297 kez görüntülendi.

İnsan Tasavvuru Bize Ne Verir?

Felsefe tarihinde ontoloji ile epistemoloji her zaman karşılıklı bir ilişki içerisinde olmuştur. Hangisinin öncelikli olduğu ve diğerini belirlediği konusunda tartışmalar olsa da kesin olan bir şey var ki; varlık düşüncesi ile neyi bilebiliriz ya da nasıl biliriz sorularının cevabı her daim aynı ilkelerden hareketle oluşturulmuştur. Şüphesiz felsefe tarihinde birbirinden oldukça farklı ontoloji ve epistemoloji kabulleri mevcuttur ancak klasik dönem felsefe tarihine karakteristiğini veren düşüncenin düalizm olduğunu görmekteyiz. Yunan’da felsefe ortaya çıkmadan önce Hint, Babil ve Mısır gibi uygarlıklarda olduğu ve buralardan Yunan’a intikal ettiği düşünülen ruh-beden düalizmi de böyle bir ontoloji anlayışının sonucudur. Platon tarafından devralınan bu düşünce, ontolojisini madde ve idea olmak üzere ikili bir düalizm olarak inşa etmiş ve yaşanılan dünyayı değersizleştirmek pahasına maddeyi idea lehine olumsuzlamıştır. Aristoteles’te daha mutedil bir versiyonunu bulduğumuz düalizm tüm bir klasik felsefeyi karakterize edecek olan madde-suret teorisine dönüşmüştür. Bu teoriye göre bütün nesneler, kendisini oluşturan tüm imkanların bir toplamı olan madde ile onu ne ise o yapan suret yani formdan meydana gelmiştir. Dolayısıyla insan da doğal dünyanın bir parçası olarak madde ile formdan meydana gelmiştir ve onun maddesi bedeni iken onu ne ise o yapan formu ruhudur. Aslında bu ruh, düşünme gücüne sahip aklî bir varlıktır ve diğer canlı türlerinin ruhlarından farklı olarak iki katmanlı bir bilince sahiptir. Yani hayvanların ruhu da bilgi edinme imkanına sahiptir ama insan ruhu bilmekle kalmayıp bildiğinin de farkında olan bir ruhtur. İnsanın formu olan yani onu insan türü olarak diğer canlılardan ayıran insan ruhu bu ontolojik kabule göre maddenin tam karşıtı olma anlamında akıldır. İnsan, onun ruhu olan işte bu aklı kullandığı ölçüde ait olduğu türün özelliklerini ortaya çıkarmış, diğer bir ifade ile kendini gerçekleştirmiş olmaktadır. Böyle bir anlayışın doğurduğu epistemoloji ise çok daha ilgi çekicidir. Çünkü aklın en önemli fiili olan bilgi edinme işlevi oldukça metafizik bir düzlemde açıklanmaktadır. Öyle ki bilgi, insanın kendini gerçekleştirmesi için vardır ve insan bildikçe daha çok insan olmakta ve aklını kullandıkça, ruhunu maddi yönü aleyhine güçlendirmiş olmaktadır. Peki burada bahsedilen bilgi ne türlü bir bilgidir? Klasik felsefede insanlığın tüm bilgisi teorik ve pratik olmak üzere temelde iki bölüme ayrılmakta ve teorik bilginin altına bitki bilimden zoolojiye, psikolojiden matematiğe, fizikten astronomiye, mantıktan müziğe zamanın her türlü bilimsel disiplini girmektedir. Pratik bilimler de bu teorik bilimlerin bir devamı olarak ahlak, iktisat ve siyaset olmak üzere üç ana başlıkta sıralanmaktadır. Yani bilmek, bilimsel bilgiden günlük yaşam için gerekli olan bilgilere kadar oldukça geniş bir yelpazeyi kapsamakta ve temelde, insanın aklını kullanarak bu dünyadaki hayatını insanca yaşayabilmesini sağlayan bir işlev yüklenmektedir. Görüldüğü üzere bu teori insana, bilgiyi kendini gerçekleştirme için kullanma vizyonunu çizmekte ve bu işlevi yerine getirdiği ölçüde de bilgiyi değerli addetmektedir.

Aristoteles’in bu türlü bir düalizme sahip olan ontoloji ve epistemoloji anlayışı öylesine etkili olmuştur ki, nüanslarla birlikte, kendisinden sonra takipçileri tarafından daha da geliştirilecek, felsefenin İslam medeniyetine aktarılmasıyla birlikte daha mütekamil halini İbn Sina elinde alacak ve yüzyıllar boyu felsefi düşüncenin ana teorisi olma konumunu koruyarak Descartes’in elinde zirvesine ulaşacaktır. Ancak elbette düşünce tarihi yalnızca felsefi bilimlerin serencamından ibaret değildir, filozoflar cemaatinin dışında birçok farklı epistemik cemaat de var olmuştur. Mesela İslam medeniyeti döneminde henüz felsefi çeviriler yapılmadan oluşan ve felsefe aktarıldıktan sonra da güçlü bir şekilde varlığını devam ettirerek filozofların en çetin rakiplerinden biri olmuş olan İslam kelamcıları bu noktada güzel bir temsil olmaktadır. Onlar bahsi geçen madde-suret ayrımına dayalı ontolojiyi –mümkün olabileceğini söyleyen son dönem bazı kelamcılar hariç- hiçbir zaman kabul etmemiş ve kendilerine özgü atomcu bir varlık anlayışını benimsemişlerdir. Buna bağlı olarak da filozoflardan farklı, imkan teorisine dayalı bir ontoloji ve epistemoloji geliştirmişlerdir. Ancak onların bu tavrı bizim için tam da “klasik felsefenin ötesinde tüm bir klasik düşünceyi karakterize eden anlayışın düalizm olduğu” iddiamız açısından önemlidir. Kelamcılar üzerinden böyle bir iddiayı ortaya atabiliyoruz çünkü onlar felsefi düşüncenin ana rakiplerinden biriydi ve klasik düşünceyi oluşturan en önemli akımlardan birini teşkil ediyordu. Onlar evrendeki her şeyin maddeyi oluşturan atomlardan meydana geldiğini iddia etmiş ve aslında tam olarak materyalist bir düşünce geliştirmişlerdir. Yine de insanın bir ruhu olduğunu kabul etmiş ama bu ruhun da evrendeki tüm diğer varlıklar gibi atomlardan meydana geldiğini yani cisimsel bir yapıda olduğunu iddia etmişlerdir. Ancak onlara göre bu ruhu oluşturan atomlar öylesine seyrek bir yapıdaydı ki, hava maddesine benzer şekilde, beş duyumuza konu olamıyordu. Buradan bakıldığı zaman onların insanı tamamıyla maddesel bir varlık olarak gördükleri ve filozofların iddialarının aksine insanın soyut bir yönü olmadığını iddia ettikleri düşünülebilir. Ancak teorilerine daha yakından bakacak olursak onların da bir tür düalizmi kabul ettiklerini görürüz. Çünkü maddi de olsa bir ruh anlayışına sahiptiler ve daha da önemlisi, özellikle erken dönem kelamcılarının, bu ruhun bilgilenme sürecinde ona yükledikleri güç ve işlevler, filozofların kendi soyut ruhlarının bilgilenme sürecine yükledikleri güç ve işlevlerle neredeyse aynıydı. Bu durum bize gösteriyor ki, birbirinden bağımsız ve hatta zamanla zıt hale gelmiş olsa bile klasik döneme ait önemli düşünce akımları bir şekilde düalist bir anlayışa sahiptiler ve insan ile bilgiyi konumlandırdıkları yerler açısından oldukça benzemekteydiler.

Yazımızın sınırlarının izin verdiği kadarıyla ayrıntılarına girmeden tasvir etmeye çalıştığımız bu düalist anlayışların bizim açımızdan asıl önemli yönü daha önce de kısaca değindiğimiz gibi, ortaya çıkardığı bilgi anlayışıdır. Bazı noktalarda birbirlerinden farklılaşsalar da temelde düalist bir insan anlayışına sahip olan ve klasik dünyaya rengini veren düşünce akımları için bilgi, insanı insan yaptığı için ve insanı insan yaptığı ölçüde değerliydi. Bilim yapmak aklı işlevselleştirip güçlendirdiği ve insanın kendini gerçekleştirmesine imkan verdiği için; hayatı düzenleyen pratik bilgilere sahip olmak da bireysel, sosyal ve siyasal düzeyde insani ilişkilerin düzenlenmesini sağlayarak medeni bir yaşam kurmaya imkan verdiği için önemliydi.
Ancak insanlığın anlayışı hep böyle devam etmedi. Modern dönem diye adlandırdığımız zaman diliminde birçok şey değişti. Bilgideki bu bütüncül anlayış parçalandı, insanlığın bilim yapma anlayışı değişti ve klasik düşünceye ait birçok teori ve yöntem terk edilmek zorunda kalındı. Yeni bilim artık eski dünyaya ait olan madde-suret teorisini kullanamaz hale geldi ve yeni bir ontoloji geliştirdi. Pek tabii buna bağlı olarak da yeni bir epistemoloji gelişti. Artık bilimsel inceleme düalist bir anlayış ile yapılmıyordu çünkü yeni bilimsel cemaat eski anlayıştaki gibi nesnenin maddi ve formel bir yanının olduğu kabulünden vazgeçmiş ve nesnelerin yalnızca maddi bir yönünün bulunduğunda karar kılmıştı. Bu da yeni bilim yapma anlayışını nesnelerin sadece maddi nedenlerini araştırma olarak ortaya çıkardı. Elbette insanın ne olduğuna dair kabul de bu gelişmelerden payını aldı ve nesnelerin formu olmayıp yalnızca maddeleri olduğu gibi insanın kendi formu olan ruhu da artık yoktu. İnsanın tüm bilgilenme süreci eski düalist anlayıştaki gibi bedene müteallik bir ruh ile değil, insanı meydana getiren tek şey olduğu kabul edilen maddi bedeni ile meydana geliyordu. Artık ruh olmadığına göre, bilgi de niçin onu yetkinleştirmek için var olsundu? Modern dönemde bilgiye biçilen değer de bu yeni anlayış ile paralel olarak değişti ve artık bilgi insanın kendini gerçekleştirmesine yardım ettiği için değil; sosyal ve siyasal güç sağladığı veya ekonomik bir değere dönüşebildiği ölçüde değerliydi.

Peki bu karşılaştırmayı yapmak niçin önemlidir? Öyle görünüyor ki ontoloji ve epistemoloji anlayışlarının doğurduğu insan tasavvuru ne ise, ona binaen bilgiye biçilen değer, yüklenen işlev de o yönde olmaktadır. İnsanın metafizik bir yönü kabul edilmediği takdirde bilginin de metafiziksel bir işlevinin olmadığı kabul edilmek zorunda kalınmakta ve bilginin işlevi yalnızca bireysel, sosyal ya da siyasal düzlemdeki işlevselliği ile ölçülmektedir. Bu durum da bilgiyi manipüle edilmeye çok daha açık hale getirmektedir. Mesela modern dünya devletlerinin bilimi siyasi güç ve çıkarlar adına kullanabilmesi, teknolojinin zaman zaman etik tartışmalara yol açacak kadar sınır tanımaz olabilmesi işbu yeni anlayışın doğurduğu sonuçlardan bazılarıdır. İşte bu yüzden öyle görünüyor ki, felsefenin hala insanlık için yapabileceği bir şeyler varsa bunlardan ilki bilgiye ve bilime iade-i itibar için yeni bir insan tasavvurunun mümkün olup olmadığını araştırmak olmalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir