166 kez görüntülendi.

Secdede Vuslata Eren Hayat: Babanzâde Ahmet Nâim Efendi

Mustafa Zihni Paşa (1850-1929) ve İclâl Hanım’ın (v. 1953) mahdumu, din bilgini, fikir adamı, Dâru’l-Funûn felsefe grubu hocası ve mütercim Babanzâde Ahmet Nâim Efendi babasının görevi sırasında 1873 yılında Bağdat’ta doğmuştur. Bağdat’ta Mekteb-i İbtidaî ve Rüştiyesini bitirdikten sonra İstanbul’a geldi. Burada Galatasaray Sultanisi (1891) ve Mülkiye Mektebi’nden yüksek bir dereceyi ifade eden “aliyyülâlâ” derecesiyle 1894 yılında mezun oldu. Aynı zamanda dönemin geleneklerine uygun olarak Medrese eğitimi aldı ve Arapça-İslami ilimlere vukufiyetini arttırdı. Ahmet Nâim’in mezun olduğu okullarda, devletin ihtiyaç duyduğu bürokratları yetiştirmeye yönelik bir eğitim verilmekteydi. Buralarda din öğretimi sadece temel dinî bilgilerle sınırlıydı. Dînî alanda yetişmek isteyen bir kimse ya medresede öğrenim görmeliydi ya da yaygın din eğitimi veren cami, mescit, tekke gibi yerlerdeki özel derslere devam etmeliydi.

1911 Dâru’l-Funûn Edebiyat Şubesi mezunları ve mümtaz hocaları Dâru’l-Funûn bayrağı önünde bir arada. İkinci sırada oturanlar arasında sağdan beşinci Mehmet Âkif, solunda Babanzâde Ahmet Nâim, Ahmet Midhat, İzmirli İsmail Hakkı, Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Ali Ekrem (Bolayır), Hüseyin Dâniş (Pedram), Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi.

Ahmet Nâim, yaşadığı dönemdeki birçok öğrenci gibi ilk dinî terbiyesini ailesinden, mahallesinden almış, daha sonra özel okuma ve gayretleriyle bu bilgilerini geliştirmiştir. Üniversite çevresindeki kahvehanelerde öğrencilik yıllarından itibaren bu amaçla katıldığı ilmî sohbetler ve okuma gruplarına, uzun yıllar devam etmiştir. Ahmet Nâim’in üniversitedeki görevi sırasında da mesai dışı zamanının çoğunu geçirdiği kıraathane de denilen bu mekânlar, o dönemde birer kültür ve edebiyat merkezi durumundaydı. Buradaki ilmî ve edebî sohbetlere dönemin tanınmış şairleri, edipleri, yazarları ve ilim adamları katılırdı. Bu mekânlar arasında Beyazıt Camii civarındaki Küllük Kahvehanesi, Direklerarası’ndaki Melami Şeyhi Mustafa Efendi’nin Çayhanesi ve İsmail Ağa’nın Çayhanesi, Ahmet Nâim’in sıklıkla uğradığı yerlerdendir.

Kahvehanelerin bu devirde ilmî, fikrî ve edebî faaliyetlerin merkezi hâline gelmesi pek çok alanda olduğu gibi Fransız kültürünün Osmanlı aydınları üzerindeki etkisine bağlanmaktadır. Zira bu dönem Paris’inde de kahvehaneler edebî ve felsefi tartışma mekânları olarak ün yapmıştır. Ahmet Nâim’in bu mekânlardaki ilk çalışmaları edebiyat üzerinedir. Burada tanıştığı Mehmet Âkif Ersoy’la sık sık bir araya gelip edebi sohbetlerde bulunurlardı.

Mehmet Âkif’in “Kardeşim Ahmet Nâim’e” diyerek imzaladığı Safahat nüshası.

Mülkiye mektebinden mezun olduktan sonra aynı yıl Hariciye Nezareti Tahrirat-ı Hariciye Kalemi’nde 100 kuruş maaşla 3. Kâtip olarak göreve başladı. Daha sonra aynı nezaretin Tercüme kalemi 2. Kâtipliğine geçti ve maaşı 400 kuruşa yükseldi. 23 Şubat 1895 tarihinde ayrıca 450 kuruş maaşla Mekteb-i Sultâni (Galatasaray Lisesi) Arapça muallimliğine tayin edildi ve bu görevinde 1914 yılına kadar bulundu. 8 Ağustos 1908’de 4000 kuruş maaşla Maarif Nezareti Meclis-i Mülga Mekâtib-i Rüşdiye İdaresi Müdürlüğüne getirildi.

Ahmet Nâim Bey (soldan ikinci) muhtemelen Dâru’l-Funûn koridorunda meslektaşlarıyla.

6 Mart 1910 tarihinde tekrar Meclis-i Maarif azası oldu. Bu arada Tedrisat-ı Âliye Müdürlüğü de yaptı (1911-12). Maarif Nezareti Telif ve Tercüme Heyetinde çeşitli görevlerde bulundu. Dâru’l-Funûn Edebiyat ve İlahiyat Şubesi felsefe müderrisliğine getirildi ve orada çeşitli görevlerde bulunduktan sonra bir ara rektörlük görevinde bulundu. Nâim Bey 1933 yılında yapılan Üniversite reformuyla tasfiye edildi ve emekliye ayrıldı.

Dâru’l-Funûn Felsefe Şubesi hocaları ve öğrencileri Beyazıt Kulesi’nin önünde (1930)

Ahmet Nâim, yazarlık hayatına 1898 yılında Servet-i Funûn mecmuasında “Bedâyiu’l-Arab” başlığı altında Cahiliye devri ve erken İslam dönemi Arap edebiyatından şiir tercümeleri ve açıklamalarıyla başladı; bu tercümeleri hayli ilgiye ve takdire mazhar oldu. Ardından Galatasaray Lisesi’ndeki hocalığının bir parçası olarak Arapça ders kitapları telifiyle uğraştı. 1908 yılında çıkmaya başlayan Sırat-ı Müstakim-Sebilürreşad kadrosu içinde yer aldı ve hadis tercüme ve şerhleri yanında fikri makaleler ve Türk Yurdu, İctihad ve İslam Mecmuası’nda milliyetçilik, kadının konumu, fıkıh usulüne dair yayınlanan yazılara karşı tenkit-tartışma metinleri kaleme aldı.

Cumhuriyet’teki vefat ilanı (14 Ağustos 1934)

Ahmet Nâim, Dâru’l-Funûn’da 22 sene profesörlük yaptı ve 1933 yılında tasfiye edildi. Tecrid-i Sarih çalışmalarını sürdürürken 13 Ağustos 1934’te Vefa Karakolu karşısındaki evinde öğle namazını kılarken secdede vefat etti. 

Mehmed Akif, “Nâim’in vefat haberi üzerime dağ gibi yıkıldı” diyerek üzüntüsünü dile getirirken aynı zamanda onun kaybının büyüklüğüne de işaret etmiş oluyordu. Ertesi gün ikindi namazına müteakiben Fatih Camii’nde cenaze namazı kılındıktan sonra Edirnekapı Mezarlığına defnedildi. Kabri Mehmet Akif Ersoy’un mezarı bitişiğindedir. Halvetî tarikatına mensup olan Nâim Bey son devrin büyük mutasavvıflarından Türbedar Ahmet Amiş Efendi’nin (v. 1807-1920), kızı Ayşe hanımdan olan torunu Aliye hanımla evli idi ve çocukları olmadı.

Ahmet Nâim Bey bugün Edirnekapı Şehitliği’nde çok sevip saydığı Mehmet Âkif ve Süleyman Nazif’le yan yana yatıyor.

Ahmet Nâim’in yaşadığı dönemi karakterize eden fikir akımları Batıcılık, İslâmcılık ve Türkçülüktür. I. Meşrutiyet zamanında meydana çıkan ve kökleri Tanzimat’a kadar giden birbirine zıt bu dünya görüşlerinden Batıcılık, İslâmcılığın karşısında yer alan ve her alanda batılılaşmayı hedeflemiş bir ideolojidir. İslâmcılık akımı bütün Müslümanları Osmanlı hükümetinin idaresinde siyaseten birleştirme amacını taşırken, Türkçülük akımı da ırka dayanan siyâsî bir Türk milleti teşkil etmek amacındaydı. Babanzâde Ahmet Nâim, adı geçen fikir akımlarından İslâmcılık akımı içerisinde yer almıştır. Bu akımın yayın organları olan Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlurreşâd dergileri, İslâm’ı anlama ve ıslahat programı bakımından Efgani-Abduh mektebinin esaslarını benimsemesine karşın Ahmet Nâim, klasik usûl kitaplarımızda çerçevesi çizilmiş muhafazakâr bir İslâm anlayışını benimsemiştir. 

Ahmet Nâim dînî içerikli yazılarında İslâm inanç esaslarını sahih bir şekilde ortaya koymaya çalışırken, İslâm dininin, akla ve mantığa uygun olduğu, ilerlemeye engel olmadığı tezini işlemiştir. Bu arada dinde yapılmak istenen modernist yorumlara da şiddetle karşı çıkmıştır. İslâm toplumunda ortaya çıkan problemlerin çözümünün Kur’an ve Sünnet’te aranması gerektiğini savunmuştur.

Ahmet Nâim Bey felsefî metinler, ilmî-felsefî terimler, hadis tercüme ve şerhleri ile milliyetçilik meselesi etrafındaki tartışmalarla temayüz etmiş bir fikir adamıdır. İlim adamlığı, dillere vukufu ve ilmî konulardaki hassasiyetleri, çalışmaları, hocalığı, ders kitabı yazarlığı ve tercümeleri üzerinden takip edilebilir. Özellikle tercümeleri kendi sahalarında ölçü olabilecek, merkeze alınabilecek özelliklere sahiptir.

Arapça, Farsça ve Fransızca’yı çok iyi bilen, Doğu ve Batı kültürünü tam manasıyla hazmetmiştir. Edebiyat ve musiki dostu. Garp ilminin aşığı, fakat maddeciliğin amansız düşmanı bir felsefe alimi idi. Velüd bir yazar değildi ama yazacağı konuyu Doğu ve Batı kaynaklarından inceledikten sonra kaleme alırdı. Taklitçi ve kuru bir mütercim olmayıp tenkit ve tercihler yapan bir düşünürdü. Özellikle tercümelerinde terimlerin tam karşılığını bulmak için büyük bir titizlik göstermiştir. Felsefe alanında değerli bir mütercim olduğunu, Georges Fonsgrive’in birçok terim ihtiva eden psikoloji kitabını İlmü’n-nefs adıyla Türkçe‘ye çevirmekle ispat etmiştir.

 

Mebâdî-i Felsefe’den İlmü’n-Nefs kitabının kapağında Ahmet Nâim Bey sadece mütercim olarak gözüküyor ama kitabın yarısı telif sayılır. Mütercim dipnotlarda modern batı felsefesindeki terimlerin Osmanlı-İslâm dünyasında nasıl karşılanabileceğini tartışıyor ve tekliflerde bulunuyor. Bu nüsha Ahmet Nâim tarafından felsefeci Orhan Sadeddin’e (Begsan) imzalanmış: “Refîk-i muhteremim Orhan Sadettin beyefendiye hediye-i nâçizim.

 

Ahmet Nâim, 1925 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı adına Tecrîd-i Sarîh kitabını tercüme etmekle görevlendirildikten sonra vaktinin önemli bir bölümünü hadis çalışmalarına ayırmıştır. Bu sıralarda hadis ilmine olan ilgisini şu şekilde dile getirdiği söylenir:

“Hadis tercümeleriyle meşgul olmaya başlayınca ondan önce vaktimi ne kadar zayi ettiğimi anladım. Bu iş dururken başka şeyle uğraşmak ne boş şeymiş! Büyük âlimlerin bu işe verdikleri ehemmiyetin sebebini de şimdi anladım.”

Maarif Nezareti’nde aldığı görevler ve Dâru’l-Funûn’daki felsefe grubu dersleri hocalığı sırasında Fransızca yeni felsefe terimlerinin Osmanlıcaya- Türkçeye nasıl aktarılacağı konusunda önemli çalışmalar yaptı; ilim ve felsefe terimlerinin, mümkün olduğu ölçüde İslâm-Osmanlı felsefe-kelâm-tasavvuf-dil-mantık geleneği hesaba katılarak üretilmesini savundu ve bu konuda en çok kavram terim tartışması metni yazan ve kavram-terim karşılığı teklif eden kişi oldu. Ayrıca umumi dil bahisleriyle de yakından ilgilendi.

Türk yüksek eğitim sisteminde felsefe grubu derslerinin nasıl ve hangi muhtevada okutulacağı meselesi üzerinde kafa yoran, düşüncelerini fiilen uygulayan, bu dersler için tercüme-uyarlama-telif eserler yazan hocalar ve aydınlar arasında da ilk sıralarda yer alır.

Ahmed Nâim, maddeciliğe ve belli bir hizbe bağlılık gösterenlere karşı çıkarak onlarla mücadele ettiği gibi eski usulle Arapça öğretimine de cephe aldı. Ayrıca hadis okutma usulünün ıslaha muhtaç olduğunu ortaya koydu. Türk dilinin istiklalinin korunmasına dair yazılar yazdı; ilmi terimlere dokunulmadan Türkçe’nin arındırılmasını ve üslübun sadeleştirilmesini savundu. Kendisine “Arapçacı” denmesine rağmen yazılarında Türkçe’yi ustalıkla kullandı. Hatta onun Mehmed Akif’le Asım Efendi’nin Kâmus Tercümesi‘ndeki Türkçe kelimeleri seçerek bir Türk lügati yapmaya çalışmış ancak bu teşebbüsü yarım kalmıştır.

Nâim Bey hadis metinlerinin yeni tercümelerinin dili konusunda da öncülük yapan yazarlar arasında yer aldı. Sebilürreşad’daki hadis tercüme ve şerhleri ile Tecrid-i Sarih Terceme ve Şerhi (et-Tecrîdü’ṣ-ṣarîḥ li-eḥâdîs̱i’l-Câmiʿi’ṣ-ṣaḥîḥ) dil açısından hâlâ aşılamamış çalışmalardır.

I. Meşrutiyet devri Milliyetçilik tartışmalarıyla ilgili en önemli tenkit- tartışma metni, onun Türk Yurdu ve İslâm Mecmuası çevresine yönelik olarak kaleme aldığı İslâmda Dava-yı Kavmiyet başlıklı metnidir. Babanzâde Arnavut isyanı ve Balkan Savaşı sonrasında, 1912-13 yıllarında farklı bir çerçevede yükseliş göstermeye başlayan milliyetçilik meselesini, İslâma uygun olup olmadığı ve Osmanlı Devleti için zararları açılarından ele alır. Ona göre milliyetçilik, klasik İslâm kültüründeki “asabiyet” kavramı merkeze alınarak değerlendirilmelidir. Kur’an, üstünlük ölçüsü olarak ırkı, kavmi (milleti) değil “takva”yı öne çıkardığı gibi Hz. Peygamber de asabiyetle övünmeyi yasaklamıştır. Dolayısıyla dinen böyle bir görüş savunulamaz.

Babanzâde, özellikle İslâm Mecmuası yazarlarının, modern bir İslâm yorumu ortaya koymak maksadıyla fıkıh ve fıkıh usulü kavramlarına ve buna bağlı olarak fıkıh meselelerine getirdikleri yeni yorum çerçevelerine karşı da tenkit yazıları yazmıştır. Bu yazılarda kadının konumu, dörde kadar kadınla evlenme, cevaz meselesi gibi konular ağırlık kazanmaktadır. Tenkit ve tartışmalarına bakıldığında onun modernleşmeye karşı çıkmaktan çok bu uğurda öne sürülen fikirlerin seviyesi ve mantığı ile ciddi olarak uğraştığı görülecektir

Ahmed Nâim, tarihi ve millî hatıraları övmenin insanı ciddi surette yanıltacağını ve hurafelere düşüreceğini savunarak Yahya Kemal ile yaptığı bir münakaşadan on yıl kadar sonra onunla karşılaştığında, Yahya Kemal’in deyişiyle, müminlere yakışır samimi bir üzüntüyle kusurunun bağışlanmasını dilemiş ve böylece onu hayretler içinde bırakmıştı. O, meziyetlerini gizleme, düşmanının bile değeri varsa o değeri tanıma, dostlarını onların gıyabında da sevme meziyetlerine sahipti. “Sormazsan malumatını söylemeyen”, “dinlemesini bilen”, “sözü senet teşkil eden” güvenilir adam özellikleriyle Mehmed Akif’in “ashaptan sonra en sevdiği kişi” olan Ahmed Nâim’in İslam’a bağlılığı tamdı. İlim ve irfan erbabı kimselerle sohbet etmekten çok hoşlanırdı. Kayınpederi Fatih türbedarı Ahmed Amiş Efendi’ye intisap etmişti. Şafii mezhebine mensuptu. İslam birliği ve kardeşliği konusunda çok titiz ve dikkatli olup bu birliğe zarar verme ihtimali bulunan her harekete karşı çıkmıştır. Türkçülük cereyanlarına Türk olmadığı için cephe aldığı ileri sürülen Ahmed Nâim, İslam birliği açısından sakıncalı bulduğu Arap İttihat Kulübü’nün isim ve kuruluşunu da tenkit etmiştir. Kavmiyet ve cinsiyet davası gütmeyi İslam’ın varlığı için kanser kadar tehlikeli bulmuş, bunu “yabancı bir bid’at”, “Frenk hastalığı” olarak nitelendirmiş ve bu davanın faydalı ve zararlı taraflarını Kur’an ve Sünnet’e dayanarak izah etmeye çalışmıştır.

 

Kaynakça

Çakan, İsmail Lütfi. “Babanzade Ahmet Nâim”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 4/375-376. İstanbul: TDV Yayınları 1991.

Hansu, Hüseyin. “Cumhuriyet Dönemi Resmî Tedvin Çalışmaları: Babanzâde Ahmet Nâim ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Hadis Projesi”. Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, 11/21, (2013), 367-405.

Hansu, Hüseyin “et-TECRÎDÜ’s-SARÎH”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. 40/251. İstanbul: TDV Yayınları, 2011.

Hansu, Hüseyin. “Secdede Biten Bir Ömür Babanzade Ahmet Nâim Bey”. Din ve Hayat Dergisi, Ekim 2015, 80-86.

Kara, İsmail-Kaya, M. Cüneyt. Babanzade Ahmet Nâim Hayatı Eserleri Fikirleri. İstanbul Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 2018.

Kara, İsmail. “Rüsûh ve İstikamet Sahibi Bir Zat BABANZÂDE AHMET NAİM BEY” Tarihi Kültürü ve Sanatıyla Eyüp Sultan Sempozyumu (İstanbul, Mart 2003) Osman Sak (İstanbul: Elif Ofset Eyüp Belediyesi Kültür Yayınları 222-227.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir