443 kez görüntülendi.

Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Max Weber

Max Weber, 1864 yılında Almanya’nın –o zamanki adıyla Prusya– Erfurt kentinde dünyaya geldi. Keten sanayisinde zenginleşen bir aileden gelen hukukçu babası, Prusya Temsilciler Meclisi ve Reichstag (Parlamento) üyeliği yapmış sağ-liberal bir siyasetçiydi. Annesi ise yüksek kültürlü dindar bir Kalvenci idi. Evlerine misafir olarak gidip gelen siyasetçiler, devlet adamları vs. sayesinde Weber, oldukça entelektüel bir çevrede yetişmiştir. Öyle ki, henüz 13-14 yaşlarındayken annesine ‘‘Alman Tarihi Hakkında, İmparator ve Papa’ya Özel Atıflarla” ve “Konstantin’den Kavimler Göçüne, Roma İmparatorluğu” adında iki makale yazıp hediye etmiştir. Yükseköğrenimini aralıklar halinde tamamlayan Weber –o devirdeki Alman üniversite sisteminde bu olağan sayılırdı– hukuk ve iktisat tarihi okumuştur. 1889’da iktisat tarihi ile ilgili olan doktora tezini sunduktan sonra yine aynı branşta 1891’de sunduğu tez ile Berlin Üniversitesi hukuk kürsüsünde öğretim üyesi oldu. 1894’te Freiburg ve 1896’da Heidelberg’te siyasal iktisat profesörlüğüne getirildi. Bundan sonraki dönemde çeşitli nedenlerden ötürü psikolojik olarak bunalıma giren Weber, çalışmalarından ve işinden elini eteğini çekti. 1903’te tekrar araştırmalarına döndüyse de ders vermedi. Ancak 1918’de Viyana’da onun için açılan sosyoloji kürsüsünde ders verdi. 1919’da ise kendisine Münih Üniversitesi’nde kürsü verildi. Çok geçmeden 1920 yılında Max Weber vefat etti. Çok sayıda yazısı bulunan Weber’in temel eserleri, 1909’da bitirdiği Ekonomi ve Toplum, 1920’de bitirdiği Din Sosyolojisi ve 1905’te tamamladığı Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eserleridir.

Bu noktada Max Weber’in sosyolojisine değinmek de uygun olacaktır. Sosyolojinin kurucu babaları arasında yer alan Max Weber, Durkheim’ın toplumu ve toplumsal yapıları esas alan görüşlerinin aksine toplumsal eylem sosyolojisi dediğimiz sosyolojik görüşün temellerini atar. Ona göre sosyoloji, bireylerin toplumsal davranışlarını ve bunların anlamlarını inceler. Weber’in sahip olduğu diğer bir görüş, sosyoloğun bu toplumsal davranışları incelerken ve sonuçları açıklarken değer yargılarını bir kenara bırakması ve objektif olması görüşüdür. Ayrıca Weber, anlayıcı/anlama (verstehen) sosyolojisini benimsemektedir. S. Simon’da, Comte’ta var olan Pozitivist anlayışa, yani insanı laboratuvarda inceleme yapar gibi incelemeye karşı çıkar. Burada anlamadan kasıt, insanın zihnen ve diğer yönlerden de anlaşılması gereken bir varlık olduğu düşüncesidir. Bu düşüncede olan Weber, realitenin ardındaki anlam dünyalarının da keşfedilmesi gerektiğini söyler. Yani burada anlayıcı sosyoloji dediğimiz şey, daha çok bir yöntem niteliğindedir. Weber sosyolojisinde diğer önemli bir kavram, ideal tip kavramıdır. İdeal tipler, soyut zihinsel bir kurgu olarak belirli bir toplumsal olgunun saptanması, anlaşılması ve açıklanması için kullanılan bir araç niteliğindedir. Örneğin otorite tiplerini inceleyen Weber, üç adet ideal otorite tipi belirler ki bunlar: Meşruiyetini eskiden beri süregelen uygulamalardan alan Geleneksel (krallar vb.), toplumun bunalımlı dönemlerinde ortaya çıkan Karizmatik (peygamberler, büyük komutanlar vb.) ve meşruiyetini yasalardan, hukuki normlardan alan Yasal-Kanuni otoritelerdir. Weber’in demir kafes kavramı da meşhurdur. Weber’e göre bireysel eylemin esas olduğunu söylemiştik. İşte yine Weber’e göre, bireysel eylemden meydana gelen bazı toplumsal kurumlar vs. zamanla bizi kaplar ve karşı koyamayacağımız bir hale geliriz; dolayısıyla demir bir kafesin içine girmiş oluruz. Buna örnek olarak bürokrasi gösterilebilir. Son olarak da Weber’in din sosyolojisinin de kurucusu olduğunu ve bu alanda aynı isimde eserinin bulunduğunu da belirtmek gerekir.

Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı bu eser Max Weber’in, kapitalizmin, neden herhangi bir başka yerde değil de Batı’da geliştiği gibi temel bir sorunu ele aldığı kitabıdır. Yanıt ise, Batı’da servet biriktirmek için başka hiçbir yerde görülmeyen bir tutumun olduğudur. İşte bu, Max Weber’in ‘‘kapitalizmin ruhu’’ dediği şeydir: Batı’da biriktirilen servet rahat bir yaşam için değil, işletmelerin daha da büyütülmesi için kullanılır. Max Weber’in bu eserindeki bir diğer temel savı da, bu tutumun Hristiyanlıktan ama özellikle Protestanlıktan devşirildiği yönündedir.

Max Weber’in bu eseri, aslında bir kitap formunda olmayıp, Archiv für Sozialwissenschaft und Sozialpolitik adlı derginin XX. ve XXI. ciltlerinde, 1904 ve 1905 yıllarında yayınlanan makalelerinin bir derlemesidir. Milay Köktürk tarafından Almancadan Türkçeye çevrilmiş olan bu esere ise Weber’in kendisine yöneltilen eleştirilere cevap olarak yazdığı antikritikler’in tercümeleri de eklenmiştir. Dolayısıyla bu kitap, “Antikritikler” bölümü de dâhil olmak üzere toplam üç (3) bölümden oluşmaktadır. Kitabın ilk bölümü Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu – Sorun başlığıyla kaleme alınmıştır. Bu bölümde ilk olarak Problem Mezhep ve Sosyal Tabakalaşma alt-başlığıyla konuya giriş yapar. Bu kısımda Weber, toplumda insanların takip ettiği (yahut tâbi olduğu) Hristiyanlık mezhepleri ile bulundukları sosyal tabaka arasındaki bağlantıyı ele alır. Yapmış olduğu araştırma neticesinde elde etmiş olduğu istatistiklere göre, sermaye (kapital) sahipliği ve girişimcilikte, ayrıca yüksek vasıflı işgücü kesiminde, özellikle de modern işletmelerin üst düzey teknik ya da ticari eğitimli çalışanlarında Protestan niteliğin baskın bulunduğunun görülmekte olduğunu belirtir. Yani sermaye sahipleri, nitelikli çalışan vs. ağırlıklı olarak Protestanlık mezhebine bağlıdırlar. Bu noktada Weber, yapmış olduğu araştırma sonucunda, bu nitelikte elemanları yetiştirecek eğitim kurumlarında (Dil-Fen ağırlıklı liseler, Üst kademe ortaokullar vs.) Protestan mezhebine bağlı olanların çoğunlukta olduğunu, öte yandan Katoliklerin buraya yoğun ilgi göstermediğini belirtir. Buradan hareketle Weber, Katolik mezhebinde ‘‘dünyadan yüz çevirmişlik’’ fikrinin, onun en yüksek ideali olan sofuluk (asketik, çevirmen asceticism kelimesinin tercümesi olarak “sofuluk” kelimesini tercih etmiş) özelliğinin onlara bu dünyadaki mallara karşı büyük bir ilgisizlik duymayı öğretmesi gerektiğini söyler ve bir nevi bu durumu Katoliklerin ilgisizliğinin bir sebebi olarak (sofuluk öğretisi neticesi dünyaya yüz çevirme) gösterir.

Kapitalist Ruh adlı ikinci alt-başlıkta Weber, Benjamin Franklin’den alıntı yaparak özetle şunları söyler: ‘‘Zaman paradır: Günde 10 şilin kazanan biri, yarım gün gezmeye gidip 6 peni harcasa bile, bu 6 peninin yanında ek olarak 5 şilin daha kaybeder. Çünkü yarım gün çalışmamış ve kazanacağı 5 şilini kazanamamıştır.’’, ‘‘Kredi paradır: Bir adamın kredisi çoksa ve bunu da çok iyi biçimde kullanıyorsa, ona verilen para önemli bir miktara ulaşır.’’, ‘‘Para çoğalma gücüne ve verimli bir doğaya sahiptir: Para parayı üretebilir. Bu çoğalmadan elde edilen para ne kadar çok olursa, her değişimde o kadar çok çoğalır. Nasıl ki bir dişi domuzu öldüren aslında sadece o dişi domuzu değil, ondan doğacak yavruları ve o yavrulardan doğacak yavruları ve ondan sonra gelecekleri öldürüyorsa, aynı şekilde 5 şilin boşa harcayan bir kimse de ileride o paradan kazanılacak milyonları yok eder.”, ‘‘Borcunu zamanında ödeyen kişi herkesin cüzdanının efendisidir: Borcunu vaktinde ödeyen kişi arkadaşlarının gereksinim duymadığı her parayı her zaman ödünç alabilir. Parayı söz verdiğin zamandan bir saat fazla bile elinde tutmamalısın, yoksa arkadaşının cüzdanı sana ebediyen kapanır.’’ İşte Weber’e göre bu cümleler –tam anlamıyla olmasa bile– kapitalizmin ruhu’nu yansıtan ifadelerdir. Öte yandan Weber, elde etme güdüsü, kazanç arzusu/tutkusu ve kuru kâr hissinin hiçbir şekilde kapitalizmle aynı şeyler olmadığını savunur. Weber’in bahsettiği/kastettiği kapitalizm, modern sınai kapitalizm’dir. Yoksa elde etme güdüsü, kazanç arzusu/tutkusu gibi anlamlara gelen kapitalizm zaten tarihteki her toplumda (Babil, Mısır, Antik Yunan, Hint vs.) mevcuttur, der. Bu noktada Max Weber, modern sınai kapitalizm olarak belirttiği kapitalizmin en önemli unsurunun ise dünyaya dönük (dünyevi) sofuluk/asketizm olduğunu ifade eder. Weber sofuluk konusunda bir ayrıma giderek sofuluğu ikiye ayırır, bunlar: Kendini Tanrı’ya adamak, bu yolda dünya nimetlerinden, her türlü uğraşıdan elini eteğini çekmek anlamına gelen Ahirete yönelik sofuluk/manastır sofuluğu ve dünya işleriyle uğraşmayı Tanrı’yı hoşnut etmek için sürdürmek ve dünya nimetlerinden yararlanabilecek olduğu halde bunlardan yine Tanrı’yı hoşnut etmek için bilerek ve isteyerek uzak durmak, bu yolda katı bir tutum sergilemek anlamlarına gelen –kapitalizmin de ruhunu oluşturan– Dünyaya dönük (dünyevi) sofuluk’tur. Böyle bir anlayışa sahip olmak Weber’e göre yalnızca en fazla kâr elde etme isteği, yani sadece olabildiğince çok kâr elde etmeyi değil, fakat aynı zamanda sınırsız birikim yapma isteğini de yanında getirir (ki işte bu bir anlamda da kapitalizmin ruhudur). Weber bu anlayışın da Protestanlıkta, Protestanlık sofuluğunda/asketizminde (en çok da Kalvencilikte ve Püritenizmde) mevcut olduğunu belirtir. Bu noktada Weber’in bahsettiği diğer bir hususa da değinmemiz gerekmektedir ki o da kapitalizmin karşılaştığı sorunla ilgilidir. Weber, kapitalizmin girdiği yerlerde karşılaştığı şu sorundan bahseder: Normalde üç dönüm tarla süren ve buradan 10 Mark kazanan bir adam varsa, kapitalizm ilk geldiğinde bu kimselere üç dönüm karşılığı 15 Mark teklif ederek hata etmiştir. Çünkü ücret artırarak rekabeti ve dolayısı ile üretimi artıracağını sanarak hataya düşmüş ve bir sorunla karşılaşmıştır. Üç dönüm tarla karşılığı 15 Mark vaat edilen adam, iki dönüm sürdükten sonra tarla sürmeyi bırakmıştır. Çünkü zaten normalde kazandığı 10 Mark’ı kazanmıştır, daha fazlasını istemez; daha az çalışmak, daha çok kazanmaktan daha cazip gelmektedir. İşte buna Hristiyanlığın “elinde olanla yetinme” anlayışı diyen Weber, kapitalizmin bu sorunu “ücretleri düşürerek” aştığını belirtir.

İlk bölümün üçüncü ve son alt-başlığı olan Luther’in Meslek Anlayışı kısmında Weber, Protestanlığın kurucusu olan Martin Luther’in (ö. 1546) meslek anlayışını anlatır. Daha önceleri Hristiyanlarca çok duyulmamış meslek kavramının, Luther’in yaptığı İncil çevirisinde Almanca Beruf (calling/çağırmak, Tanrı tarafından konulan bir vazifeye çağrı) kelimesini meslek olarak çevirmesiyle meslek kavramı çok daha duyulmaya başlandığını ifade eder. Ancak –Weber’in ifade ettiği kadarıyla– Luther’in meslek anlayışı da Katolik anlayışa ters düşmeyecek şekilde gelenekçi bir anlayış olarak kalır. Çünkü Luther’e göre de parayı faize vermek ve bireylerin servet peşinde koşmaları gibi şeyler doğru değildir.

Eserin ikinci bölümü olan ve Sofu/Asketik Protestanlığın Meslek Ahlakı başlığı ile kaleme alınmış bölümde iki alt-başlık bulunmaktadır. Bu alt-başlıklardan ilki olan Dünya İçi Sofuluğun/Asketizmin Dinsel Temelleri kısmında Weber, dünya içi sofuluk/asketizm olarak adlandırmış olduğu dinî anlayışın (yahut dinî dünya görüşünün vb.) dinî temellerini incelemektedir. Weber’e göre, insanların dünyaya yönelik tutumlarının, takındıkları tavırlarının anlaşılabilmesi için, yine insanların meslek ahlaklarının da anlaşılabilmesi için din çerçevesinde bir inceleme, araştırma gereklidir. Zira din, insanların bu tutumlarında hayatlarının hemen her alanına sirayet etmiş bir olgudur. İşte bu düşüncede olan Weber, bu bağlamda bahsettiği sofuluğun dinsel temellerini araştırır ki bunlar da dört tanedir: 1.) Kalvenizm 2.) Pietizm 3.) Methodizm ve 4.) Baptist Hareketler. (Amerika’da da Püritenlik). Protestanlığın bu kolunu inceleyen Weber, bu kolların öğretilerine –ki hemen hepsi İncil’e dayanan öğretilerdir– yer verir. “Tanrı zorlukla yapılanı sever!” (Deo placere vix potest) öğretisi, “Tanrı büyük zaferi için!” ya da “Tanrı’nın şanını yüceltmek” (In majorem gloriam Dei), “Sonsuz lütfa sahip olma” (Possessio salutis) ve “Mesleğinde sıkı çalış” gibi sloganik öğretiler, ona göre kapitalizme (modern sınai kapitalizme) ruhunu veren dünyevi sofuluk ahlakını ifade eden sözlerdir. Çünkü daha önce de tanımından bahsettiğimiz üzere, dünya içi (dünyevi) sofuluk/asketizm, dünya nimetlerinden uzak durarak kişinin kendisini Tanrı’ya adamasını değil; bilakis bu nimetlerle Tanrı’yı hoşnut etmek için ilgilenmeyi, daha çok kazanıp büyüyerek bir Hristiyan olarak Tanrı’nın şanını yüceltmeyi ve bu uğurda kazandıklarını kendi keyfi için harcamayıp Tanrı’nın zaferi için harcamayı ve bu yolla Tanrı’nın sonsuz lütfuna sahip olmayı benimser ve öğütler. Ancak bu lütfa mazhar olmak o kadar kolay değildir, çünkü Tanrı zorlukla yapılanı sever. Dolayısıyla bu anlayıştaki bir (Protestan) Hristiyan tüm zorluklara da göğüs germeyi bilecektir ve mesleğinde sıkı çalışacaktır. Weber, Protestanlığın bir kolu olan Kalvenciliğin bir öğretisi ile de bağlantı kurar. Bu öğretiye göre, kimlerin cennete ve kimlerin cehenneme gideceği önceden bellidir ki bu duruma “seçilmişlik” yahut “kutsanmışlık” denir. Bu seçilmişlik durumunun, Tanrı tarafından bir işaretle kendisine gösterileceğine inanılır.  Kişi eğer birtakım niteliklere sahip değilse, diğer bir deyişle seçilmiş olduğuna dair işaret almamışsa, kurtuluşa ermek yani seçilmişlerden olmak için başka bir işaret olan zenginliğe yönelir. İşte bu durumda da çalışıp kazanarak seçilmiş olduklarını gösterirler/ispat ederler ve zenginleşerek ibadetlerini yerine getirmiş olurlar. Weber bu şekilde dünya içi sofuluğun/asketizmin dinsel temellerini inceledikten sonra, bu ikisi arasındaki bağlantıyı açıklamaya başlar.

Eserin ikinci bölümünün ikinci ve son alt-başlığı olan Sofuluk/Asketizm ve Kapitalist Ruh kısmında Weber, bu ikisi arasındaki bağlantıyı/ilişkiyi inceler. Bahsetmiş olduğumuz Tanrı’nın şanını artırma öğretisinin hayatın hemen her alanına işlemiş olduğundan bahseder. Öyle ki, bu öğretiye göre kişi –eğer bunu Tanrı’nın şanını artırmak için yapıyorsa– cinsel ilişkiye girdiği zaman bile ibadet etmiş sayılacaktır. Zira o, üreyip çoğalarak hem Tanrı’nın şanını artıracak yeni nesiller sağlamakta hem de bu yolda çaba göstermektedir. Yine bu öğretiye göre boş zaman geçirmemek, zevk düşkünü olmamak ve sadece çalışmak gerekmektedir. Çünkü kaybedilen her vakit, Tanrı’nın şanını artırmadan çalınır ki bu da büyük günah sayılır. Yine az önce bahsetmiş olduğumuz kutsanmış olma yahut seçilmiş olma durumları ile ilgili olarak şöyle bir inançtan bahsedilir: İşe, çalışmaya karşı gösterilen isteksizlik bu seçilmiş yahut kutsanmış olma durumundaki bir kusura işaret eder. Öte yandan, daha çok Katolik anlayışta görülen fakir olma isteği, burada hoş karşılanmaz. Sofu Protestanlığın anlayışına göre “fakir olmayı istemek” ile “hasta olmayı istemek” arasında bir fark yoktur: Fakir olma isteği, hasta olmayı istemektir. Ayrıca Weber, bu anlayışa göre fakir olma isteğinin tembelliğe işaret ettiğini ve bunun da nefretle karşılandığını söyler. Bunun yanı sıra Weber, Feodal dönemde görülen yaratılanları tanrılaştırma (Kreaturvergötterung), zevk ve lüks düşkünlüğü gibi unsurlara Püritenizm vb. Protestan sofuluklarının karşı çıktığından bahseder. Bu anlayışlar, sade, gösterişsiz bir hayatı ve çok kazanmayı; bunu da yine daha çok kazanmak için çalışmaya ve kazanmaya yatırılmasını (yani yeniden bu akışın içine sokulup sermaye üretkenliğinin artırılmasını ve devam ettirilmesini) öğütlemektedir. Ancak burada açgözlülük türünden bir kazanma güdüsü yoktur; bu güdü din temellidir, yani Tanrı’nın şanını artırmak için, Tanrı için duyulan bir kazanma güdüsü mevcuttur. Weber, Feodal dönemde zevk, keyif ve lüks düşkünü burjuvaların (yahut derebeylerin vb.) bunlardan vazgeçmeyi reddetmelerinden dolayı çöküşe geçtiklerini ve modern sınai kapitalizmde yükselenlerin ise bu ahlaka sahip olan orta sınıftan kimseler olduğunu belirtir. Son olarak da o, kapitalizmin artık istediği yere geldiğini, desteğe ihtiyacı kalmadığını ve dolayısıyla artık kapitalizmin kendisinin belirleyici olduğunu ve sistemini kendisinin işletebileceğini söyler. Yani, amacına ulaşan (modern sınai) kapitalizmin artık Protestan sofuluk ahlakına ihtiyacı kalmamıştır.

Kitaba ek olarak konulmuş olan üçüncü bölüm Antikritikler bölümüdür. Bu bölümde Max Weber’in bu yazılarına eleştiride bulunmuş olan H. K. Fischer’ın ve Prof. Rachfal’ın yazılarına karşı kendi görüşlerini savunduğu, açıkladığı yahut karşı eleştirilerde bulunduğu dört adet antikritik yer almaktadır. İlk iki yazı, H. K. Fischer’a karşı, son iki yazı da Prof. Rachfal’a karşı yazılmıştır. “Eleştirel Katkılar” Üzerine Eleştirel Yorumlar adlı ilk antikritik yazısında Weber, Fischer’ın “Profesör Max Weber’in ‘Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu Yazısına Eleştirel Katkılar” başlığıyla yayınlanan yazısına cevap verir. Burada, eleştirmenin kendisine Fugger ile Franklin’in bahsettiği ruhları aynı kefeye koyduğu yönünde bir eleştiri yaptığını söyler, ancak böyle bir şey yapmadığını savunur. Yine Fischer’ın yapmış olduğu bir eleştirinin aksine Reform hareketinin yalnızca kapitalizmi yaratmış olduğu tezini reddettiğini belirtir, ama bu hususta suçlandığından yakınır.

İkinci antikritik yazısını Verilen “Yanıt” Üzerine Yorumlar başlığı ile kaleme alan Weber, bu yazısında Fischer’ın vermiş olduğu yanıt niteliğindeki yazıya karşı cevaplar vermektedir. Yazısında eleştirmenin (yani Fischer’ın) hiçbir şey bilmediğini söyler. Fischer yazısında Weber’i bu hususta bir metodik düşünce ortaya koy(a)mamakla suçlar, Weber ise yazısında bu suçlamayı reddeder. Yine eleştirmenin iddia ettiği gibi, psikolojinin tarih bilimi için özel bir önem taşımadığını söyler (Fischer, tarih biliminin psikolojiyi kullanması gerektiği ve tarih bilimi için özel bir önem taşıdığı iddiasındadır) ve bunu boş bir inanç olarak niteler.

Üçüncü ve dördüncü antikritik yazılarında Prof. Rachfal’a cevap veren Weber bu yazılarını sırasıyla Kapitalizmin Ruhu Üzerine ve Kapitalizmin Ruhu Üzerine Son Söz başlıklarıyla yayınlar. Rachfal’ın tartışmasının çarpık olduğunu söyler. Çünkü o Kalvencilik ve Katoliklik ile Lutherciliği bir tutmaktadır, Weber hâlbuki bu ikisi bir olamaz der ve Rachfal’ın yanlış yaptığını söyler. Rachfal’a ithafen, kendisi ve diğer bir sosyal bilimci olan Tröltsch’ün fikirlerinin bir tutulmamasını söyler (çünkü Rachfal, Tröltsch’ün fikirleri ile Weber’inkileri bir tutarak eleştiri yapar). Ayrıca Weber, Rachfal’ın itimat ettiği ve kendisini eleştirirken alıntı yaptığı kişileri kendisinin de kullanmakta olduğunu ve (kendi) görüşlerinin bunlarla uyumlu olduğunu söyleyerek Rachfal’ı eleştirmektedir. Bunun yanı sıra Weber, Rachfal’ın kendisiyle aynı fikirleri paylaştığını söyler ve buna rağmen kendisine eleştiri yapmasına bir anlam veremediğini belirtir. Bu yazılarında, Rachfal’ın bu eleştirilerini başarısız bulmakta, okuduklarını anlamadığını söylemekte ve ‘‘eline yüzüne bulaştırdığını” ifade etmektedir. Yine Rachfal’ın eleştirilerine karşılık Protestan asketizminin (sofuluğunun) her zaman ve her yerde zorunlu olarak modern sınai kapitalizmi ortaya çıkarmayabileceğini söyler. Ayrıca Weber –yine Rachfal’ın eleştirilerine cevaben– Protestan sofuluğun çalışma ahlakının, modern sınai kapitalizmin zorunlu bir sonucu olmadığını ancak aralarında bir ilişki bulunduğunu belirtir.

Sosyoloji bilimi için en önemli figürler arasında yer alan ve bu bilimin kurucu babalarından olan Max Weber’in bu eseri, okuyucusuna Avrupa’da ortaya çıkan kapitalizmin –Weber’in deyimi ile modern sınai/endüstriyel kapitalizmin– hikâyesine dair farklı bir bakış açısı sunmaktadır. Weber, kapitalizme bu gücü veren, bu ruhu sağlayan –tabiri caizse– muharrikin, insanların dinî anlayışı olduğunu söyleyerek bizlere bu farklı bakış açısını sunmakta ve bakış açımızı genişletmemizi sağlamaktadır. Weber, bu eserinde yaptığı araştırmalar boyunca önemli tespitlerde bulunmuş ve kapitalizm ile kapitalizmin ruhu olarak adlandırdığı sofu Protestanlığın ahlakı arasındaki bağlantıları oldukça etkileyici bir şekilde gözler önüne sermiştir. Örneğin, insanların dünyaya yönelik tutumlarının, dünyaya bakış açılarının anlaşılabilmesi için, yine insanların meslek ahlaklarının da anlaşılabilmesi için din çerçevesinde bir inceleme, araştırma yapılmasının gerekli olduğu hususundaki tespiti, oldukça yerindedir. Gerçekten de, günümüzde bile bakıldığında toplumların çoğunda bu geçerlidir, diyebiliriz. Zira kültürlerin de içine işlemiş olan din, hayatın hemen hemen her alanında bireylerin davranışlarına, tutumlarına, düşüncelerine vs. az ya da çok etki etmektedir. Yine bu eserinde Weber’in oldukça ikna edici deliller (örneğin, ilk bölümde yüksek nitelikli okullara gidenlerin hangi mezhepten olduğuna dair gösterdiği oranlar) sunmakta ve tezini de böylece güçlendirmektedir. Bunların yanı sıra Weber, Protestanlığın Kalvencilik, Püritenizm gibi kollarındaki öğretiler (Tanrı’nın şanını yüceltmek, sonsuz lütfa sahip olmak vb.) ile kapitalizmin çalışma ahlakını (dolayısıyla ruhunu) oldukça güzel bir biçimde bağdaştırmakta ve dolayısıyla yine tezini daha ikna edici bir hale getirmektedir. Weber’in bu eserinde yapmış olduğu diğer önemli bir tespit de (yahut yorum da) kapitalizmin tekâmül ettikten sonra artık Protestan ahlakına ihtiyacı olmayacağını söylemesidir. Gerçekten de kapitalizm kendine yetecek (kendi ayakları üzerinde durabilecek) hale geldiğinde artık herhangi başka bir şeye (bu ister Protestan ahlakı olsun, isterse de başka bir şey) ihtiyaç duymayacak ve onu bünyesinden çıkaracak yahut kendi bünyesinde asimile edecektir. Dolayısıyla bu noktada Weber’in söylemiş oldukları oldukça yerinde ve önemlidir, diyebiliriz.

Ne var ki, Weber her ne kadar bu eseriyle bizlere farklı bir bakış açısı sunuyor olsa da, çalışmasında bir takım negatif yönler de bulunmaktadır. Bu hususa binaen ilk olarak şunu belirtmemiz gerekmektedir ki, kapitalizm ile Protestan ahlakı arasında kurmuş olduğu bağlantı yerinde bir tespit olarak görünse bile, Weber’in yaklaşımı indirgemeci bir yaklaşım olarak görünmektedir. Zira o, Protestan ahlakından, modern sınai kapitalizm olarak adlandırdığı bu sistemin yegâne sâiki gibi bahsetmekte, başka sâikler/nedenler olabileceğini ima ediyor olsa bile buna bir örnek dahi vermemektedir. Öte yandan bu eseri boyunca kapitalizm ile Protestanlık ahlakı arasında bağlantılar kurmaya, böyle bir bağlantının var olduğunu açıklamaya çalışmasına rağmen, Prof. Rachfal’a yazdıklarında –tabiri caizse– “ben öyle demedim” demeye çalışarak hem kendisi ile çelişmekte, hem de okuyucuda kafa karışıklığına sebebiyet vermektedir, diyebiliriz. Bunların yanı sıra Weber, bu eserinde sosyal dinamiklerden, coğrafi faktörlerden, yer altı sahip olunan zenginliklerinden bahsetmemekte, eğitim süreçlerini yeterince ele almamakta ve bu unsurları hesaba katmamaktadır. Yalnızca asketizme odaklanması ve bu unsurları göz ardı etmesi, esere getirilebilecek diğer bir tenkittir, diyebiliriz. Zira hâlihazırda önemli bir ticari limana sahip bir kentte ikâmet eden bir kimse yahut altın, petrol vb. önemli yer altı kaynaklarına sahip olan bir coğrafyada yaşayan kimse zaten zengin olduğundan asketizmin ahlakına ne derecede ihtiyaç duyar, bu tartışmalıdır. Kısaca, Weber’in bu eserinde nüfusa, eğitime, ekonomiye, coğrafyaya dayalı sosyolojik bir analiz yoktur diyebiliriz, ki zaten eserin bu yönü de önemli bir eksiklik oluşturmaktadır. Bu eserinde daha ziyade tarihsel bir zihniyet analizi yaptığını, bunun da pek sosyolojik olmadığını belirtebiliriz. Burada sorulması gereken bir başka soru da “Acaba kapitalizm mi Protestanlığı doğurdu? Acaba Weber olaya tersten mi baktı?” olabilir. Diğer bir deyişle “Avrupa’da kapitalistler zaten vardı, para özgür ortamı sevdiği için de Luther de bu süreci hızlandırarak Protestanlığı Katoliklikten kopardı ve böylece kapitalizme alan sağladı” diyebilir miyiz, bu tartışılması gereken bir husustur.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, sosyoloji biliminin en önemli figürleri arasında yer alan Max Weber’in bu eseri kesinlikle okumaya değerdir. Hâlihazırda bu bilim için okunması gereken temel eserler arasında sayılan bu kitap modern dünya ekonomisinin düzenine günümüzden yüzyılı aşkın bir süre öncesinden farklı bir bakış açısıyla bakmakta ve bizlere adeta “meseleye bir de bu taraftan bak” demektedir. Ayrıca eserlerinde genelde ağır, karmaşık bir dil kullanan Weber’in bu eseri nispeten daha hafif bir dil kullanımı sergilemekte ve dolayısıyla eserin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Olumlu ve olumsuz yanlarıyla bu eser, sosyoloji bilimindeki yerini korumaktadır.