212 kez görüntülendi.

İçimizdeki Özü Yazılımına Uygun Kullanmak: Fıtrat

Günümüzün en büyük sorunlarından biri, kuşkusuz bir manasızlık deryasında boğulup hayatı anlamsız şekilde yaşamaktır. Çoğu şeyi maddiyatla kolayca elde edebilen insanlar, güçleri her şeye yettiği halde neden hala mutsuzlar? Veya çok nitelikli bir üniversitede okuyan, geleceğini daha erken bir yaşta belki de garanti altına alan ve maddi açıdan hiçbir sıkıntısı olmayan bir öğrenci neden hâlâ “Her şeye sahibim ama bu beni tatmin etmiyor” deme ihtiyacı hissediyor? Bunun sebebini şöyle açıklayabiliriz: İçlerine kodlanmış olan özü doğru şekilde kullanamıyorlar ve ona virüs bulaştırıyorlar. Kendilerini doğaya uydurmaları gerekirken doğayı kendilerine uyduruyorlar ve içlerine nakşedilmiş olan öze aykırı davranıyorlar. Bundan dolayı da içlerinde bir eksiklik hissediyorlar. Peki nedir bu öz? Bu öz, yaratılışımızın ruhani boyutu olan fıtrattır.

Fıtrat kelimesi “yarmak, ikiye yarmak; yaratmak, icat etmek” manalarına gelen فطر kökünden isim olup “yaratılış, belli yetenek ve yatkınlığa sahip oluş” anlamında kullanılır. فاطر ismi ise bir çekirdeği- özü yaratan ve onun içindeki dizaynın görünmesini (varlık alemine çıkmasını) sağlayan, Allah’ın sıfatlarından biridir. Bu sıfat Kur’an’da altı yerde geçer: En’am 14, Yusuf 101, İbrahim 10, Fatır 1, Zümer 46, Şura 11.

Fatır olan Allah, insanı bir fıtrata sahip kılmıştır. Nitekim Yüce Allah Rum suresi 30. ayette bunu şöyle dile getirmiştir: “Sen yüzünü dosdoğru bu dine, Allah’ın yarattıklarında geçerli kanununa (fıtrata) çevir. O, insanları da ona göre yaratmıştır. Allah’ın yarattığının yerini tutacak bir şey yoktur. İşte sağlam din bu dindir. Ama insanların çoğu bunu bilmezler.”

Yukarıdaki ayetten hareketle bazı alimler fıtratı farklı biçimlerde tanımlamışlardır.

Râgıb İsfehânî, Allah’ın insana yerleştirdiği bilme yeteneği olarak tanımlar. Bu yeteneğin en birincil niteliğinin Allah’ı bilmek olduğunu söyler, bunu desteklemek için de Zuhruf suresinin 87. ayetini delil olarak kullanır: “Kendilerini kimin yarattığını sorsan, Allah diyeceklerdir.”

Subkî, insanın dini kabul etmesini sağlayan selim tabiatı olarak tanımlamakta ve İslam âlimlerinin ağırlıklı görüşünün de bu doğrultuda olduğunu ifade etmektedir.

Kurtubî ise hakikate yatkınlık ve hak olanı benimseme eğilimi olarak yorumlar.

İmam A’zam Ebû Hanîfe de fıtratı Kur’an’da anahtar terimlerden biri durumundaki mîsâk ile birlikte ele almaktadır: “Allah, Âdem’in neslini, sulbünden insan şeklinde çıkarmış, onlara akıl vermiş, hitap etmiş, imanı emredip küfrü yasaklamıştır. Onlar da O’nun Rab olduğunu ikrar etmişlerdir. Bu, onların imanıdır. İşte onlar bu fıtrat üzerine doğarlar. Bundan sonra küfre sapan bu fıtratı değiştirip bozmuş olur. İman ve tasdik eden ise fıtratında sebat göstermiş olur.”

Dolayısıyla fıtrat, içimizdeki Yüce Allah’ı tek ilah olarak kabul etme eğilimidir. Hristiyanlığın dediği gibi insanoğlu doğuştan günahkar, kötü veya kusurlu değildir; aksine iyidir, iyiye ve güzele meyyaldir ve bununla beraber Allah’ı tanımaya ve bilmeye yatkın olup bunun için gerekli donanımlarla yaratılmıştır.

Yüce Allah yukarıdaki ayette (Rum-30) din ile fıtratı eşitlemiştir. Bundan dolayı Kur’an’da anlatılan şeyler fıtratla asla çelişmez, aksine her zaman uyum halindedir. İnsanoğlunun hidayeti fıtratıdır. Fıtrata dönmek dine dönmektir. Nitekim Hz. Peygamber’in şu sözü de buna delildir: كل مولود يولد على    فطرة الإسلام (Her doğan, İslam fıtratı üzerine doğar.)

Şayet din, fıtratla uyumlu olursa insan kendisiyle barışık olur ve kendisine yabancılaşmaz. Böylece hayatındaki manasızlıktan kurtulup, kendini bilir dolayısıyla Rabbini de bilir ve O’nunla barışık olur. Bununla beraber sorumluluğunu da bilip yerine getirmeye çalışır ki bu, ebedi mutluluğun garantisidir.

Peki fıtrat doğuştan gelen bir özellik olduğu ve her insanda bulunduğu halde neden insanların çoğu bundan habersiz olup aykırı davranışlar sergilemektedir? Bunun cevabını şöyle verebiliriz: Fıtrat tefekkürle ortaya çıkar. Çünkü yaratılışımızın amacı bir imtihandır.

Amaçsız yaşayamaz insan. Az veya çok, birtakım hedefler koyar kendisine. Fakat çoğu zaman çevresel faktörlerin etkisinde kalıp bu hedefleri sorgulamaz. “Varlığımın bir amacı var mı?” diye de sorgulamaz.  Bundan dolayı aileden, arkadaştan, çevreden veya kültürden gelen birtakım otoriteler insanı bazen kendisinden, özünden yani fıtratından uzaklaştırabilir. Bu sebeple insan içindeki özün üzerini örtmüş olur ki buna da vahiy küfür der. Ancak insan vahyin kapısını aralayıp da aklını kullanarak içindeki güneşi bir kez yakaladığı zaman, harici etkilerle sarılmış olduğu kabuktan sıyrılıp özüne dönme fırsatı bulabilecektir. Bu nedenle insan fıtratı; irade, akıl ve vicdanın olduğu bir fıtrattır.

Fecr suresi 5. ayette aklını kullananlar için ذي الحجر ifadesi kullanılmıştır. Aslı “taş” olan hicr kelimesi burada “doğru olmayanı reddetmek” anlamını ifade eder. Zira tenkit etme ve kendini muhasebeye çekme, aklın doğasında vardır. Bundan dolayı da insanoğluna düşen, Hucurat suresi 7. ayete göre, tercihini takvadan yana kullanıp; inkarı, fasıklığı ve isyanı çirkin görmek olmalıdır. Nitekim takva, ruhun ve sosyal ilişkilerin gıdasıdır. Keza özümüzde zaten iyiye, güzele ve hak olana yönelim mevcuttur.  Nurettin Topçu’nun da ifade ettiği gibi: “Gerçek hürriyete sahip insan, görülüyor ki, birçok hareketleri yapma iktidarından sıyrılmış, kendini kurtarabilmiş insandır. Her şeyi yapabilen bir şaki, her türlü suçu işlemeye kabiliyetli bir psikopat hür değildir. Bilakis pek çok hareketleri yapma kudretsizliğine irade ile sahip olan kimse hür olabilir. Zira hür olan iradede iki kuvvet hakimdir: Biri harekete geçme kuvveti, öbürü yasak edici kuvvet.”

Fakat burada şöyle bir durum da söz konusudur: Gayrimüslim olup da fıtrata uygun davranışlar sergileyenler var olduğu gibi, Müslüman olup da fıtrata küfredenler de mevcuttur. Zira günümüzde sabreden, söz verdiği yere vaktinde gelen, doğaya ve insana saygılı olan, haksızlık karşısında susmayan, iyiliği emredip kötülükten sakındıran vicdanlı gayrimüslim kimseleri görebileceğimiz gibi bu özelliklere sahip olmayan ve sadece beş vakit namaz kıldığının görüntüsüyle fıtrata uygun örnek bir Müslüman tip teşkil ettiğinin iddiasında bulunanları da görürüz. Yani aslında bahsedilen gayrimüslim, içindeki iyiye yönelip olması gereken bir Müslüman gibi davranıyordur fakat bunun farkında değildir.

Dolayısıyla, toplum halinde yaşadığımız şu dünyada, çevremize zarar vermeyip, doğayla uyumlu bir şekilde, güzel yönelimlerimizi ortaya çıkararak yaşamaya çalışmak ve iletişimde olduğumuz insanların ve Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmak kuşkusuz fıtratımıza en uygun şekilde yaşamak olacaktır.

Kaynakça

[1] FITRAT- TDV İslam Ansiklopedisi

[2] https://www.youtube.com/watch?v=6_HxUNhWLq4

[3] DÜZGÜN, Şaban Ali, “ İnsanın Doğası (Fıtratı) Ve Özgürlüğü Üzerine”, Kelam Araştırmaları Dergisi, 2016, cilt14 sayı2, syf.322-342

[4] Taslaman, C. (2017), Fıtrat Delilleri, İstanbul: İstanbul Yayınevi

[5] Topçu, N. (2019), Var Olmak, İstanbul: Dergah Yayınları

[6] Dorman, E. (2011), İnsanlar Uyurlar Ölünce Uyanırlar, İstanbul: İstanbul Yayınevi

[7] Bayraklı, B. (2015), Vahyin Hedeflediği Toplum, İstanbul: Düşün Yayınları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir