378 kez görüntülendi.

Kuvve-i Kazâiyemiz Nâmına Bir Vesîle-i İbtihâc: Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye ve Ahmet Cevdet Paşa

Batıyla kurulan temasın günden güne arttığı ve bu temasın devlet yapılanmasında birtakım değişimleri kaçınılmaz hâle getirdiği bir dönemde yaşayan Ahmet Cevdet Paşa, genç yaşından itibaren bu çalkantılı dönemin önemli aktörleri arasında yer almıştır. Mustafa Reşit Paşa’nın, yapacağı düzenlemelerin şer’î yönünü aydınlatması için meşihat dairesinden bir ilim adamı talep etmesine karşılık, “arzuya muvafık olarak” Sadârete gönderildiğinde henüz yirmi dört yaşındaydı. 

Erken yaşta Mustafa Reşit Paşa gibi batılılaşma yanlısı kimselerle aynı havayı soluması, Cevdet Paşa’nın ileride icra edeceği vazifelerde tesirini gösterecek bir biçimde ufkunu genişletecekti. Bu dönemde batılılaşma düşüncesi ve sahip olduğu geleneksel birikim arasında irtibat kurmuş ve bu sentezi bir yönüyle, hazırlanışına öncülük ettiği Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye adlı eserde ortaya koymuştur.

Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, modernleşme tecrübesini yaşayan Osmanlı İmparatorluğu’nun önemli kilit taşlarından biridir ve dönemin şartlarının zorunlu kıldığı kanunlaştırma ameliyesinin başat ürünlerindendir. Böylesi yeni bir çalışmanın birtakım tenkitlerin odağında yer alması elbette kaçınılmaz olacaktı. Bu açıdan Mecelle, bir yanda Fransız Medeni Kanunu’nu yürürlüğe koymak arzusunda olan batılılaşma yanlısı zümre tarafından tarizlere maruz kalırken diğer yanda da bu zümreye muhalif addedilebilecek Şeyhülislam Hasan Fehmi Efendi ve çevresine kümelenen zevât tarafından hayli tenkide tâbi tutulmaktaydı. Birbirine muhalif kutupların farklı gerekçeler öne sürerek tenkit oklarını yönelttiği Mecelle’nin hazırlanış sürecini mercek altına almak, söz gelimi Osmanlı’nın birçok yeni tecrübeyle karşı karşıya kaldığı 19. yüzyılını anlayabilmek ve o dönemde cereyan eden tartışmaları bir açıdan görebilmek adına yararlı olacaktır.

 

Medenî Bir Kanuna Olan İhtiyaç  

Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’nin 1869 yılında hazırlanmaya başlandığı zamana gelene dek Osmanlı zaten, merkezî bir devlet yapısı meydana getirme yolunda çeşitli adımlar atmış ve etkileri uzun yıllar devam eden iki önemli ferman ilan etmişti. Artık bu sürecin gelip dayandığı nokta, zorunlu bir kanunlaştırma ameliyesine girişmek ve merkeziyetçi bir devletin ihtiyacı olan tek tip bir hukuk sistemi meydana getirmekti. 

Mecelle’nin tedvin edildiği döneme gelindiğinde tartışma odağı olan husus kanunlaştırmanın gerekip gerekmediği değil; ne tür bir kanunlaştırmanın uygulamaya konulacağı yönündeydi, denilebilir. Zira şayet Mecelle tedvin edilmeseydi, Fransa Code Civil’inin tercüme edilip “düstûrü’l-amel” kılınmasına kesin gözüyle bakılmaktadır. (Ahmet Cevdet Paşa ile alakalı kaleme aldığı eserinde Ebül’ulâ Mardin bu durumu, şeyhülislam ve çevresindeki zevâta da hayli yakınarak şöyle ifade ediyordu: “Devletin bu kadar hayatî meseleleri arasında sanki başka bir iş yokmuş gibi İmam Ebû Yusuf, İmam Züfer ihtilaflarıyla mı uğraşacaktı? Halbuki Fransa Code Civil’i tercüme edilip neşrolunmuş olsaydı bu mesele çoktan bitmiş, tarihe karışmış olacaktı.”)

Cevdet Paşa bu dönemde, Fransa Code Civil’ini tercüme edip yürürlüğe koymayı ve bu yönde bir kanunlaştırmayı savunan bir zümre karşısında fıkha dayalı bir kanun fikrini öne sürmüş ve bu doğrultuda teşekkül eden Mecelle Cemiyeti’nin reisi olarak Mecelle’nin ikmal edilip yürürlüğe girmesini sağlamıştır. 

Ebül’ulâ Mardin’e göre Cevdet Paşa’nın Mecelle Cemiyeti reisliğine gelişi, fıkıh ilmindeki ihtisası ve derinliğinden ötürü değil, memlekette Mustafa Reşit Paşa ile başlayan “kanunlaştırma” cereyanının önderlerinden sayılmasından dolayıdır. Genç yaştan itibaren yakınında yer aldığı Reşit Paşa Ahmet Cevdet Paşa’ya “kanunlaştırma aşkını” aşılamıştır. Bunun yanında Cevdet Paşa’yı Mecelle’yi hazırlamaya sevk eden en önemli âmil ise, yukarıda da ifade edildiği gibi, muhaliflerinin Fransız Medeni Kanunu’nu tercüme edip yürürlüğe koyma yönündeki talepleridir. 

Esasında muhaliflerin bu doğrultudaki talepleri, dönemin âlimlerinin fıkhın hasıraltı edilip müzelik bir ilim hâline geleceği yönünde bir kaygıyı taşımalarına sebep olmaktaydı. Âlimlerin taşıdığı bu kaygıyı Cevdet Paşa’nın Sultan Abdülhamid’e yazdığı şu arizada bir şekliyle görmek mümkün:

 “Fransa kanunlarına müracaat mecburiyetinden halâs için ilm-i fıkıhtan bir kitap yapıp tâ üss-ü esası kavânîn-i devlet olmak üzere meydana koymak efkârı… (…) Bu cihetle fukahâdan mürekkep olarak riyaset-i çakeranem tahtında olmak üzere Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye Cemiyeti ünvanile bir meclis teşkil olundu.”

 

Fıkhın Kanunlaştırılması

Hanefî fıkhının kanunlaştırılması (kodifikasyon) anlamına gelen Mecelle, hiç şüphesiz dönemin ihtiyaçları doğrultusunda hazırlanmış bir metindir. Bu durum, kanunlaştırmada esas alınan bazı görüşlerin mezhebin müftâ-bih görüşlerinden olmamasını da beraberinde getirmekteydi. Şayet bir meselede müftâ-bih görüş esas alınmamış ve farklı bir görüş tercih edilmişse Cevdet Paşa, konuyla alakalı kaleme aldığı mazbatada Cemiyet’in neden ilgili görüşü tercih ettiğini beyan ediyordu. 

Bir meselede “mezhebin zayıf imamı” (itiraz edenlerin ifadeleri bu şekilde) kabul edilen İmam Züfer’in görüşünün tercih edilmesi o dönemde bazı infiallere yol açmıştır. Bir taraftan Fransız sefirinin Âli Paşa aracılığıyla baskı yapmaya devam etmesi diğer taraftan Şeyhülislam’ın yoğun muhalefeti Cevdet Paşa’yı zaten hayli zor durumda bırakmaktaydı. Özellikle İmam Züfer’in görüşünün Mecelle’ye alınmasıyla çıkan tartışmalar müşkülleri artırıyordu. 

Bu süreçte Cevdet Paşa, İmam Züfer’in görüşünün neden tercih edildiğini ortaya koyabilmek adına kalemine sarılıyor ve birçok istidlalde bulunarak, yapılan tercihin doğruluğunu göstermeye çabalıyordu. Ancak Paşa’nın bu çabaları fayda vermemiş ve Kitabü’l-Havâle’nin mazbatası Sadâret makamına takdim edildikten sekiz gün sonra, 18 Nisan 1870 yılında görevden alınmıştır. Cevdet Paşa’nın görevden alınmasının akabinde cemiyetin başına bir başkası tayin edilmiş ve Kitabü’l-Havâle yeniden ele alınmıştır.

Mezkûr kitabı yeniden ele alanlar, esas olarak muhalefet odağı olan görüşü değiştirmeyi amaçlamaktaydılar. Ancak İmam Züfer’in görüşü dışında bir görüş tercih edildiği takdirde mesele daha da girift ve içinden çıkılamaz hâle geliyor ve bu durum cemiyetin işleyişine mâni oluyordu. Cemiyetin bir süre meseleyi halledemeyip âtıl kalmasından sonra yetkililer İmam Züfer’in görüşü dışında bir görüşün kabulü durumunda daha büyük sorunlar ortaya çıkacağını görmüş ve ilgili görüşü kabul etmek zorunda kalmışlardır. 

Burada şeyhülislamın muhalefet sebebini dikkatlere sunmakta fayda var. Şeyhülislam ve onun gibi düşünen zevâtın tenkitlerinin, esasında modern bir girişim olan Mecelle’nin “modern olması hasebiyle” doğrudan kendisine yönelik olmadığı görülüyor. Şeyhülislam, en temelde Mecelle’nin şeyhülislamlık bünyesinde değil de Adliye Nezâreti’nce hazırlanmasını itiraz gerekçesi olarak öne sürmekteydi. Yine Hasan Fehmi Efendi’ye göre Ahmet Cevdet Paşa, “hükmün asrın maslahatına uygunluğunu” kendi reyiyle tayin etmeye çalışıyor ve şeyhülislamlık makamını adeta yok sayıyordu.  

Öyle anlaşılıyor ki Mecelle’nin tedvininde çoğunlukla göz önünde bulundurulan husus, hükümlerin “maslahat-ı asra muvāfık” olmasıydı. Bu durum Cemiyet’in Sadâret makamına takdim ettiği mazbataların birçoğunda yer alan ve ilgili hükmün tercih sebebinin asrın ihtiyaçlarına uygunluğu olduğunu belirten ifadelerden anlaşılmaktadır. Yine öyle görülüyor ki hükümler ele alınırken böyle bir tutumun benimsenmesi, çeşitli zümreler tarafından doğrudan tenkit konusu edilmemekteydi. Dönemin konjonktürü bize bu durumu, kendi bağlamı içerisinde anlaşılır göstermektedir. Zira bir an önce İslam hukukundan iktibasla bir kanunname hazırlanmazsa, Fransa Code Civil’inin yürürlüğe konup “düstûru’l-amel” kılınması işten bile değildi. 

Nitekim bu tutum, sonraki yıllarda da son derece isabetli bulunmuş ve şayet Mecelle Cemiyeti istikrarlı bir şekilde çalışmalarına devam etseydi Osmanlı yargısı ve hukukunun çok daha iyiye gideceği ifade edilmiştir. Elmalılı Hamdi Yazır, 1909 yılında kaleme aldığı Mehâkim-i Şer’iyye ve Hükkâm-ı Şer’ Kanunu ve Esbâb-ı Mûcibe Mazbatası’nda “kanun-ı medenîmiz” olan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye ve Mecelle Cemiyeti hakkında şunları söylüyordu: 

“(…) bu devirler içinde yalnız Mecelle Cem’iyyet-i Celîlesi’nin eser-i himmeti olan kanûn-ı medenîmiz, kuvve-i kazâiyyemiz nâmına bir vesîle-i ibtihâc teşkil edebilirdi. Cem’iyyet-i müşârun ileyhânın idâmesiyle teşkîlât-ı adliyemizin ikmâline kadar o himmete mürâcaat olunmuş olaydı, Osmanlılar bugün pek muntazam bir kuvve-i kazâiyyeye mâlik olurlardı.”

1869-1876 yılları arasında tamamlanmış olan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, II. Meşrutiyet’ten (1908) sonra zamanın ihtiyaçlarını karşılayamaması nedeniyle tenkit edilir olmuş ve kanunların tadili ihtiyacı doğmuştur. Bu doğrultuda 1916’da kanunların tadili için Kanun-ı Medeni Komisyonu oluşturulmuş, ancak komisyon hedeflenen tadilleri gerçekleştirmede yetersiz kalmıştır. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanının, 3 Mart 1924’te Hilafetin kaldırılmasının akabinde de Mecelle’yi tadil için birtakım girişimlerde bulunulmuş ancak bu girişimlerle de beklenen çözümler üretilememiştir. Neticede 4 Ekim 1926’da İsviçre Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye yürürlükten kaldırılmıştır.

 

KAYNAKÇA

[1] Ebül’ula Mardın, Medeni Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa, Türkiye Diyanet Vakfı

Yayınları, Ankara 1996.

[2] Mehmet Âkif Aydın, “MECELLE-i AHKÂM-ı ADLİYYE”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mecelle-i-ahkam-i-adliyye (03.06.2019).

[3] Mümtazer Türköne, “Ahmet Cevdet Paşa ve Türk Modernleşmesi”, 100. Yılında Ahmet Cevdet Paşa Sempozyumu, 9-11 Haziran 1996.

[4] Beşir Gözübenli, “Türk Hukuk Tarihinde Kanunlaştırma Faaliyetleri ve Mecelle”, 100. Yılında Ahmet Cevdet Paşa Sempozyumu, 9-11 Haziran 1996.

[5] Elmalılı Hamdi Yazır, Mehâkim-i Şer’iyye ve Hükkâm-ı Şer’ Kanunu ve Esbâb-ı Mûcibe Mazbatası, içinde: Osmanlı Anayasasına Dair, haz. Asım Cüneyd Köksal, Klasik Yayınları, Birinci Baskı, Ocak 2018.

[6] Cihan Osmanoğlu Karahasanoğlu, “Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye’nin Yürürlüğe Girişi ve

Türk Hukuk Tarihi Bakımından Önemi”, OTAM (Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir