572 kez görüntülendi.

Burak Duvarı Olaylarına Giden Süreç ve Yaşanan Dönüşüm

Aynı realiteye yüklenen farklı anlamlar Filistin-İsrail mücadelesi için en belirleyici unsur olmuştur. Tarafların birbirlerinden ayrı planlarının olması, en küçük bir kıvılcımı bile büyük bir yangına dönüştürme ihtimalini barındırmıştır. Osmanlı Devleti’nin himayesinde yüzyıllar boyunca bir çınar ağacının gölgesinde serinleyen bu topraklar, imparatorluğun parçalanmasıyla beraber eski günlerini bir kenara bırakmış ve çatışma bölgesine dönüşmüştür. Bu dönüşüm tabii olarak bir anda gerçekleşmedi. İmparatorluğun güç kaybetmesi ve emperyal devletlerin -uzun yüzyıllar süren oryantalist çalışmalarının da etkisiyle- bu coğrafyaya yönelimleri bu değişimin esaslarını oluşturur. Bu yazımda mücadelenin varlığının ve realitesinin artık herkes için bariz bir hakikat kabul edildiği, hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağına ait kanının, zihinlerde katı bir şekilde sübût bulduğu “Burak Duvarı Olayları” üzerine bir inceleme yapacağım. Burak Duvarı’nda yaşanan olaylar iki taraf için de mücadele yönteminden, izlenilmeye çalışılan siyasete; İngiliz Mandasına olan tepkilerden, ideolojik iç dinamiklere kadar ciddi bir dönüm noktası olmuştur. Bu sebeple sadece yaşanan olaylar değil, öncesi ve sonrası da en az yaşananlar kadar önem arz etmektedir. 

Siyonist Yahudiler ile Müslüman Filistinliler arasındaki gerilim, yaygın kanaatin aksine Balfour Deklarasyonun öncesine dayanmaktadır. Bu topraklarda bulunan Yahudilerin çoğu,  Osmanlıların Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın başlattığı isyanı bastırdığı 1840’dan sonra gelmişti. Gelen Yahudiler dini bir kimlik taşıyordu. Hiçbiri ulusal (siyonist) bir kimlik barındırmıyordu. Siyonist grubun toplu bir şekilde gelişi ilk defa 1882 senesine dayanıyordu. Kendilerine Hovavei Tzion (Siyon Aşıkları) ismini veren bu topluluk, Ahad Ha’Am önderliğinde Rus İmparatorluğu’nda pogromların patlak vermesinin ardından gelmişlerdi. Ahad Ha’Am, kimsenin onları ellerinde çiçeklerle karşılamayacağının farkındaydı: “Eretz Yisrael’deki halkımızın hayatının onların yerini az ya da çok alacağımız bir noktaya evrildiği zaman gelirse yerliler kolayca kenara çekilmeyecektir.” Henüz daha yolun başındayken bile yaklaşan durumu anlamak onun için zor olmamıştı. 

Siyonistler gayri resmi anlamda göç faaliyetlerine devam etseler de kurumsal olarak Osmanlı makamları bu duruma müsade etmiyordu ve Siyonistlerin kolayca yol almasını engelliyordu. Ama gücü günden güne azalan Osmanlı Devleti’nin sahada yetersiz kalması, kapitülasyonlar ile birlikte konsoloslukların müdahaleleri, Yahudilerin arzularına daha rahat bir şekilde gitmesine sebep oluyordu. Oliphant, Baron James ve Rotschild gibi zengin iş adamları da aldıkları topraklar ile, gelen Yahudileri belirli yerleşim yerlerinde yaşamalarına sebebiyet veriyordu.

Demografik olarak yoğun bir Arap nüfusu yaşıyordu bu coğrafyada. Bu da gelen Yahudilerin kendi içlerinde milliyetçi bir çalışma sistemi kurmaktan ziyade onları Araplar ile beraber çalışmaya mecbur kılıyordu. Gelen öncü gruplar, Arapların çalışma sistemlerini düşündüklerinden çok daha farklı bulmuşlardı. Yüzyıllar boyunca Doğu’yu oryantalist bir gözle inceleyen ve ele alan Batı için, Doğu medeniyeti ikmalini henüz tamamlayamayan ve uygar olmayan bir topluluktu. Adlandırmadan anlamlandıramayacaklarının farkında oldukları için Doğu’yu fiziksel olarak var olsa bile manevi olarak büyük bir boşluk olarak tanımlamışlardı. Siyonist bir zihniyet ile söylenen “topraksız halka halksız toprak” sözünün de bu öncüllerle ele alınmasının doğru bir yaklaşım olacağını düşünüyorum.

Yahudiler, Araplara ait olan toprakları zorla ellerinden alıyordu. 1890’da bedevi oldukları bilinen bir grup, sultana ellerinden alınan topraklar ile ilgili itirazda bulunmuştu. Sayıları henüz binler ile ifade edilen Yahudiler ile Araplar arasında yaşanan bu ve benzeri olaylar sonraki yıllarda da yerel ölçekte devamlılık gösterdi. Arapların beklentisi topraklarının alınmasına izin verilmemesi ve inşaatların bir an evvel durmasıydı.

Osmanlı İdaresi, takip eden yıllarda yasa dışı faaliyet gösteren yerleşimlere yönelik bir inceleme kurulu oluşturdu. Nitekim kuruluş amacına uygun olarak birkaç sene yerleşim faaliyetleri ciddi bir kesintiye uğradı. Bir Yahudinin haksız yere yargılanma süreci olan Dreyfus Davası ve Batı’nın kendi iç ötekisi olan Yahudilere yönelik faaliyetleri Siyonist Kongrelerinin önünü açmıştı. Siyonist Kongreler sahada yaşananlardan uzak, dışarıdan bir bakış açısıyla bu coğrafyaya yaklaşıyordu. Bu da Arap Müslümanların varlığına dair meşruiyete iki farklı bakış açısı getiriyordu. İçeride mevcut durumda bulunan Yahudi yerleşimler, Arapların varlığını yok saymanın imkansız olduğunu söylerken; Siyonist Kongrelerle beraber sesi daha yüksek çıkan politik Yahudiler ile reformist Yahudiler, geleceğe daha ütopik bir pencereden bakıyorlardı. 

1901’de kurulan Yahudi Kolonileşme Birliği tarafından satın alınan yerleşimlerde köylülerin tahliye edilmesi ve icbari olarak buradan çıkartılmaları Yahudi müfettişlere yönelik saldırılar ile sonuçlandı. Bu dönemlerde verilen yerel kavgaların büyük bir çoğunluğunun yerleşimler ve tarım arazileri vesilesiyle çıktığını söylemek yanlış olmayacaktır. 1909’da önce Tel Aviv’in kurulması, ardından Hayfa’da bulunan Yahudilerin Karmel Dağı’nın eteklerine yerleşmesiyle Arap toplumu ile Yahudiler birbirinden ayrışmaya başladı. Siyonist Örgüt bu dönemde İmparatorluğun zayıflamasını da fırsat bilerek iyice toprak satın almaya odaklandı ve Filistin’in Yafa kentinde ilk bürosunu açtı. Gelişmelerin olduğu sırada Ortadoğu Coğrafyasında arkeolojik incelemeler yapan ve Arap İsyanlarının öncüsü kabul edilen Lawrence, “kısa süre içinde Yahudiler toprağı çok daha iyi işleyecek” diyerek defterine not düşmüştü. Artan satın almalar tabii olarak Araplar tarafından olumsuz karşılandı ve yer yer bu yerleşimlere yönelik saldırılar boy gösterdi. Nitekim realitenin henüz farkına varamayan Batı toplumu ve Yahudiler oryantal bakış açısının da etkisiyle bu saldırıları siyasi yahut milliyetçi bir tezahür olarak değil, Arapların yapısı gereği hırçın karakterlerinin dışa vurumu olarak algılamıştı. Yahudiler artık çalışma sahalarında nispeten daha ucuz iş gücü olan Araplarla değil, maliyeti her anlamda onlara pahalıya patlayacak olan dindaşlarını tercih ediyordu. Temel yaşam birimi olarak beslenme ve barınmayı, tecrit edilme ve kendi ekonomik sistemini kurma çabalarıyla nispî olarak aşabilen Yahudiler, artık ikincil ve üçüncül önem derecesine sahip şeylere yönelmeye başladılar. Arap Muhafızların yerini almak amacıyla vahşi bir romantizm gösteren HaŞomer adlı derneği kurdular. 

HaŞomer kendine slogan olarak “Yahudiye kan ve ateşle düştü; Yahudiye kan ve ateşle yükselecek” sloganını seçmişlerdi. Oldukça militan bir ruha sahip olan bu oluşum radikal bir tutum sergiliyordu. Heyecanı yüksek olan bu gençler romantizmin verdiği vahşetle kendilerince güvenlik ilkeleri benimsemişlerdi. Bu tutumları Araplar ile Yahudiler arasında sonu gelmeyecek olan sorunların da fitili ateşliyordu aynı zamanda. İlk olarak 1913’te Arap işçileri dövmek ve Yahudi yerleşimcileri Arapları çalıştırmak konusunda vazgeçirmeye yönelik tehditleriyle suçlanmışlardı. 

Kayıtlara yansıyan veriler, bizlere zamanla artan bu gerilimi tam anlamıyla göstermese de önemli bir mesaj vermektedir. 1882-1909 yılında 27 sene boyunca ulusal sebeplerle yalnızca 2 Yahudi öldürülmüştü. 1909’da dört Yahudi ideolojik gerekçelerle öldürülürken, 1909-1913 yılları arasında 12 Yahudi bekçi öldürüldü. Yahudilerin izlediği politikalar şiddetin günden güne artmasına sebep oluyordu. 

Yahudilerin kendilerini Arap toplumundan tecrit etmeye yönelik girişimleri, sadece sahada bir metod değişikliği değil kavramsal ve literal düzeyde de bir meşruiyet çabasına dönüştü. 1914’de Siyonist Kongrenin genel sekreterinin Kahire’de yayınlanan “El Mukaddam” gazetesinde yayınlanan sözlerinde, Yahudilerin Filistin’e yabancı yerleşimler olarak değil kendi “yurtlarına” geri dönen bir halk olarak geldiğini söyledi. Siyonistlerin dönem lideri aynı zamanda politik siyonizmin üst düzey savunucularından Haim Weizmann, herkesin önündeyken Araplarla barış içerisinde yürütmeleri gereken işbirliklerinden bahsediyordu. Özel görüşmelerindeyse Arapların Yahudilere karşı yürüttüğü politikadan oldukça endişeli olduğunu söylüyordu ve geleceğe dair belirli öngörülerde bulunuyordu. Bunlardan biri de “Kısa süre içerisinde ciddi bir düşman ile karşı karşıya kalacağız ve sadece toprak için para ödemek yeterli olmayacak” şeklindeki öngörüsü idi. Bir anlamda politik siyonizmin yükselen ayak seslerinin göstergesiydi bu. Dışarıdan ve içeriden mücadelenin yorumlanması her ne kadar birbirinden farklı olsa da, iki grupta Arapları ilkel tavırlar ile bağdaştırmaya ve buna yönelik davranmaya devam ediyordu. 

Takvim 2 Kasım 1917 tarihini gösterdiğinde, o sırada Londra’da kimyager olan Weizmann ile İngiltere Dışişleri Bakanı olan Arthur Balfour’un ortak çabaları sonucu Balfour Deklarasyonu imzalanmıştı. Bu deklarasyon ile beraber İngiltere tarafını açıkça belli etmiş ve Yahudilere olan desteğini ilan etmişti. Arthur Koestler’in çok güzel bir biçimde özetleyeceği şekilde: “Bir ulus ikinci bir ulusa üçüncü bir ulusun toprağını vadetti.” İngiltere bu belgeyle beraber sadece Yahudilere olan desteğini açıklamakla kalmamış, aynı zamanda Araplara olan nefretini de gün yüzüne çıkarmıştı.

Deklarasyon, Filistin topraklarında yaşayan Yahudiler için büyük sevinç oluşturdu. Bunun tam tersine Araplar için de büyük bir hayal kırıklığı oldu. Yafa Kapısında ciddi protesto gösterileri yapıldı. Bu zamana kadar Milliyetçi duyguların yan etkisinde kalmayan Filistin toplumu içinde değişimin vakti gelmişti. Filistin, Filistinlileştirilmeliydi. MHD (Müslüman-Hristiyan Derneği), ülkenin her tarafında bağları olan ilk Milliyetçi örgüt olarak kurulmuştu. Kendilerine belirledikleri slogan ise Filistin hafızasında hâlâ tazedir:“Filistin Araptır.”

O dönemlerde Ahdut haAvuda (Emeğin Birliği) hareketinin lideri olan, gelecek yıllarda İsrail’in ilk başbakanı olacak Ben Gurion’un yaşananlara dair belirli izlenimleri vardı. Kötümser ve realist tavrıyla bilinen Ben Gurion, iki tarafın da aynı topraklar üzerinde hak iddia ettiğini söyledi ve Arapları yok saymanın yanlış bir tavır olacağını dile getirdi. Her ne kadar toplum önünde bu tarz konuşmalara yer verildiyse de realitede bunun herhangi bir karşılığı olmadı. Yahudiler Arapları yok sayarak yerleşim faaliyetlerine ve Arapları topraklarından sürmeye devam ettiler. Yahudilerin bu tavırlarına İngiliz askerlerinin desteği de eklenince, Filistinliler gün geçtikçe daha gergin bir hale bürünmeye ve güvenlik kaygısı yaşamaya başladılar. Yaşadıkları bu güvenlik kaygısı, onları kendi savunma zorundalığına itiyordu. Yüzyıllardır huzur içinde sahibi oldukları mukaddes toprakları, gün geçtikçe Filistinliler için daha zorlu koşullar barındırıyordu. 

Arapların işleri İngiltere’yi de yanına alan Yahudilere karşı -şiddetin sürekli körüklendiği bir ortamda-  kısıtlı imkanlarıyla gerçekten zordu. Nitekim Yahudilerin rehavet ortamı içindeki taşkınlıkları, Arapları karşı saldırı gerekliliği doğurdu. Nebi Musa şenlikleri sırasında yaşanan şiddetten dolayı beş Yahudi ve dört Arap hayatını kaybetti. İki tarafta bu hadiselerden İngiliz Yönetimini sorumlu tutuyordu. 

Filistin’in millileşme hareketi yerel ölçeklerde olsa da politikayı etkiliyordu. MHD daha önce de gündeme gelen Suriye ile birleşme taleplerinden vazgeçti. Tarihin bir cilvesi olarak mücadeleyi kendi ellerinde şekillendirme isteği, Arap Birliği’nin kurulmasıyla haklı bir talep olduğu ortaya çıktı. Nitekim çevredeki bütün Arap Devletleri, Filistin mücadelesine sadece kendi çıkarları üzerinden yaklaşım gösterdi. 

İngilizler, nüfusun onda dokuzuna sahip olan Arapların haklarını ve mevcudiyetini yok saymadan Yahudilere yönelik emellerini gerçekleştiremeyeceğinin farkındaydı. Bu durum gerginliği daha da arttırıyordu. Weizmann’ın politikaları da bu gerginliği azaltmaya yetmemişti. Araplar Yahudilerin gayri meşru bir şekilde yürütmek istediği sürece karşı çıkıyordu. Tüm unsurların birleşmesi Yafa’da isyanın patlak vermesi sonucunu doğurdu. Altı gün boyunca devam eden olaylarda, kırk bir Yahudi ile kırk dört Arap hayatını kaybetmişti. İngiliz yönetimi bu olayların sonucunda sıkıyönetim ilan etti. Aynı zamanda bu dönem Jabotinski’nin hapisten çıktığı döneme tekabül ediyordu. Jabotinski hapisten çıkar çıkmaz “demir duvar” çağrısında bulunmuştu. Bu çağrı, Yahudiler için kıvılcım kadar ümitleri kalana kadar direnmelerini belirtiyordu. Bu isyanların bir başka neticesiyse aralarındaki ihtilaflar ile tarih boyunca mevcudiyetini sürdüren Yahudilerin, ortak düşman algısıyla beraber, farklılıkları bir kenara bırakıp birleşmesine yol açtı. Yahudiler adına Jabotinski’nin öncülük ettiği bu süreç, Arapların adına Müftü Hacı Emin El Hüseyni’nin çabalarıyla karşılık buldu. Yüksek İslam Konseyi’nin kurulmasıyla beraber -başlangıçta Manda destekçisiydiler- hem İngilizlere hem de Yahudilere karşı mücadele bir elden yürütülmeye başlandı. 

1925 senesine geldiğimizde Balfour, Weizmann ve Allenby’ın ortak bir şekilde açtıkları “Barış Anlaşması” örgütü, Araplar tarafından genel grev ile karşılandı. Kendileri üzerinde alınan kararlarda, Araplara herhangi bir söz hakkının dahi tanınmaması uzun yıllardır Yahudilerin ve İngilizlerin onlara karşı bakış açılarında en ufak bir değişim olmadığını gösteriyordu. Araplar onlara kendi geleceklerini tayin edemeyecek kadar medeniyetten uzak bir topluluktu. Nitekim bu tavrın uzantıları ilerleyen yıllarda kendini göstermeye devam edecekti. Siyasal anlamda yaşanan kriz, ekonomik anlamda da kendini gösteriyordu. Ekonomi, Araplar için gün geçtikte daha güç bir mesele haline geliyordu.  Ekonomik olarak yaşanan kriz toplumsal olaylarında ayak seslerini oluşturuyordu bir bakıma.

Yahudiler, Harem-üş Şerif’in “Burak Duvarı“ olarak bilinen kısmında birtakım yapısal değişikliklere başlamıştı. Diğer devletlerin kontrolündeyken de burada ibadetlerini gerçekleştiren Yahudilerin yapısal değişiklik hareketi, Araplar için bardağı taşıran son damla oldu. İngilizler statükonun korunacağının sözünü vermişti ama bu söz yerine getirilmemişti. Emin El Hüseyni’nin önderliğinde Mescid-i Aksa’nın himayesi için Müslümanlardan bağış toplanmaya başlanmıştı. Yahudilere ait tehdit, bu olayla beraber Alem-i İslam’ın odak meselelerinden biri haline geldi. Yahudilerin saldırılarına Araplarda kısasa kısas şeklinde cevaplar vermeye başlamıştı. Karşılıklı olarak yükselen gerilim, 1929’un yaz aylarında zirve noktasına ulaşmıştı. Deklarasyonun ilanında yaşananlardan sonra şüphesiz en şiddetli günlerini yaşıyordu Filistin. Önce 16 Ağustos günü mahalle arasında gençlerin birbirlerini bıçaklamaları ile başlayan olaylar, “El Halil” olaylarına kadar şiddetle devam etti. İçerisinde İbrahim Camisi’ni bulunduran El Halil kenti ve Safad’da yaşanan olaylarda yüz otuz üç Yahudi ve yüz on altı Arap yaşamını yitirdi. Şehit olan Arapların birçoğunda İngiliz Polisinin etkisi vardı. Araplar için artık İngiliz Yönetimi körü körüne Yahudileri destekleyen bir oluşumdu. Mandaya karşı az da olsa var olan ümitleri de artık yerle bir olmuştu. Bu durumu protesto etmek amacıyla Ekim ayında genel grev ilan ettiler. Araplar yürüttükleri bu saldırıları çıkış noktasına binaen “Burak Ayaklanması” olarak nitelendirdi. İngilizler olayların ardından suçlu gördüğü üç Arap genci, Akka Hapishanesi’nde idam etmişti. “Kızıl Salı” olarak bilinen o gün, Filistin tarihinde hep çok ayrı bir yere sahip olacaktı. 

Bu yaşanan olaylar, mücadelenin seyri içerisinde önemli bir dönüm noktasına sahip olacaktı. Modernitenin getirileriyle unutulmaya başlanan Ümmetçilik fikri yeniden hayat bulmuştu. Coğrafya olarak yakınlık içerisinde olmayan yerlerin bile buraya dair ilgilerinin ciddi bir şekilde artmasına vesile olmuştur. Yaşanan aksilikler yahut hatalar eskiden kolay bir şekilde törpülenebilirken bu tarihten sonra yaşanan hatalar geri dönülemez yolların önünü açtı. Filistin’de yüzyıllar boyunca beraber yaşamanın da etkisiyle kısmen de olsa Araplar, Yahudiler ile Siyonistleri belirli bir ayrıma tabi tutuyordu. Burak Ayaklanmasından sonra iki mefhum da Araplar için aynı anlam taşımaya başladı. Yahudiler içinse üst perdeden baktıkları Arap Toplumu’nun varlığı su götürmez bir gerçek olarak devam edecekti. Fiziksel anlamda yaklaşık yirmi sene önce birbirinden tecrit etmeye başlayan iki topluluk, Burak Ayaklanması’ndan sonra fiziksel anlamda da iyice birbirinden ayrılmaya başladı. El Halil, Gazze gibi Arapların yoğun yaşadığı bölgelerde Yahudiler evlerinden ayrıldılar. Toplumsal değişim kendini ekonomide de göstermeye başladı. Artık ne Arap ne de Yahudi tüccarlar birbirlerinin alanına giriyordu. Ekonomik bir boykottan ziyade yaşanan gerilimin insanlar üzerindeki etkisiydi bu. Emin El Hüseyni’ni başı çektiği Filistin Mücadelesi, takip eden yıllarda da kutsal mekanların himayesinin önemini esas gündem maddesi yaparak hislerin sıcak kalmasına sebep oldu. Artık İngiliz Mandası da niyetlerini gizleme ihtiyacı duymuyordu. Yahudiler açısındansa “ulusal kültür kisvesi adı altında genç kuşağa siyasi ajitasyon” yapma imkanı doğmuştu. Kendi içlerinde ihtilaflı gruplardan oluşan Yahudiliği, ortak düşman algısıyla tek bir çatıda konsolide etme işlemi kendileri adına oldukça başarılı ilerliyordu. 

Bu saatten sonra ne yapılırsa yapılsın yeni bir dönemin kapısı aralanmıştı. Artık ne hataların ne de tavizlerin dönülür bir yanı kalmıştı. Nitekim İngiliz emellerinin farkına varan Araplar, takip eden yıllarda -iki devletli bir çözüm öngören “Beyaz Belge” anlaşmasına kadar- isyanlarına ve boykotlarına devam ettiler. 

 

Kaynakça

[1] Cleveland, William, “Modern Ortadoğu Tarihi”, Agora Kitaplığı.

[2] Bulut, Yücel, “Oryantalizm Kısa Tarihi”, Küre Yayınları.

[3] Lockman, Zahary, “Hangi Ortadoğu”, Küre Yayınları.

[4] Black, Ian, “Komşular ve Düşmanlar”, Pegasus Yayınları.

[5] Dağ, Ahmet Emin, “Ortadoğu Çatışmaları”.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir