328 kez görüntülendi.

Filistin Kurtuluş Örgütü ve Yaşadığı Eksen Değişikliği

Filistin mücadelesi dediğimizde üzerinde en çok durulması gereken konulardan biri hiç şüphesiz Filistin Kurtuluş Örgütü’dür. Mücadelenin dünü, bugünü ve yarınına baktığımızda FKÖ’nün doğru analiz edilmesi, Filistin’in dinamiklerine dair doğru çözümlemeler yapılmasına sebep olacaktır. Günümüzde yapılan en büyük yanlışlardan biri de hem FKÖ’yü, hem de onun gerek halk gerek dünya kamuoyunda bulduğu karşılığı doğru yorumlayamamaktır.

Halk nezdinde geçmişten gelen güçlü bağlara sahip olan FKÖ, Filistin piramidinde en üst basamaktan en alt basamağa kadar etkisini göstermektedir. Bu yazımdaysa kuruluş amacı olarak “bağımsız bir Filistin Devleti”ni temel prensip olarak belirleyen ve silahlı milis güçler olarak harekete geçen FKÖ’nün, zaman içerisinde bu olgulardan nasıl sıyrıldığını ve Filistin mücadelesinde onu söz sahibi yapan diplomasiye geçiş sürecini konuşacağız.

Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesi ile doğal olmayan yollarla siyasi ve toplumsal yapısı şekillendirilen Filistin Devleti, İbn Haldun’un üzerinde durduğu “Coğrafya kaderdir” tezini en bariz biçimde bizlere sunmuştur. Müslümanlar için büyük anlam ifade etmesinin yanında diğer dinler için de jeopolitik olarak kritik olan bu coğrafya, son yüzyılı itibariyle bu hesaplaşmanın yaşandığı bir çatışma bölgesi haline gelmiştir.

Yahudilerin göçleri ve İngiliz Mandası’nın yönetimi ele almasıyla birlikte, Filistin halkı aidiyet kurduğu topraklarda ikincil unsura dönüştürülmek istenmiştir. Daha önce Osmanlı’nın himayesinde uzun yıllar boyunca savaş tecrübesinden oldukça uzak olan bu topluluk, Yahudi göçlerine hazırlıksız yakalanmış ve mücadelenin ilk yıllarında tamamen dağınık ve sistemsiz bir biçimde eylemlerini sürdürmüştür. Kitlesel anlamda hareket etmeleri ilk defa Kudüs Müftüsü Hacı Emin el Hüseyni döneminde yaşanmıştır. 1920 senesinde Müftü’nün başını çektiği ayaklanmada çok sayıda insan hayatını kaybetmiştir. Bu olaydan sonra Müftü on sene hapis cezasına çarptırılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda farklı cephelerde mücadele eden Yahudiler, buradan edindikleri savaş tecrübesi ile Batı’nın desteğini birleştirince 1920’li seneler süresince Filistin’e saldırıların dozajını arttırmıştır.

Irgun, Stern, Haganah gibi çete örgütlerince eylemlerde bulunan Yahudilere karşı Filistinliler de kendi silahlı örgütlerini kurmaya çalışmıştır. Ama kurmaya çalıştıkları örgütlerin hepsi gerekli tepkiyi oluşturamamıştır. Bunun farklı sebeplerine değinmemiz gerekse de istenilen lojistik desteği arkalarına alamamaları en büyük gerekçe olarak gösterilebilir. Bu örgütlerin içerisinde yalnızca İzzeddin Kassam’ın başını çektiği “Kassam Tugayları” süreklilik sağlayabilmiştir.

Suriyeli bir âlim olan İzzeddin Kassam bütün mal varlığını harcayarak 10 sene boyunca farklı noktalarda askeri gruplar oluşturmuştur. 10 sene boyunca ciddi bir çalışma yürüten İzzeddin Kassam’ın hareketi meyvesini 1936’da vermiştir. Filistin’in farklı noktalarında her gün ortalama 50 adet eylem yapılmasıyla İngilizlere karşı ciddi bir başkaldırı olmuştur. Bunun üzerine İngiliz Devleti olağanüstü hâl ilan etmiş ve bunu takip eden zamanda “Beyaz Belge”yi yayımlamıştır. Yayımlanan bu belgeye göre İngilizler 10 sene içerisinde Filistinlilere bir devlet vaadinde bulunmuş ve beş sene boyunca Yahudi göçünü durdurduğunu açıklamıştır.

Bu yıllarda patlak veren İkinci Dünya Savaşı ise mücadelenin seyrini ciddi anlamda değiştirmiştir. Sistematik ve bilinçli bir şekilde insan öldürmenin en acı hallerinden biri olan Holokost’u yaşayan Yahudilerin konumu uluslararası sistemde değişmiş ve bu topraklara göçlerinde kendilerince bir meşru dayanak noktası sağlamıştır. Batıysa bu olaydan sonra adeta bir günah çıkartması gibi seferberlik içinde İsrail’in menfaatleri doğrultusunda politika izlemiştir.

Soğuk Savaş’ın da etkisini hissettirmesiyle arkasında ABD ve Avrupa’nın desteğini alan Yahudilere karşı Filistinlilerin elinde tek dayanak noktası kalmıştır. Madalyonun öbür yüzü olan Sosyalist Sovyet bloğu, Filistinliler için bir tercihten ziyade icbari bir kabulleniş olmuştur. Bu eğilim de kuşkusuz FKÖ’ye giden yolda önemli bir etken olmuştur.

İsrail Devleti’nin kurulması mücadeleye daha farklı devletlerin de dâhil olmasına sebep olmuştur. Bir önceki yazıda da belirttiğim şekilde, İsrail’in kuruluş süreci Müslüman Arap Devletleri için kabul edilemez bir durum gibi lanse edilmiştir. Çıkan Arap-İsrail savaşı Filistin mücadelesi için yeni bir dönemin kapısını aralamıştır. “Nakba” yani “felaket” denilen hadise ile beraber Filistinli insanlar çevre Arap Devletleri ağırlıkta olmak üzere dünyanın farklı noktalarına göç etmek zorunda kalmıştır.

Göçlerin getirdiği tabii bir sonuç olarak mücadele artık bu topraklardan çıkmış ve farklı noktalardan devam ettirilme zorunluluğu getirmiştir. İleriki zamanlarda daha detaylıca işleyeceğimiz fenomen şahsiyetlerden biri olan Hacı Emin el-Hüseyni, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın mağlup olması sebebiyle ve Arap Birliği tarafından gerekli desteği sağlayamadığı için Filistinliler üzerindeki etkisi gün geçtikçe azalmıştır.

Arap-İsrail savaşının hemen ardından yerel ölçekte mücadele grupları kurulmuştur. Yenilginin şokunu üstünden atamayan Filistinliler için hızlı bir toparlanma gerekmekteydi. Topyekün tüm imkanlarını seferber ederek 1952’den sonra yeniden operasyonlara başlamıştır. Dönüm noktalarından biri de 1953 senesinde kurulan “Fedaiyyun” örgütü olmuştur. Gazze ve Batı Şeria kaynaklı operasyonlar yürüten bu örgüt İsrail’e ciddi kayıplar yaşatmıştır. İsrail ise bu eylemlere gerek aynı topraklarda gerekse farklı topraklarda misilleme olarak ağır cevap vermiştir ve çok sayıda sivil katliamlar yaşanmıştır. Artık daha profesyonel olmaları gerektiğini anlayan Filistinliler, yaşanan katliamlarda Arap Devletlerinin keyfi tutumlarına da maruz kalınca mücadelenin dışarıdan yardımlarla yürütülmesinin zor olduğu kanaatine varmıştır ve bu durum artık zihinlerde daha belirgin şekilde yer bulmuştur.

Mücadelenin farklı kanallardan yürütülmesi, aynı zamanda her biri ayrı olarak Filistin meselesini elinde tutabilecekleri büyük bir koz olarak gören Arap Devletleri için fırsat olmuştur. Mısır bu ülkeler arasında başı çekenlerden biridir. Bünyesinde el-Ezher gibi kurumları bulunduran Mısır, bu vesileyle aydın diye nitelendirebileceğiz Filistinliler için önemli bir durak olmuştur. Pan Arabizm’in fikir babası olan ve Araplar arasında bir fenomene dönüşen Cemal Abdünnâsır’ın başa geçmesiyle Filistinliler için eski günler geride kalacaktır.

Hür Subaylar grubunun başını çeken Nâsır, darbe yaparken beraber çalıştığı grupları kendisine tehdit oluşturduğu iddiası ile toplu bir şekilde engelleme hareketine girmiştir. Nâsır, kimi grupları hapse attırmış kimi grupları ise belirli şartlar altında ülkesinden tasfiye etmiştir. Tasfiye edilen bu kimseler arasında Filistin mücadelesini şekillendirecek olan Hamas ve Fetih hareketlerinin liderliklerini üstlenecek olan Ahmed Yasin ve Yaser Arafat da bulunmaktadır.

Mısır’da bulunduğu sırada İhvan ve Abdünnâsır ile yakın ilişkiler içinde bulunan Arafat, buradan kaçıp Kuveyt’e yerleştikten sonra İnşaat fakültesine başlamış ve kısa adıyla El-Fetih olarak bilinen Filistin Ulusal Kurtuluş Örgütünü kurmuştur. Arap Birliği’nin tutumları ve Nakba’nın getirdiği şartlar ile birlikte birçok örgüt daha kurulmuştur. Menfaatlerin ve politikaların çok kısa sürede değişebildiği bu coğrafyada birçok kulvardan yürütülmeye başlanan direniş, Arap liderlerinde onlar üzerindeki tasarrufunda bir değişikliğe yol açmıştır.

1960’ların ortalarına doğru Abdunnâsır’ın çabasıyla Kahire’de yapılan ilk Arap Zirvesi, dağınık vaziyette bulunan bu direniş örgütlerini tek bir çatı altında toplamaya çalışmıştır. Bunu yaparken de hepsini merkezi bir yönlendirmeye tâbi tutmaya çalışmıştır. Daha önceden Arap Birliği’nin Filistin temsilcisi olarak atanan Ahmet Şûkayri, bu karara dayanarak yaptığı temasların sonucunda Kudüs’te Filistinlilerle Arap temsilcilerin oluşturduğu 424 üyeli Filistin Milli Kongresi toplandı; böylece Şûkayri’nin başkan seçildiği Filistin Kurtuluş Örgütü resmen kurulmuş oldu. Ancak kuruluş biçimi olarak Arap Devletlerinin, özelde de Nâsır’ın güdümünde kurulan FKÖ, 1967 savaşına kadar bu hüviyetini devam ettirmiş ve müstakil bir örgüt olarak çalışamamıştır.

Altı Gün savaşlarından sonra İsrail’in, Arap devletlerinin güdümünde kalan son Filistin topraklarını da ele geçirmesiyle Filistinli örgütlerde mücadeleyi daha bağımsız yürütme ve kurumsallaşma ihtiyacı doğmuştur. Eskiye nazaran daha fazla milli ölçekte çalışan gruplar oluşmuştur. Mücadelenin kendi elleriyle yürütülmesi fikrinin artık iyice yerleştiği bu gruplar, bunu yaparken geçmişten medet ummuşlardır. Böylelikle artık yerel bazda çalışan ve birilerinin güdümünde olmaktan çıkıp, daha milli ve küresel ölçekte de daha meşru bir hale gelmiştir.

FKÖ bu atılımı yaparken, kuruluşu 1950’lerin başlarına kadar giden grupların hâkimiyetine geçmişti. Tam bu noktada kuşkusuz başa geçecek en ideal grup El-Fetih’di. FKÖ’nün kongrelerine ciddi sayıda delege ile katılan Fetih oyların yarısına yakınını almıştı. Artık Arap Devletleri nazarında eski itibarını kaybeden Şûkayri koltuğunu geçici olarak Yahya Ammude’ye bırakmış, o da çok kısa bir süre sonra Fetih hareketinin kuruculuğunu Yaser Arafat’a devretmiştir.

67 savaşından sonra beş kongre gerçekleştiren FKÖ, bu kongrelerle beraber çatısı altında dağılmış vaziyette olan örgütleri bir araya toplamıştır. Yahya Ammude’nin geçici süreliğine başkanlığı yürüttüğü döneme denk gelen 4. Kongre’de, daha önce ana hatları kısmen belirlenmiş olan Filistin Milli Misâkı, özellikle “Filistin’in kurtuluşunun yegâne yolu silahlı mücadeledir” maddesi de eklenerek tamamlanıp onaylandı. Hem diğer örgütleri çatısı altında toplayıp şemsiye görevi görmesi hem de silahlı mücadelenin tek yol olarak belirlenmesini düşündüğümüzde bu örgütlerin arasından neden El-Fetih’in sıyrılıp yükseldiğini daha iyi anlayacağız.

1950’li yılların sonunda kurulan El Fetih, Yaser Arafat ve birkaç yakın arkadaşı ile beraber kurulmuştu. Mısır’da kaldığı sürede İhvan ile de yakın ilişkiler içinde olan Arafat, diğer marksist ve sol görüşlü Filistinli örgütlerden ziyade çok daha ılımlı bir tablo çizmiştir. Siyasi olarak ise her ne kadar bağımsız bir mücadele taraftarı olsa da Nâsır ile olan ilişkileri, onun FKÖ’nün başına geçmesinde etkili olmuştur. Milli duyguların ön planda olduğu Fetih grubu, 1965’ten itibaren silahlı harekete geçti ve ilk eylem olarak Ürdün Nehri’ni geçip İsrail su şebekelerine saldırdı. Bu olaydan sonra popülaritesi iyice artan El-Fetih grubuna katılımlar artmıştır.

FKÖ yaşam alanı olarak kendisine kucak açan Suriye’yi seçmişti. Özellikle İsrail’le karşı karşıya gelmekten çekinen Mısır’a karşı bir kışkırtmada bulunup savaşa sokmak ve onlara karşı bir üstünlük sağlamak amacıyla Baas Rejimi’nin bu hamlesini akıllıca değerlendirmekte fayda var.

Mısır, Süveyş meselesinden ötürü İsrail’le karşı karşıya gelince FKÖ’ye daha rahat hareket edebilmek için fırsat doğmuştu. Bu rahatlıktan faydalanan FKÖ, farklı farklı cephelerde İsrail’e kayıplar verdirtmişti. İsrail aynı anda hem Mısır’a karşı hem de diğer organize gruplara karşı mücadele edemeyeceğini anladığı anda devreye her zaman olduğu gibi koruyuculuğunu üstlenen ABD girmiştir.

“Rogers Planı”nı devreye sokan ABD, Arap devletlerinin İsrail ile ateşkes imzalamasını sağlayıp dikkatlerini Filistinli grupların tasfiyesine vermesini sağlamıştır. Bu bağlamda gerçekleşen ilk tasfiye hareketi 1970’de Ürdün’de “Kara Eylül Katliamı”yla başlayıp, 1976’da Suriye ordusu ve Hristiyan milisler tarafından gerçekleştirilen Tell ez-Za’tar katliamına dek uzanır. Tasfiye hareketlerinin zamanlamasına baktığımızdaysa bizi çok daha acı bir tablo beklemektedir.

Filistinliler, İsrail tarafından topraklarından sürülene dek Araplar arasında okuma yazması en yüksek olan topluluktu. Civar ülkelere dağılan aydın kitle kaldıkları yerden devam edercesine faaliyetlerine sürdürmüştür. Özellikle Lübnan’da bu faaliyetler ağırlığını oldukça hissettirmiştir. Lübnan’da siyasi özgürlüklerden faydalanıp hatırı sayılır derecede güçlenen bu gruplar, bir örgütün kurumsal anlamda nasıl güçlenebileceği dersini de dünyaya vermiştir. Tüm bunları bir araya getirince tabii olarak Filistinliler, Araplar için İsrail’den daha fazla çekindikleri bir hale bürünmüştür.

Tüm bu gelişmeler FKÖ’yü Filistin’de, Arap Devletleri’nde kısaca Filistinlilerin yaşadığı her yerde tek ışık kaynağı olmaya yöneltmiştir. Konum, ideoloji, kültür farklılıklarına rağmen FKÖ tüm halkı tek vücut biçimde temsil düzeyine ulaşmıştı. Yola çıkarken silahlı mücadeleyi tek çözüm yolu olarak gören FKÖ, kendilerinin de tahmin etmediği ulusal bir güce ulaşınca bu gücün nasıl konsolide edileceği sorusu kafalarında soru işaretleri yarattı. Askeri güç her ne kadar çok önemli bir koz olarak ellerinde bulunsa da, bağımsız bir Filistin Devleti için siyaset ve diplomasi olmazsa olmaz bir hâl almıştı. Bu düşünce büyük bir kesim tarafından takdir ve sempati toplasa da kendi içlerinde ve dışlarındaki birtakım gruplar tarafından eleştiri ile karşılanmıştı.

FKÖ’nün geldiği nokta sadece İsrail’i değil ABD’yi de oldukça tedirgin etmekteydi. ABD, Yaser Arafat ile diplomatik temaslar sağlayarak onu kendi tarafına çekmeye başladı. Bu zamana kadar her seferinde Arap devletler tarafından yoluna set çekilen Yaser Arafat, ABD’nin barış ve bağımsız Filistin devleti vaatleri karşısında keskin bir çizgi değişikliğine gitmiştir.

ABD, Arafat’a baskı yaparak onun silah ile hareket eden Filistinlilere karşı tavır almasını ve bu tavrını dünyaya duyurmasını istemiştir. Önce BM kürsüsünde barış yanlısı olduğunu dile getiren Arafat, bunu takip eden günlerde silahla mücadele eden Filistinlilerin bu tavrından acilen dönmesini istemiştir. Arafat’ın uzlaşma yanlısı tavrı onu ve örgütünü Filistin mücadelesinde tek söz sahibi kılmıştır. FKÖ’nün değişen bu çizgisi daha sonra Filistinliler tarafından “Felaketlerin Annesi” olarak dillendirilen Oslo Anlaşması’nın yolunu açmıştır.

Eksiğiyle, fazlasıyla; doğrusuyla, yanlışıyla tarih ileride daha net aydınlatacaktır. Şüphe götürmeyen bir gerçek varsa, o da başlangıçta tek yol olarak silahlı mücadeleyi benimseyen ve Filistinlileri tek bir tarafta konsolide etmeyi başaran FKÖ’nün eksen değişikliğine gitmesi Filistin-İsrail meselesinin her zaman en odak meselelerinden biri olarak karşımıza çıkacağıdır.

 

Kaynakça

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir