167 kez görüntülendi.

Beynimizi Ne Kadar Tanıyoruz?

Psikoloji ya da “duygu-düşünce bilimi”, bireylerin zihin ve davranışlarını sistematik olarak inceleyen bilimdir. Organizmaların hem doğrudan gözlenen davranışları hem de düşünme, zihinde canlandırma, hatırlama ve hayal etme gibi doğrudan gözlenemeyen karmaşık zihinsel süreçleri psikolojinin inceleme alanına girer. (Gerring, 2013) Psikoloji insan davranışlarını inceleyen bir bilim olduğundan, merak eden bir bireye davranışlarının nedenini öğrenme ve böylelikle kendini ve çevresini daha iyi anlama olanağı tanır.

Psikolojide belli başlı beş farklı yaklaşım türü vardır. İnsanın basit bir davranışını bile bilim adamları birbirinden farklı yaklaşımlarla açıklamaya çalışmıştır. Bu yaklaşımlar: Nörobiyolojik Yaklaşım, Davranışsal Yaklaşım, Bilişsel Yaklaşım, Psikoanalitik Yaklaşım, Fenomenolojik Yaklaşım. Bu yaklaşımların ortak temelinde ise tek bir organ yatar: Beyin. Beyin, bizi biz yapan bir organdır. Bu nedenle beynin işlevini ve işleyişini az da olsa anlamaya çalışmak, bireyin kendisindeki ve çevresindeki birtakım davranışları daha iyi anlamlandırma ve bu davranışlara daha sağlıklı yaklaşma imkanı sunacaktır.

Beyin Nedir?

Beyni kısaca şunlardan oluşur: 1 lt su, 160 gr yağ, 110 gr protein, 15 gr şeker ve 10 gr tuz. Yaklaşık olarak 1.5 kg ağırlığındadır fakat aynı zamanda çok da karmaşıktır. Hatta belki de gizemi asla tam olarak çözülemeyecek kadar karmaşık. Fakat onun bu karmaşıklığı insanların onu araştırmaya olan merakını azaltmamıştır. Nitekim beyinle ilgili çalışmalar son elli senede çok fazla artmıştır ve günümüzde beyinle ilgili bilgiler bu zaman diliminde biriken verilerden oluşmaktadır. 

Daha eskiye gittiğimizde ise tarihî kayıtlar, beyin hakkındaki ilk bilgilerin Eski Mısır’da verildiğini ortaya koymaktadır. MÖ 17. yüzyılda yazıldığı düşünülen bir eski Mısır yazıtının içinde beyin kelimesi sekiz kez kullanılmıştır. Bu yazıtın içinde yirmi ayrı şekilden oluşan beyin sembolü, kafalarından yaralandıktan sonra vücutlarında felç ortaya çıkan iki insanın durumlarının tartışılması sırasında kullanılmaktadır. (Tanrıdağ, 1997)

Eski bir Mısır yazıtında yer alan bu bilgilerin dışında, ilk kez beyin üzerine dikkatleri çeken kişinin Pisagor’un öğrencisi Alkmeon olduğu söylenmektedir. Alkmeon, eski Mısırlı bilimcilerden farklı olarak, akılsal yeteneklerin merkezinin kalp değil, beyin olduğunu ileri sürmüştür. Alkmeon’un beyin konusundaki fikirleri tam olarak belirli bir olgunluğa erişememek ile birlikte, Eski Mısır’daki çalışmalardan da önemli ölçüde yararlandığı sanılmaktadır. (Smith, 1986)

Bunların yanı sıra, Türklerin tarihî geçmişlerinde de beyinle ilgili bilgilere kaynaklarda rastlanmaktadır. Çin’in Turfan dolaylarında bulunan Türk mumyalarında at kılıyla ameliyat yapıldığı tespit edilmiştir. Günümüzün dünyaca ünlü beyin cerrahlarından Gazi Yaşargil, bu konuda oldukça önemli şeyler söylemektedir. Yaşargil o dönemde bugün beyin ameliyatlarında kullanılan aletlere benzer aletler bulunduğunu tespit etmiştir. Hatta kendisi bu aletlerden birini model alarak yeni bir alet geliştirdiğini ve literatüre de bu isimle aldığını belirtmektedir. (Akçay, 2005)

Beynin kimyasal muhtevası ve tarihi hakkındaki bu kısa bilgilerden sonra onu özel kılan duruma gelirsek, beyin vücudumuzun en üst kontrol merkezidir ve bu durum onu özel kılmaktadır. Bir insan beyninde 100 milyarın üzerinde sinir hücresi vardır. “Sinir sistemi iki tür hücreden oluşur: Nöron ve glia. Nöron; öğrenme, hatırlama, düşünme, algılama gibi bilişsel davranışları da içeren her türlü insan davranışının temelinde bulunur. Glia ise beyin ve sinir sisteminin, otonom sinir sistemi gibi diğer bölümlerindeki sinir hücreleri için destek ve koruma sağlar.” (Cüceloğlu, 2019)

Beynin 3 Temel Yapısı

Beynimiz 3 katlıdır: Alt kısmı (arka beyin-hindbrain) temel yaşamsal fonksiyonlarımızdan, orta kısmı (orta beyin-midbrain) duygularımızdan, en üst kısmı (ön beyin-forebrain) ise bilincimizden, akıl yürütmemizden sorumludur. Beynin en üst kısmı canlılar arasında en çok insanlarda gelişmiştir. Nitekim insan beynini diğer canlıların beyninden ayıran kısım üst kısımdır ve beynimizin yaklaşık %40’ını oluşturur. 

 

Peki beynimizin ne kadarını kullanıyoruz?

Beynimizin sadece %10’unu kullanabildiğimize dair halk arasında yaygın bir söylenti vardır. Bu yanlış bir bilgidir. Zira beynimizin her tarafı çalışır. Çalışmayan yeri yoktur. Beynimiz her saniye 11 milyondan fazla veri parçasını işler. Beynin kapasitesini bilim adamları 2 milyon 500 bin GB olarak açıklamıştır. Bunu daha iyi anlayabilmemiz için ise şöyle bir benzetme yapmışlardır: Beynimize üç yüzyıl süren HD kalitesinde bir filmi kaydedebiliriz. Muhteşem bir kapasite. Adeta hafızamızın sınırı yok. Fakat biz bu kapasitenin hepsini kullanamıyoruz çünkü beynimizin sınırlarını bilmiyoruz. Beynin bir kotası yoktur, sabrın ve dikkatin kotası vardır. Uzun süre ders çalıştıktan sonra beynimizin dolduğunu ve artık bilgi alamayacağını düşünürüz. Bu yanlıştır çünkü burada kotası dolan şey dikkatimizdir. Dikkatimiz dağıldığında odak sorunu yaşarız ve yeni bir bilgi öğrenmede zorluk çekeriz. Fakat beynimiz hala uyanıktır ve çalışıyordur. Öyle ki beynimiz uykuda bile aktiftir, bilgileri bir arşiv gibi toplar ve yeni bilgiler için yer açar. Nitekim vücudumuz için değil, beynimiz için uyuruz. Bundan dolayı da yapılan bir deneyde uzun süre uykusuz kalan insanların duyma, görme, dokunma gibi beyinle doğrudan bağlantılı olan yeteneklerini kaybettikleri ve uykusunu aldıktan sonra bu yetenekleri geri kazandıkları görülmüştür. 

Her insanın beyni birbirinden farklıdır, parmak izlerimiz gibi. Çünkü beyin kullandıkça gelişen bir organdır. Yani insanların beyinlerinin birbirlerinden farklı yönlerde gelişim göstermesi, bireyin hayatındaki yönelimleri, tasarrufları, farklı alanlarda ilgileri ve yeteneklerinin bulunmasıyla yakından ilgilidir. Tasarruflarımızın yani yaptıklarımızın beynimizde temsil edilen bölümü ve beynimize etkisi oldukça büyüktür. Zira insanoğlu yaptıklarıyla hayatta kalma donanımına sahiptir.

Dünyada hiçbir eşya olmaksızın bir insanın yaşayabilmesi mümkün değildir. Hayvanlar gibi onu soğuktan koruyacak doğal bir kürkü veya barınağı yoktur. Fakat insan elleriyle kendisine giysi olarak bir kürk yapar. Yine elleriyle barınabileceği bir barınak yapar. Kısacası elleri oldukça hayati bir öneme sahiptir ve çok fazla kullanıldığından beyinde büyük bir kısmı teşkil etmektedir. Eğer vücudumuz beyinde temsil ettiğine birebir bir vücut yapısına sahip olsaydı şöyle görünürdü:

“Homunculus” adı verilen bu kurgusal nesnede görüldüğü üzere ellerimiz ve ağzımız kullanım oranına göre beynimizde en fazla yer teşkil eden kısımlardır.

 

Sağ- Sol Beyin Ayrımı

Beyin yapısal bakımdan simetrik, işlevsel bakımdan asimetrik bir organdır. (Smith, 1986) Şöyle ki; beynimizle ilgili olarak yapılmış araştırmalar, beynimizin sağ yarısının vücudumuzun sol tarafını, sol yarısınınsa vücudumuzun sağ tarafını kontrol ettiğini göstermiştir. Ayrıca bir telefon konuşmasını sol kulağımızla dinlemek duygulara ve ses tonuna daha fazla yoğunlaşmamızı sağlar. Bunun tersine, sağ kulağımızla dinlediklerimizi daha çok mantıksal ve sebep sonuç ilişkisi açısından değerlendiririz. Ayrıca, beden dili hakkında araştırma yapan uzmanlar, bir konuşma sırasında gözlerimizi sol tarafa kaydırdığımız zaman duygusal tepkiler almak istediğimizi ortaya çıkarmışlardır. Gözlerimizi sağ tarafa kaydırmamız da daha çok mantıksal bilgiler almak istediğimiz anlamına gelmektedir. (Sezik, 2003) Çünkü sağ ve sol beyin birbirinden işlevsel olarak ayrışır.

Sağ Beyin: Şekil ve örüntüleri sever, sanata eğilimlidir. Görselleştirmelerde iyidir. Bütünü görmeyi sever. Duygusaldır. D/Y seçenekleri yerine açıklamaları tercih eder. Risk alabilir. Nasıldan çok neden diye sorar.

Sol Beyin: Doğrusal, detaylı ve gerçekçi düşünür. Okuma, lisan öğrenme, konuşma ve işitmede iyidir. Bütünden ziyade parçaları düşünmeyi sever. Mantıklıdır, sayılara ilgilidir, zaman yönelimlidir. Risk almayı sevmez, farklılık arar. Nedenden çok nasıl diye sorar.

Bu ayrıma baktığımızda her iki taraf da birbirini tamamlar mahiyettedir. Beynimiz her zaman geliştirmeye müsait bir organ olduğundan bu ayrım aslında bireye farklı alanlarda kendisini geliştirmeye dair büyük avantajlar sağlar. Fakat günümüzde sağ beynimizin mi yoksa sol beynimizin mi hayatımıza yön verdiğini merak edip, kendimizi hep bir seçenek yapma zorunluluğunda hissedip, yeteneklerimizi hep bir tarafla sınırlı bırakmak zorunda kalmışızdır. Sağ ve sol beyin tabi ki işlevsel olarak birbirinden farklıdır fakat bu farklılık bireyi sadece bir tarafı kullanıp diğer tarafı boş bırakmak zorunda bırakmamalıdır. 

Birey için hayatında sağ ya da sol beyinli olarak net bir ayrım yoktur. Her beyin yegânedir, özeldir. Bu yüzden sağ ve sol devrelerini uyumlu kullanması gereklidir. Bu aslında bir derece meselesidir. Örneğin bir insan doğuştan gelen bir yetenekle çok güzel resim yapabiliyor olsun. Bu güzel resmi yapabilmek için sağ beyninin fazlaca aktif olması lazımdır çünkü bir yaratıcılık vardır. Fakat aynı zamanda resimde matematik bilgisi de önemlidir. Parçaları ve oranlarını düşünebilmelidir. Bu iki tarafı uyumlu bir şekilde kullandıkça beyninin hakkını vermiş olur. Aksi halde “Ben sağ beyinliyim ve sol beynim zaten çalışmaz, dolayısıyla sol tarafı boşuna çalıştırmama gerek yok” derse beynini köreltmiş olur. Beyin de aksine yeniliğe meftundur.

Rutin Eylemler ve Beyin

Uyuma eylemini bile kendisini temizlesin, depolaması gereken bilgileri depolasın ve yeni bilgilere yer açsın diye gerçekleştirdiğimiz bu organ, ne kadar kullanırsak kullanalım tükenip bizi yarı yolda bırakmayacaktır. Aksine daha da gelişmektedir. Peki bu gelişimi sağlamak için ekstra birtakım faaliyetleri rutin hale dönüştürüp sürekli tekrarlamak beynimize bir fayda sağlayacak mıdır? Mesela her gün rutin bir şekilde bulmaca çözmek gibi. Cevap: Hayır. Çünkü rutin ve konfor beyni çürütür. 

Her gün aynı yemeği yemenin metabolizmamıza, her gün aynı hareketleri yapmanın kemiklerimize ve hatta sürekli düz mekanlarda yürümenin bile (engebe ile karşılaşılmadığı için) dengemizi sağlamamıza zarar verdiği gibi rutin eylemler de beynin küçülmesini engelleyemez ve onu köreltir. Fakat yeni bir dil öğrenmek, yeni bir enstrüman çalmaya başlamak ve hatta yeni bir yere taşınmak, gezmek-görmek gibi aktiviteler beynin küçülmesini engeller. Çünkü aktif bir şekilde beynimizi kullanmış bulunuruz. Rutin ise buna fırsat tanımaz çünkü adeta beyin otomatiğe bağlanmış bulunur. 

Bunu şöyle düşünebiliriz; yeni araba kullanmaya başlamış bir kişi trafiğe çıktığında bütün kontrol merkezlerini aktif hale getirir, beyni gaz ve fren mesafesine, yolların durumuna ve trafik levhalarına dikkat eder ve böylece hangi yoldan gitmesi gerektiğine birtakım analizlerde bulunarak karar verir. Fakat yıllardır araba kullanan biri artık o kadar alışmıştır ki yanındaki kişiyle felsefe tartışarak bile arabayı kullanabilir. Çünkü artık beyni otomatiğe bağlamıştır. Beynimizin gelişimine fayda sağlamak adına rutin alışkanlıklardan kurtulup yeniliklere her zaman açık olmalıyız. Bu durumda sık sık gittiğimiz bir yere her defasında aynı yoldan değil de farklı yollar deneyerek gitmek bile oldukça fayda sağlayacaktır.

Dil ve Beyin

Daha önce de belirttiğimiz gibi düşünme, akıl yürütme gibi bilinçli yaptığımız davranışlarımız bizi diğer canlılardan ayırır. Öğrenerek konuştuğumuz lisan da buna dahildir. Beynimiz aynı zamanda bir dil öğrenme cihazıdır. Esas işlerinden biri de dil öğrenmektir. Dil bizim iletişim kurmamıza, bilgileri depolamamıza ve daha etkin düşünmemize yol açar. Bundan dolayı dilde yetkinleşme arttıkça, zihinsel süreçlerin kalitelerinde de bir artış beklemek son derece mantıklıdır. 

Dil için beynimizde geniş bir alan ayrılmıştır. Hepimiz, doğuştan bir kusur olmadığı takdirde gayet yetkin ve dinamik bir “dil öğrenme” yetisiyle doğarız. Bu yetenek, bugün bilebildiğimiz kadarıyla tüm beyin kabuğu (korteks) yapılarının sağlıklı olarak iş görebilmesine bağlı olmakla birlikte, özellikle beynimizin ön bölgelerindeki özel bazı alanların varlığı ve faaliyetleri sayesinde mümkün olur. Bu bölgeler işlevlerini sağlam bir şekilde yapabiliyorsa, herhangi bir lisanı öğrenebilmek için gereken hemen tüm donanıma sahibiz demektir. (Canan, 2019)

Beyindeki temel lisan alanları: Broca, Wernicke

Beynimizde lisan ile ilgili en önemli bölge, insanların büyük kısmında sol alnın yan-ön kısmına denk gelen ve keşfeden kişinin adıyla “Broca alanı” olarak bilinen bir beyin kabuğu (korteks) bölgesidir. Sadece bu bölgeyi etkileyen bazı yaralanmalarda kişi konuşma yeteneğini kaybetmekte fakat söylenilenleri anlayıp meramını yazarak anlatabilmektedir. Bunun dışında, beynin biraz daha yan-arka kısımlarında bulunan Wernicke alanı ve bu iki bölge arasında iletişimi sağlayan sinirsel yollar da lisan işlevinde birincil derecede öneme sahip yapılardır. Konuşma Wernicke alanında başlar. Burada kurulan cümleler Broca ya aktarılır. Broca alanında konuşmayla ilgili gırtlak, ağız ve yüzdeki kaslar kontrol edilir. Buradaki proglamlama motor korteks alana gönderilir ve korteks kaslara “uygula” emrini verir. (Canan, 2019)

Görüldüğü üzere beynimizde lisan bölgesi sol taraftadır. Fakat bu beynin sağ tarafında konuşmayla ilgili herhangi bir işlevin olmadığı anlamına gelmez. Sağ- sol beyin ayrımındaki bilgilerle de birleştirecek olursak; Broca ve Wernicke alanı beynin sol tarafında konuşmayı sağlar, fakat beynin sağ tarafında bu bölgelerin karşılığı olan kısımlar da konuşma sırasındaki duygularımızı yönetir. 

Psikoloji bilimi beynimizin dil öğrenme sürecini evrelere ayırmıştır: 

  1.         Cıvıldama Devresi (Babbling): 6 ay civarı
  2.         Tek Kelime ve Tümcel Söz (Holophrastic Speech): 1 yaş civarı
  3.         İki Kelimeden Oluşan Cümleler: 18 ay civarı
  4.         Telegrafik Söz (İki üç kelimelik cümleler)
  5.         Uzun Cümleler: 2-3 yaş

Piaget ise, 2-7 yaş arası döneme “İşlem-Öncesi Dönem” adını verir ve dili kullanmayı bu dönemde öğrendiğimizi söyler. 

Anadili yakın çevreden taklit yoluyla öğreniriz. 1997 yılında yayımlanan “Nature” dergisindeki bir araştırma, küçükken öğrenilen anadilin beynin belli bir bölgesinde kodlanırken daha ileri dönemlerde edinilen yeni bir dilin beynin “başka” bir bölgesinde işlendiğini göstermiştir. Yani ne yaparsak yapalım sinirsel olarak ikinci bir lisanı anadil gibi öğrenemiyoruz. (Canan, 2019)  

Lisanımız demek zihnimiz demek. Kelimeler ve kullandığımız lisan, düşünce biçimimizi dahi yönlendirir ve tüm hayatımıza yön verme konusunda tartışılmaz bir paya sahiptir. Zira düşünce kalıplarımız, hatta zaman ve mekanı algılamamız bile kullandığımız lisanın dilbilgisi, söz kurulumu ve ses kurallarıyla çok yakından ilişkilidir. (Canan, 2019) Bu nedenle herhangi bir kavramın zihnimizde çağrıştırdığı bir mana farklı çevreden olan birinde çağrıştırdığı manadan çok farklı olabilir. Zira beynimiz öğrenmeye başladığı bir kavramı gördükleriyle, duyduklarıyla ve yaşadıklarıyla birleştirerek şekillendirir.

Yapılan bir araştırmada Çince konuşanların, dillerini anlamak için İngilizce konuşanlara göre daha büyük bir beyin alanı kullandığı gözlemlenmiştir. Bu durum, farklı lisanlar konuşanların beyinlerdeki işlevsel bağlantıların da farklı olduğunun bir işaretidir. Lisana göre şekillenen lisan bölgelerinin yanı sıra etrafındaki dünyayı algılama, değerlendirme, yorumlama gibi özellikleri de öğrendiği dille paralel olarak gelişmeye başlar. Dil ne kadar zengin, zihin o kadar engin. Zira “Dilinizin sınırları, dünyanızın sınırlarıdır.” -Ludwig Wittgenstein.

 


 

Kaynakça

[1] Gerrig, R.J. (2013), Psikoloji ve Yaşam, Nobel Yayınları

[2] ALDER, Harry (2000), Sağ Beyin Yöneticisi, Kariyer Yayınları, İstanbul

[3] CÜCELOĞLU, Doğan (2019), İnsan ve Davranışı, Remzi Kitabevi, İstanbul

[4] CANAN, Sinan (2019), Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler, Tutikitap, İstanbul

[5] SEZİK, Necat (2003), Sınırsız Beyin Gücü, Hayat Yayınları, İstanbul

[6] TANRIDAĞ, Oğuz (1997), “Organ Olarak Beyin” Bilgisayar ve Beyin, Nar Yayınları, İstanbul

[7] SMİTH, Anthony (1986), İnsan Beyni ve Yaşamı, (çev. Necati Ebcioğlu), İnkılâp Yayınevi, İstanbul

[8] AKÇAY, Yusuf (2005), Dil Atlası, Kaknüs Yayınları, İstanbul

[9] ERGENÇ, İclâl (1994), “Beyindeki Dil” Bilim ve Teknik Dergisi (314), TÜBİTAK Yayınları, Ankara

[10] ONAN, Bilginer (2010), Beynin Bilişsel İşlevleri Üzerine Yapılan Araştırmalar Ve Anadili Eğitimine Yansımaları, Türklük Bilimi Araştırmaları, Sayı 27

[11] Nbeyin.com

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir