasavvufun gayesinin de bireyi bu “olmadan önceki olma” haline eriştirmekten ibaret olduğunu belirtmiştir. Netice itibariyle Martin Lings’in cezir dalgası ile insanın özüne çekilmesi betimlemesinin bu öğreti ile aynı maksadı ifade ettiği ileri sürülebilir.

Eserde öne çıkan ve batın-zahir paralelliğine dakik bir izah getiren diğer bir metafor Süleyman(a.s) mührüdür. Birinin tepesi diğerinin tabanına geçirilmiş iki eşkenar üçgenin meydana getirdiği bu sembol asırlardır çeşitli şekillerde yorumlanmış, İslâm öncesi Doğu kültürlerinde madde ile mâna, iyi ile kötü, güzel ile çirkin, Tanrı ve kaos, derun ve mâsivâ, kadın ve erkek gibi zıtlıkları temsil etmiştir. Yazar ise bu iki üçgenin; tepesi yukarı bakan yönünü insanın batınî tarafına, aşağı bakan yönünü ise zahirî tarafına benzeterek insanın hakikatine ve bu hakikatin fani alemdeki yansımasına vurgu yapmıştır. Yazarın diğer bir ifadesiyle; zirvesi gölde akseden dağ misali  insanın batınî yönüne işaret eden hakikati, zahirî yönünü ifade eden fena aleminde yansımasını bulmuştur.

Sonuç olarak, sembolik anlatımın en etkili kullanıcılarından biri olan Martin Lings’in bu eseri, “Tasavvuf Nedir?” sorusuna cevap niteliğinde yazılmış alanında özgün ve derinlikli bir eser olma hüviyetine sahiptir. Bir çırpıda okunacak ve sonra bir daha kapağı açılmayacak eserler arasında değil, tekrar tekrar okunması ve idrak edilebilmesi için derin bir i’mâl-i fikir edilmesi gereken eserler zümresi içerisinde tesirini uzun yıllar koruyacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir