432 kez görüntülendi.

Son Osmanlı Âlimi: İmam Kevserî

*Bu yazının gayesi Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin yalnızca hayat hikayesine ışık tutmak ve okuru sathî düzeyde malumat sahibi kıldıktan sonra hakkında araştırma yapmaya sevk etmektir. Umarız ki eserlerini, fikirlerini ve tesirlerini de kapsayacak bir çalışmayla böylesi müstesna bir zatı tasvir etmenin ancak tez ve kitaplarda mümkün olabileceği okuyucu indinde de müsellemdir

Kırım’ın Müslüman milletleri, her ne kadar çalkantılı da olsa 1856’ya kadar ki hayatlarını bu tarihten sonrakine yeğ tutarlar. Bu tarihte Kırım Savaşı, Paris Antlaşması ile son bulmuş ve Osmanlı Devleti, Kafkas topraklarındaki etkinliğini yitirmişti. Osmanlı’nın çekilmesiyle Kafkaslarda büyük bir boşluk peydâ olmuş pek çok milletle beraber Çerkezler de Çarlık Rusya’sının yıldırıcı baskı ve zulümlerine mahkûm edilmişlerdi. Rusların etkili direnişini kıramadıkları Şeyh Şamil’in 1859’da şartlı teslime mecbur kalmasıyla da bu mazlum milletler için geriye kaçınılmaz bir son kalmıştı: Göç.

Gûser[1] Kabilesi de bu cefâya daha fazla mukâvemet edememiş ve Hasan Hilmi Efendi önderliğinde göç yoluna düzülmüştü. Arayışlar sonucunda öz vatanlarına çok benzettikleri, böylece sıla hasretinden bir nebze olsun yaka kurtarmayı umdukları Düzce’yi kendilerine mesken bellediler. Kısa zamanda reislerinin ismiyle müsemmâ bir köy kurmuşlardı bile.[2]

Hasan Hilmi Efendi riâsetin dahi ilmî tahsilinin önüne geçemediği bir kabile önderiydi. Köyünde imamlık yaparken bir de medrese inşâ edip müderrislik yapmaya başlamıştı. Düzce’deki Nakşî Şeyh Devlet’e intisap etmiş ve çok geçmeden de hilafet mansıbını elde etmişti. Ancak çabaları meramını gideremeyince kendini Âsitâne yoluna atmaktan da geri durmadı. Burada da pek çok meclise iştirak etmişse de Ahmed Ziyaüddin Gümüşhânevî ile tanışmasıyla zamanını ona teksif edip derin sohbetlerine kulak verdi. Gümüşhânevî’nin yanında girdiği dört halvetin ardından ondan umûmî bir hilâfetnâme de alınca 17 yıl süren rıhlesini nihayete erdirip semerinde ilim yüküyle ailesine, yöresine döndü. Vefatına kadar Düzce’de medrese ve tarikat dersleri verdi ve 1926 yılında yaklaşık 100 yaşında vefat etti.

Muhammed Zahid, işte böyle bir babanın en küçük evlâdı olarak 1879’da dünyaya geldi. İlk tahsilini ocağına yeni dönen babasının azığındakilerle yaptı. Rüştiyeyi de bitirdiğinde babası onda gördüğü cevherin iyice işlenmesi için oğlunu genç yaşında Âsitâne’ye yolculadı. Kendisine kuvvetli bir hafıza, berrak bir zihin ihsan edilmişti. Öyle ki -talebesi Mehmet Emin Saraç’ın Muhammed Avvâme’ye üstadını tavsifine göre- daha yirmili yaşlarında el yazma eserler konusunda İstanbul uleması arasında meşhur olmuştu. İstanbul’da Kazasker Hasan Efendi Darülhadisi’nde eğitimini sürdürürken Fatih Camii’ndeki ders halkalarına da katıldı. Bu arada tasavvuf yoluna da intisap etti. Kendi ifadesine göre ilmî şahsiyetinin teşekkülünde en çok Alasonyalı Ali Zeynelâbidin Efendi ile Eğinli İbrâhim Hakkı Efendi’nin tesiri oldu. On yıl süren medrese tahsilini 1904’te tamamlayıp beş yılda bir yapılan ruûs imtihanını kazandı ve 1906 yılında dersiâm sıfatıyla Fatih Camii’nde ders vermeye başladı. 1913’te İstanbul baş müderrisliği unvanını elde etti.

Genç yaşta önemli mevkilere gelmiş ilim çevrelerinde dikkatleri üzerine çekmişti. Peki neydi onu bu kadar çalışmaya iten sâik?

Aile yapısından eğitime, kültür-sanattan ekonomiye, siyâsî nizamdan bürokratik yapıya, iktisattan basın-yayın hayatına kadar neredeyse her alanda tatbik edilen ıslahat ve tecdid faaliyetleriyle XIX. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nun en çalkantılı dönemi olmuştu. Mamafih bu çabalar “hasta adam”ın derdine çare olamamış, imparatorluk mâlî iflâsı tadalı hayli zaman geçmiş ve Osmanlı milletleri Avrupa coğrafyasının en fakir tebaası haline gelmişti. Siyasi parçalanmalar mûtâd hadiseler haline gelmişti ve devlet büyük bir savaşın eşiğindeydi.[3] Kevserî’nin mensubu olduğu ilmiye sınıfı ise başta reformistler ve muhafazakârlar arasında olmak üzere derin zihniyet çatışmaları ve münakaşalarla çalkalanıyordu. Bu muhalefet ortamında Kevserî’nin duruşunun Mustafa Sabri Efendi’nin başını çektiği muhafazakâr grup safına mutabık olduğu aşikardır. Fakat kendisi Mustafa Sabri Efendi gibi siyasi bir şahsiyet yahut dönemin aktif bir aktörü olmaktan çok uzak bir profildedir, hatta birkaç istisnâ hariç dikkat çekecek kadar pasif bir görüntü çizmiştir de denebilir. Ancak şunu da biliyoruz ki onun gibi donanımlı bir âlimin –bu noktada tarih ve edebiyatla da ilgilendiğini belirtelim– siyâsî ve sosyokültürel vaziyeti okuyamamasını beklemek de doğru bir yaklaşım olamaz. Kısa da olsa analizini yaptığımız bu bağlamdan hareketle Muhammed Zahid el-Kevserî’nin mesaisinin tamamını sadece İslâmî ilimler eğitim ve öğretimine sarf etmesinin önemli bir sebebe matuf olduğu ve onu daha iyi anlayabilmek için bu noktaya ışık tutulması gerektiği kanaatindeyiz. Bu hususta doyurucu bir cevap sunamasak da okuru bu konu üzerinde tefekküre sevk etmeyi uygun gördük.

İttihat ve Terakkî Cemiyeti, I. Dünya Harbi patlak vermeden hemen önce eğitimde hızlı ve radikal adımlar atmak için köklü ıslah projeleri hazırlamıştı. Medreselerdeki müfredatta İslâmî ilimler ve Arapçanın yekûnunu azaltmak ve pozitif bilimleri sisteme yerleştirmek projelerin temel hedefiydi. Konunun görüşülmesi için toplanan heyette Kevserî de yer alıyordu ve o bu teklife şiddetle karşı çıkıyordu. Heyetin toplanma gününde yaptığı kuvvetli konuşmayla diğer azaları da tesiri altına aldı ve komisyondan çıkan karar, azaltılması planlanan İslâmî ilimler ve husûsen Arapça tedrisi müddetinin daha da arttırılması yönünde oldu.

Bu hâdise reformist İTC’de rahatsızlık uyandırdı. Kevserî onların gözünde ilerlemeye engel olan bir ayak bağıydı. Bu durumdan haberdar olan ve onun tehlikede olduğunu düşünen bazı dostları Kevserî’ye bir müddet İstanbul’dan uzak durmasını telkin ettiler. Bunun üzerine Kevserî, Kastamonu’da yeni kurulan medreseye tayin aldı. Orada geçirdiği üç sene içerisinde tahkik ve yazma eser mütalaası gibi çalışmalarla meşgul oldu. Bu üç senenin nihayetinde Âsitane’deki İTC tehlikesi ortadan kalkmıştı ve Kevserî payitahta geri dönmeye karar vermişti. Ancak mevsim kış olduğundan kara yoluyla ulaşım imkânsız bir hâl almıştı ve tek alternatif deniz yoluydu. Bindiği tekne Akçakoca sahile yaklaştığında şiddetli fırtına sebebiyle alabora oldu. Yolcular denize dökülse de teknenin bir ucundan tutup şiddetli dalgalara bir müddet daha direnmeye ve kıyıdan gelecek yardımı beklemeye koyuldular. Ancak o yardım bir türlü gelmek bilmemişti ve Kevserî daha fazla dayanamayıp bilincini kaybetmişti. Sahilden teknenin alabora olduğunu gören iki kardeş cesurca kendi teknelerine atılıp yolcuları kurtarmayı başarmışlardı. Yolcuları kıyıya çıkardıklarında Kevserî hareketsiz, baygın haldeydi ve ilk başta öldüğü zannedilmişti. Daha sonra nefes aldığının fark edilmesiyle yapılan müdahalelerle şuuru tekrar yerine gelmişti. Hayati bir tehlike atlatan Kevserî’nin bu kaza sonrası en çok hayıflandığı şey büyük bir emekle topladığı çok sayıdaki yazma eserin zâyi olmasıydı.

1917 yılında İstanbul’a dönen Kevserî kısa bir süre Darüşşafaka’da dersler verdi akabinde de Medresetü’l Mütehassısîn’de müderrislik görevine atandı. Buradaki vazifesi tefsir bölümünde “tabakâtü’l müfessirîn” dersleri okutmaktı.

1919 yılında Damat Ferit Paşa hükümetince Şeyhülislamlık makamına getirilen Mustafa Sabri Efendi tarafından şeyhülislâm vekilliğine tayin edildi. Mustafa Sabri Efendi 1920 eylülünde görevinden istifa etse de Kevserî bir müddet daha bu vazifeyi deruhte etmiştir. Görevi esnasında kendi salâhiyeti kapsamında olmasına rağmen Sultan III. Mustafa’nın yaptırdığı Lâleli Medresesi’nin Sadrazam Ahmed Tevfik Paşa tarafından yıkılmasına tepki gösterince görevinden uzaklaştırılmıştır. Uğradığı haksızlığı gidermek için dava açsa da bu, iktidar erkini elinde bulunduranların kendisine hasım kesilmesinden başka bir sonuç getirmemiştir. Böylece tedirginlik içinde 1922 yılına kadar yalnızca müderrislik vazifesini sürdürmüştür.

Kevserî, 1922 yılında ani bir biçimde İstanbul’u terk eder. Bu gidişle ilgili özel bir sebep zikretmek oldukça güç görünmektedir. Bir dostunun, tutuklanması için hazırlıklar yapıldığını haber vermesinin akabinde bu kararı aldığını söyleyenler hayli fazladır. Biz de bu argümanı göz ardı etmiyoruz ancak unutmamak gerekir ki ortada alelacele tutuklanmasını gerektirecek herhangi bir suçu bulunmamaktaydı. Kanaatimizce bu gidişi yalnızca böyle spesifik bir duyuma bağlamak yetersizdir. Hakikatte ehl-i ilim ve muhafazakârların o günlerde çektiği sıkıntıların ve istikballeri için söz konusu olan tehlikelerin Zahid el-Kevserî için de kaygı verici olması hiç de uzak bir ihtimal değildir. Dostundan aldığı duyum ise çevrelerini saran gerçekliğin vahâmetini anlamasına sebep olmuş gibi gözükmektedir. Bu atmosferde İstanbul’da kalmak, bile bile lades demek olacaktır. Kevserî daha fazla vakit kaybetmemiştir ve İskenderiye’ye giden bir posta şirketine ait vapurla geri dönmemek üzere apar topar vatanını terk etmek zorunda kalmıştır. Bu esnada kırk dört yaşındadır.

Bu tarihten itibaren Kevserî daha da sıkıntılı günler geçirir. İskenderiye’den Kâhire’ye geçen Muhammed Zâhid Efendi, ilmî çalışmalarını sürdürebileceği bir mesken bellemekte güçlük çeker. Gurbette, yapayalnız ve parasız kalmıştır. 1923-28 yılları arasında iki kez Şam’a gidip birer yılı aşkın bir süre orada kalsa da Kahire’deki ilmî atmosferi daha münasip bulur ve kalıcı olarak buraya yerleşir. Maddî sıkıntılarının iyice arttığı bir dönemde tüm yardım tekliflerini geri çevirmişken Dârü’l Mahfûzâti’l Mısriyye’nin (Mısır Devlet Arşivi) açtığı mütercimlik yarışmasına katılır ve Türkçe vesikaları Arapçaya çevirmek üzere maaşlı bir işe başlar. Bu onun maddî sıkıntılarını biraz olsun hafifletmiştir ve böylece Türkiye’de bulunan ailesini yanına alabilir. 1930’lu yıllarda da ilme yaptığı hizmetler karşılığı Mustafa Sabri Efendi vasıtasıyla Mısır hükümeti tarafından kendisine maaş bağlanır.

Kevserî için işler bir nebze olsun rayına girmişti. Ailesini yanına getirtebilmiş, Kâhire’de dostlar edinmiş ve ilmî çevrenin en önemli şahsiyetleri arasına girmişti. Kısa sürede etrafında çeşitli milletlerden sayısız öğrenci toplanmıştı ve ondan icâzet bekliyorlardı. İlmî anlamda hayatının en verimli dönemlerinden birini yaşıyordu. Mısır’ın fikrî ortamı daima çalışmaya ve ürün vermeye sevk edecek aktüel tartışmalar sunuyordu. Bundan mütevellit olsa gerek Mısır’a gitmesinin ardından yaşadığı bazı değişimler de göze çarpmaktadır.

İlk ve en büyük dönüşüm şudur: İstanbul’da sadece tercüme, el yazma eserlerin tahkik ve ta’liki gibi “lojistik” diyebileceğimiz meselelerle ilgilenirken Mısır’da daha ziyade Müslümanların genel meseleleri ve istikbâli, çeşitli iddialara reddiyeler yazma gibi sorunlara eğilmiştir. Bu değişimden kendisinin ilmî hayatında olgunluğa eriştiği sonucunu çıkarmak da, zaten sahip olduğu birikimi dâhil olduğu farklı ortam vesilesiyle daha rahat izhar ettiği sonucunu çıkarmak da mümkündür. Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin İstanbul’dayken sergilediği yalnızca ilmî çalışmalara odaklanıp Müslümanların genel sorunlarına karşı nispeten pasif kalan tavrın Mısır’da neden değiştiği ve nasıl içtimai sorunlara eğilmeye başladığı da üzerine eğilmeyi hak eden bir başka husustur.

Değinmek istediğimiz ikinci değişimi ise tesir sahasının genişlemesidir. Mısır ve hassaten Kahire, o dönemde İslâmî ilimler çalışmalarının halen devam ettiği en önemli merkezdi. Hemen her milletten hoca ve talebe buraya rağbet ediyordu. Kevserî de ikameti boyunca hiçbir ilmî faaliyetten geri kalmayıp pek çok öğrenci yetiştirerek kısa sürede Mısır semasındaki en parlak yıldızlardan biri haline gelmişti. Öyle ki Mısır’daki ikamet müddetini daha çok telife adayan Mustafa Sabri Efendi ya da kişisel inzivasına tahsis eden Mehmed Âkif’ten farklı olarak Kevserî’nin Mısır’da çok daha kalıcı izler bıraktığı söylenebilir.

Dikkatleri çeken üçüncü değişimiyse artık metodolojisinde fikrî münazaralara ve aklî cedele daha fazla meyletmesidir.

Onun ıslahat yaklaşımı daha çok “geleneğe dönüş” şeklindeki muhafazakâr tutumla özdeşleşir. Müslüman toplumlardaki temel sorunlardan birinin kültür ve eğitim sahasında olduğunu düşünür ki neşrettiği ve neşrine aracı olduğu yüze yakın eser, kamuoyuyla paylaştığı onlarca makale hep bu fikrin izdüşümleridir. Onu, Hanefî-Maturîdî ekolün son yüzyıllardaki en büyük isimlerinden gösterenlerin sayısı bir hayli fazla olduğu gibi kendisiyle ilgili “koyu bir mutaassıp”, “dar zihinli” gibi yaftalamalarda bulunanların sayısı da -özellikle selefî/vahhâbi kesim ve reformistler arasında- hayli fazladır. Bunu anlamak çok da zor değildir çünkü Muhammed Zahid el- Kevserî artık bir idealin en gür sesli savunucusudur hatta pek çoklarının gözünde “İmam Kevserî”dir. Aynı çizgidekiler için bir iftihar vesilesi, muhalifler içinse yoldan kaldırılması gereken büyük bir engeldir. Gerçekle bağdaşır yanı olmayan mezkûr iddialarla onca saldırıya uğramasının sebebi, güçlü bir münekkid oluşu, Hanefî-Maturîdî ekolünü dayanaksız görüşlerle taşlayanlara ve özellikle de İmam-Âzam’ı çirkin iftiralarıyla ananlara karşı takındığı yiğitçe tavırdır. Bu hususta ne kadar gözü kara olduğunu Hatip el-Bağdâdî’nin Ebu Hanîfe aleyhinde sözler serdettiği Târîhu Bağdat adlı eserine yaptığı reddiye olan Te’nîbu’l Hatîb’te ve İbn Ebî Şeybe’ye yaptığı reddiye olan en-Nüketü’ṭ-Tarîfe de rahatlıkla görebiliyoruz. İbn Ebî Şeybe’nin 125 iddiasının yaklaşık onda birinde haklılık payı olabileceğini belirtmesi de hakkındaki taassup iddialarını gülünçleştirecek bir anekdottur.

Kevserî’nin keskin apolojik tavrından nasîbini alanlardan biri de yakın dostu Mustafa Sabri Efendi olmuştur. Sarsıntılı hayatından olsa gerek Mısır günlerinde kader konusunda cebrî bir görüş benimseyen Mustafa Sabri Efendi Mevkıfu’l Beşer Tahte Sultâni’l-Kader adlı risalesinde bunu açıkça beyân edince, Kevserî el-İstibsâr adlı eserini kaleme alır ve nezih üslubuyla bir zamanlar ders vekilliğini yaptığı Mustafa Sabri Efendi’yi bu görüşünden rücu ettirmeye uğraşır.

İmam Kevserî, meşakkatlerle dolu dünya imtihanını 10 Ağustos 1952 tarihinde tamamlayarak Hakk’ın rahmetine göçtü. Başında ruhunu teslim ederken Fatiha okumasını vasiyet ettiği, dört çocuklarının da vefatını gören eşinden başka kimse yoktu. Yine vasiyeti gereği ömrünün son demlerinde satırlara döktüğü şu beyitler de mezar taşına kazındı:

Ey ibretle bu kabrin yanı başında duran           يا واقفا بشفير القبر معتبرا    

Bir ziyaretçi idi dün, şu kabirde bulunan    قد صار زائر أمس اليوم قد قبرا

Gafil olma dikkat et ölüm kaçınılmazdır       فالموت حتم فلا تغفل وكن حذرا

Vadesi dolanları an beklemez ayırır                  من الفجاءة وادع للذي عبرا

Zahid el-Kevserî’dir bu mezarda bulunan         فالزاهد الكوثري ثاو بمرقده

Rabbinden af bekleyen İlahi rahmet uman مسترحما ضارعا للعفو منتظرا

[1] Kevserî nisbesi buradan gelmektedir.

[2] Hacı Hasan Köyü daha sonra Çalıcuma ve Karaçalı isimlerini almıştır.

[3] Onu genç yaşında ve o çetrefilli dönemde İslâmî ilimler tahsiline sevk eden sebepleri aradığımız için zikrettiğimiz hadiseler kronolojide Kevserî’nin ilk gençlik ve müderrislik yıllarına denk düşer. Bundan dolayı vatandan ayrıldığı 1922 aralığına kadar da ülkedeki tüm cereyanlara bizzat şahit olduğunu hatırda tutmak gerekir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir