183 kez görüntülendi.

Arz Yöntemi Özelinde Hanefî Hadis Anlayışının Teşekkülü | Kitap İnceleme

Arz Yöntemi Özelinde Hanefî Hadis Anlayışının Teşekkülü

Mehmet Özşenel, İFAV Yayınları, İstanbul, 2018, 120 s.

Dinin temel iki kaynağından biri Peygamberimizin sünnetidir. Sünnet ise esas itibariyle bize hadisler, yani gerek şifâhi gerekse yazılı olarak nesilden nesile intikal eden haberler vasıtasıyla ulaşmıştır. Dolayısıyla bu haberlerin hangisinin doğru ve orijinal (sahih), hangisinin yanlış ya da sahte (uydurma) olduğunu tespit etmek büyük önem taşımaktadır. İşte bu gösteriyor ki sünnetin sahih ve Hz. Peygamber’e ait olduğu, hangisinin ona isnad edildiği konusu, usul ilminin en önemli meselelerinden birisi olmuştur. Bu tespit dinin halis halde kalması için büyük önem arz etmektedir.

Sünnet bize hadis ve rivayetler yoluyla ulaştığından öncelikle onu bize nakleden râvilerin ehliyet ve liyakatleri gündeme gelmekte, ardından naklettikleri bilginin muhteva itibariyle dine uygunluğu söz konusu olmaktadır. Hadis tenkidi dediğimiz bu faaliyet hicrî I. asrın ortalarından itibaren yapılmaya başlanmış, hadisler bir taraftan tedvin ve tasnif edilirken diğer taraftan bazı kriterler çerçevesinde değerlendirmeye tâbi tutulmuştur. 

Ehl-i hadîs ulemâsı bu tenkid faaliyetini daha ziyade sened üzerinden yürütürken, ehl-i rey fukahâsı olarak tanınan Hanefî âlimleri sened tenkidini göz ardı etmeksizin hadisin muhteva itibariyle dinin temel kaynaklarıyla uyumunu da gözetmek gerektiğini ifade etmişlerdir. Daha sonraları arz yöntemi olarak da adlandırılan bu yaklaşım Hanefî fukahâsının ayırıcı vasıflarından biri olmuştur.

Bu araştırmada, Hanefî ulemâsının hadisleri değerlendirme konusunda dikkate aldıkları temel prensiplerin dayandığı bu yaklaşım, kendi eserlerinden hareketle tespit edilmeye çalışılmıştır. “Hanefî Hadis Anlayışı” olarak isimlendirilen bu yaklaşımın Ebû Hanîfe (v. 150/767)’den Pezdevî (v. 482/1089)’ye kadar geçen yaklaşık dört asırlık dönemde, nasıl bir gelişme kaydettiği ve nasıl sistemleştiği arz yöntemi çerçevesinde ele alınmıştır.

Çalışma bir giriş iki bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Giriş bölümünde; Sünnetin dinin temel iki kaynağından biri olmasından ötürü ne olduğu/değeri üzerinde değerlendirmeler yapılmış ve güven problemi üzerinde durulmuştur. Nitekim sünnet, kaynak olarak Kur’an-ı Kerim’den sonra ikinci sırada yer almaktadır. Ayrıca Sünnet’in korunmuşluk durumu Kur’an-ı Kerim gibi olmadığı için Sünnet üzerine bir hayli tevsik-tad‘îf araştırması yapılmıştır. Delil olarak kullanılması ve Hz. Peygamber’e itaatin İslâm’daki yeri Sünnet’e özel bir konum sağlamıştır. Bu konuma haiz olması dolayısıyla Sünnet üzerinde birçok araştırma ve değerlendirme yapılarak, kendine has ilimler ortaya çıkmış ve eserler yazılmıştır. Dolayısıyla İslâm ulemâsı dinin temel kaynaklarından biri olan hadisi, esas itibariyle bir haber meselesi olarak görmüş ve konuyu bilgi problemi çerçevesinde incelemiştir. 

Diğer taraftan hangi haberin doğru olduğu, hangi haberin delil olarak kullanılabileceği, hangilerinin dinin kaynağı olarak kabul edileceği gibi birtakım sorular, verilecek cevaplar çerçevesinde çeşitli kısımlara taksim edilmiştir. Bu açıdan haberler mütevâtir, meşhûr ve âhâd gibi kısımlara ayrılmıştır.

Tabii ki bu derece önemi haiz olan Sünnet için güvenilirlik açısından birçok kriter belirlenmiştir. Bir hadisin sahih olup olmadığı içtihadî bir mesele olduğundan hicrî I. asrın ortalarından itibaren çeşitli imamlarca farklı hükümler ortaya çıkmıştır. Verilen farklı hükümler ve olaya yaklaşım tarzları da çeşitli mezheplerin doğmasına yol açmıştır. Burada esas olan hadislerin tashih ve tad‘îfinde belirlenecek kriterlerdir. Çünkü bu kriterler dinden olan bir şeyi ya dine kabul ettirecektir ya da nehyettirecektir. İşte bu açıdan kriterler büyük öneme haizdir.

Hadise bu kadar değer verilmesi şüphesiz dinin ikinci kaynağı olması hasebiyledir. Zira Hatîb el-Bağdâdî (v. 463/1071) bu konuda “Bu ilim dindir, o halde dininizi kimden aldığınıza dikkat ediniz” demiştir. Takdir edersiniz ki İslâm’ın ilk nesilleri bu konuya büyük önem atfetmişlerdir. Hicrî I. asrın ortalarından itibaren cerh-ta‘dîl faaliyetleri başlamış ve belli başlı bir ilim dalı olmuştur. Bunun yanında hepimizin bildiği gibi rihle faaliyetleri de yer almaktadır. 

Hadislerin kitaplarda kayıt altına alınmasıyla birlikte sünnetin tatbîkî olarak nakli manasına gelen “Amel-i Ehl-i Medine”, “Amel-i Ehl-i Şam” gibi kavramlar tenkitlere maruz kalmış ve önemini kaybetmeye başlamıştır. Yalnız bu kavramlar birtakım kimseler nezdinde önemini korumaya devam etmiştir. Çünkü amel adındaki bu uygulama Hz. Peygamber’in sünnetini nesilden nesile tatbîkî olarak intikal etmesi şeklinde değerlendirilmiş ve bunlara mütevâtir haber gözüyle bakılmıştır. Dolayısıyla haberlerin değerlendirilmesi yanında amel mefhumu bu çevreler tarafından ricâl tenkidi yanında muhteva tenkidinin de bir ölçüsü olarak dikkate alınmıştır.

Birinci bölümde Hanefî hadis anlayışının kökleri ele alınmıştır. Hicrî II. asırda sünnetin tesbiti, muhafazası ve haberlerin değerlendirilmesi çerçevesinde ulemanın uyguladığı bir diğer tedbir, gelen rivayetlerin Kur’ân-ı Kerîm, Sünnet-i Nebeviyye, icmâ gibi dinin temel kaynaklarıyla mukayese edilerek dinin genel yapısıyla uyumunun kontrol edilmesidir. Haberlerin ricâl tenkidi yanında muhteva tenkidini kapsayan bu usul, daha ziyade Ehl-i re’y olarak tanınan Hanefî fukahâsı tarafından uygulanmıştır. Buradaki temel mantık, bir haber Hz. Peygamber’in sünnetini bize ulaştırıyor ise onun, dinin temel kaynaklarıyla uyum içerisinde olması gerekir. Çünkü dinin temel kaynakları arasında çelişki olmaz. Haberlerin değerlendirilmesi konusunda Hanefî fukahâsını böyle bir tedbire sevkeden unsurların başında, içinde bulundukları sosyo kültürel ortamın durumu gelmektedir. Hicrî I. asrın ortalarından itibaren başlayan hadis uydurma faaliyetinin en yoğun olduğu bölgelerden birini Kûfe teşkil etmiştir.

Hanefî mezhebinde anahtar konumda şüphesiz İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe (v. 150/767) vardır. Çünkü o, bu konudaki ilk prensipleri başta ilim geleneği içinde yer alan İbn Mes’ud (v. 35/652), Alkame (v. 62/681), İbrahim en-Nehaî (v. 96/714) ve Hammad b. Ebî Süleyman (v. 120/738) gibi sahâbe ve tâbiûn ulemâsından öğrenerek hayata geçirmiş, öğrencileri de bunları sistemleştirerek Hanefî bakış açısının temellerini atmıştır.

Hanefî bakış açısının temellerini oluşturan birçok âlim vardır. Genel çerçevesini Ebû Hanîfe’nin çizdiği bu anlayış öğrencilerinde ve özellikle Ebû Yûsuf’ta (v. 182/798) tezâhür etmiştir. Onun tebârüz ettirdiği bu prensipler bağlamında sonraki bütün Hanefî usul geleneğinin de temelini teşkil etmiştir. Bu bakımdan Ebû Yûsuf’u “Hanefî hadis anlayışının bânisi ve temellerini atan kişi” olarak nitelemek yanlış olmaz. Nitekim Ebû Hanîfe mezhebine göre “usûl”ü ilk defa vazedenin Ebû Yûsuf olduğu kaydedilir. Hanefî fukahâsının haberlerin değerlendirilmesi konusunda tatbik ettiği bu usul, beraberinde birçok tartışmayı da getirmiştir. Gelen bir haberin Kur’ân-ı Kerîm’e, sünnet-i ma‘rûfeye, fukahânın icmâına aykırı olduğu için red ya da terkedilmesi, ehl-i re’yin hadisi kendi reylerine dayanarak reddetme ithamıyla karşılaşmalarına sebep olmuştur.

Ebû Yûsuf’un yanı sıra bu tartışmalara katılan Muhammed eş-Şeybânî (v. 189/805) el-Hücce alâ Ehli’l-Medîne adlı muhalled eseriyle Hanefîler adına re’ycilik ithamını ortadan kaldırmaya ve Hanefîlerin haberleri   metodolojik çerçevede değerlendirmeye tâbi tuttuğunu delilleriyle ispatlamaya çalışmıştır.

Hicrî III. asrın başlarında Hanefî fukahâsının hadis anlayışını ve haberlerin değerlendirilmesi konusundaki yaklaşımları savunan ve onların hadisleri reddetmeyip belli metodolojik kurallara göre değerlendirdiklerini ispatlamaya çalışanların başında Îsa b. Ebân (v. 221/836) gelmektedir. Kendisinin Halife Me’mûn’un (218/833) talebi üzere telif etmiş olduğu el-Hücecü’s-sağir’i vardır. Rivayete göre Me’mûn, Hanefîlerin hadise muhalefet ettikleri yönünde iddialara cevap verecek âlimler aramış, Ebû Hanîfe’nin torunu İsmail b. Hammâd’ın (v. 212/827) ve Bişr el-Merîsî’nin (v. 218/833) konuyla ilgili olarak yazdıkları kitapları yeterli bulmamış, Yahyâ b. Eksem’in (v. 242/857) kitap yazımını uzatması üzerine başka arayışlara girmiştir. Ve bu konu üzerine el-Hücecü’s-sağir yazılmıştır. Îsa b. Ebân arz hadisi olan “Benden gelen (rivayet)leri Allah’ın kitabına arz edin. Ona muvafık olanları ben söylemişimdir. Ona muhalif olanları ben söylememişimdir.” (arz) yöntemini kullanarak hadisleri değerlendirmiştir.  

Bu bağlamda O bir haberin reddini gerektiren illetleri şu şekilde sıralamıştır: 1- Haberin Kur’ân-ı Kerîm ihtimalli olmayan ifadelerine (sarih ifadelerine) aykırı olması. 2- Haberin sâbit sünnete aykırı olması. 3- Haberin umûmü’l-belvâda vâki olması. 4- İnsanların (sahâbe ve tâbiûn ulemâsının) naklettikleri habere aykırı olması. Cessâs (v. 370/981) tarafından örneklendirilerek açıklanan bu prensip sonraki birçok Hanefî âlimi tarafından da benimsenip usul eserlerinde işlenmiş, ta‘dîl ve tafsil edilerek geliştirilmiş ve mezhebin görüşü haline gelmiştir.

Haber konusundaki diğer görüşleri de dikkate alındığında Îsa b. Ebân’ın Hanefî mezhebinin hadis anlayışı ve hadisler konusundaki bakış açısının şekillenmesinde önemli ve merkezi bir konumu bulunduğu anlaşılmaktadır. Îsa b. Ebân’ın, Ebû Hanîfe ve ashabının tatbîkatı ile mezhebin ilk müdevvenatından süzerek elde ettiği usulü içeren eserleri özellikle haber bağlamında mezhebin ilk teorik metinlerinden kabul edilmektedir. 

Hanefî hadis anlayışında hadisçi çizgide yer almış şahsiyetlerin başında Muhammed b. Şücâ‘es-Selcî (v. 266/880) ve Tahâvî (v. 321/933) yer almaktadır. Hicrî III. asırda Îsâ b. Ebân’dan sonra Hanefî hadis anlayışının teşekkülüne katkısı bulunan şahsiyetlerden biri de Selcî’dir. Ebû Hanîfe’nin en önemli öğrencilerinden Hasan b. Ziyâd’ın (v. 204/819) talebesi olan Selcî, mihne döneminin sıkıntılarını yaşamış, halku’l-Kur’ân konusunda çekimser kaldığı için Vâkıfe’den sayılmış ve Ehl-i hadisin yoğun tenkid ve hücumlarına maruz kalmıştır. Hanefî geleneğine vâkıf bir âlim olarak Tahâvî’de arz mantalitesinin bulunduğunu söylemek mümkündür. Nitekim o da arz hadisini kullanmıştır.  

Hanefî hadis anlayışında hicrî III. asrın ortalarında itibaren dönemin gereği olarak yoğunlaşan bu hadisçi eğilimin Tahâvî’nin vefatından sonra zayıflamaya başladığı ve yerini tekrar fıkıhçı bakış açısına bıraktığı söylenebilir. Hicrî IV. asırda Ebü’l-Hasan Kerhî (v. 340/952)’nin kaleme aldığı Tahrîcül’l-usûl ale’l-furû adlı risalesi ilk dönem Hanefî fukahâsının fürû-i fıkıh külliyatından çıkarılmış küllî kaideler mecmuasıdır. Ve onun ardından Şâşî (V. 344/955) ve Cessâs (v.370/981) adlı öğrencilerine mezhep bilgilerini tedris yoluyla aktarmıştır. Şâşî, Kerhî’den sonra Bağdad’da Hanefî mezhebinin temsilciliğini yapmıştır. Kerhî’nin kendinden sonra ders halkasına Şâşî’nin geçmesini tavsiye ettiği bilinmektedir. Hicrî IV. asırda haber konusunda Hanefî bakış açısını asıl tafsil edip yerleştiren Kerhî’nin diğer öğrencisi Cessâs’tır.  

Cessâs, hem hocası Kerhî’den elde ettiği Hanefî geleneğini, hem de Îsâ b. Ebân’ın mezkûr eserlerini dikkate alarak Hanefî hadis anlayışının en ayrıntılı bahislerini ele almıştır. Cessâs, Îsâ b. Ebân’ın haber konusundaki görüşlerini benimseyerek bu konuda mezhep görüşünün bu yönde gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Cessâs, Îsâ b. Ebân’ın haberlerin değerlendirilmesi konusunda Ebû Yûsuf, Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî gibi mezhebin kurucu imamlarından aldığı arz yöntemi konusundaki tespitlerini aynen benimseyip bunları “Haber-i Vâhidlerin Kabûl Şartları” başlığı altında kaydetmiş, sahâbe ve tâbiûnden örneklerle konuyu şerh etmiştir. Diğer taraftan Cessâs’ın Îsâ b. Ebân’ın yukarıdaki dört maddesine kendi tarafından eklediği beşinci madde olan “aklın hükümlerine aykırılık” dikkat çekicidir. Cessâs’ın usûlünü, Ahkâmü’l-Kur’ân’da yer vermiştir.

Sonuç itibariyle Cessâs’ın eseri Hanefî mezhebinin başta haber ve sünnet olmak üzere birçok usul meselesi ile günümüze ulaşan en eski ve en tafsilatlı usûl-ı fıkıh kaynaklarından olup usul literatürü açısından da orijinal ve değerli bir çalışmadır.

Çalışmanın ikinci bölümünde, Hanefî hadis anlayışında tekâmül dönemi ele alınmaktadır.

Hanefî fıkıh usûlünün tedvininde köşe taşı mahiyetindeki şahsiyetlerden biri Kâdı Ebû Ubeydullah b. Ömer ed-Debûsî (v. 430/1042)’dir. Debûsî’nin Takvîmü-l-edille adlı eseri Hanefî usûl-i fıkhının tekâmül döneminin başlangıcı sayılır.

Cessâs’ın eserinde derlediği Hanefî usûlü, Debûsî tarafından tertib, tehzib ve tanzim edilerek işlenmiş ve haber konusundaki Hanefî bakış açısı bu eserde daha açık ve sistematik bir şekilde ortaya konmuştur. Sünnete arz konusunda ise İsâ b. Ebân ve Cessâs gibi o da sünnet-i sâbite kavramını kullanmakta ve sâbit sünnetle, mütevâtir, müstefîz (meşhur) haberi kastetmekte, ayrıca icmâ ile sâbit sünnet tabirini kullanmaktadır. Îsâ b. Ebân ve Cessâs’ın “haberin umûmü’l-belvâda vâki olması” prensibini, Debûsî “hâdiseye arz” olarak isimlendirmiş olup muhteva itibariyle aynı şeyleri ifade etmektedir.

Debûsî’nin haberlerin arz yöntemiyle değerlendirilmesi konusunda intikâd tabirini kullanması dikkat çekicidir. Îsâ b. Ebân ve Cessâs’ta haberin bazı illetler sebebiyle reddi olarak ifade edilen bu işlemin adı Debûsî tarafından net bir şekilde konmuştur: “Haber-i vâhidin intikâdı” yani hadis tenkidi. Debûsî’ye göre haberlerin Kur’an ve sabit sünnete arz edilmesi yöntemiyle tenkide tâbi tutulmasında pek çok ilim söz konusudur. Hevâ ve bid‘atların  pek çoğu, itikadî ve amelî konularda  haber-i vâhidle Kitap ve Sünnet-i Sabite’ye arz etmeden amel etmekten kaynaklanmaktadır. Bu nedenle arz yönteminin gerekli olduğunu bize göstermiştir.

Debûsî ile aynı dönemde yaşayan ve Hanefî usul birikimi konusunda eser veren müelliflerden biri de Ebû Abdullah Hüseyin es-Saymerî (v. 436/1045)’dir. Saymerî, Mesâilu’l-hilâf fi’l-usûl adlı eserinde farklı bir yol takip ederek kitabını fukahâ arasında ihtilaflı olan usûl meseleleri üzerine inşa etmiştir. Bir hadis tenkid yöntemi olarak arz meselesi çerçevesinde bakıldığında ise Cessâs’ın ilmî vârisi ve zamanın önemli Hanefî fakîhi olmasına rağmen Saymerî’nin kitabında doğrudan arz yöntemine bir atıf bulunmaz. “Arz hadisi” olarak bilinen rivayet de Saymerî’nin bu kitabında yer almaz. Aynı şekilde Îsâ b. Ebân’ın haberin tenkidi bağlamında zikrettiği şekliyle bir arada zikredilmemektedir. Saymerî, Îsâ b. Ebân’ın ismini vererek sadece iki yerde ona atıfta bulunur ve bunlar da arz yöntemiyle ilgili değildir. Her ne kadar arz yönteminden ve haberlerin kabul şartlarından bahsedilmese de prensip olarak kabul edildiği anlaşılan bu maddeler meseleler halinde muhtelif yerlerde konu edilmiştir.

Saymerî’nin sünnet olarak Hz. Peygamber’den gelen mütevâtir ve meşhûr haberleri anladığı, şartlarını taşıyan haber-i vâhidleri de aynı kapsamda gördüğü söylenebilir. Haber-i vâhidin hücciyyeti de Saymerî tarafından delillerle ortaya konmuş, ancak her haber-i vâhidin kabulü gerekmediği, bunların değerlendirmeye tâbi olduğu ifade edilmiştir. Saymerî Hanefî genel çerçevesi içinde yer almakta olduğu, haberlerin kabul şartları adı altında bir başlık açmasa bile çoğu yerde Îsâ b. Ebân’ın çerçevesini çizdiği Hanefî bakış açısını yansıtmaktadır.

Hanefî gelenek içinde Debûsî’nin tehzib ve tertib ederek işlediği usul meseleleri Serahsî ve Fahru’l-İslâm Ebü’l-Usr Ali b. Muhammed el-Pezdevî (v. 482/1089) ile olgunluğa ulaşmıştır. Serahsî’nin (v. 483/1090) bugün Özbekistan sınırları içinde kalan Özkent’te hapiste imla ile yazdırdığı el-Mebsût’una mukaddime olarak kaleme aldığı eseri Hanefî usul anlayışının temel taşlarından biri olmuştur. Serahsî kendinden önce Cessâs ve Debûsî tarafından çerçevesi çizilen usulü geliştirilmiş, Hanefî fürû-ı fıkhı konusundaki geniş bilgi birikimini de kullanarak mezhebin en önemli usul metinlerinden birini ele almıştır. Haberlerin değerlendirilmesinde arz yönteminin kullanılması bağlamında Serahsî’nin de meseleyi dört maddede işlediği görülmektedir. Ancak Serahsî konuyu bir inkıtâ problemi olarak görmekte ve bu yüzden “İnkıtâ Çeşitlerinin Beyanı” başlığı altında incelemektedir.

Cessâs’ın beşinci kriter olarak gördüğü akla arz, Serahsî’de görülmez. Serahsî, arz yöntemi konusunda Îsâ b. Ebân ve Debûsî’nin görüşlerine tâbi olmuş görünmektedir. Ayrıca Serahsî, Debûsî’de görülen “haberin intikâdı” terimini “hadisin intikâdı” yani hadis tenkidi şeklinde doğrudan hadise nispet ederek kullanmıştır. Serahsî’de dikkat çeken bir husus da Ehl-i hadîs’in kullanmış olduğu usul terimlerini de kullanmasıdır. Nitekim kendi devrinde birçok büyük usûl-ü hadîs âlimi yaşamış ve temel yer arz edecek metinler ortaya çıkarmışlardır. Serahsî her ne kadar Ehl-i hadîs’in dilini kullansa da kavramlara kendi geleneği doğrultusunda mânalar yüklemekte ve hadis tenkidini Hanefî bakış açısı doğrultusunda tasnif ve sistematize etmektedir. Dolayısıyla Serahsî’de haberlerin değerlendirilmesi konusunda Hanefî geleneğinin kendine has metodolojisi ve terminolojisi de korunmuştur.

Serahsî, Debûsî’nin haberlerin tenkidinde arz yönteminin önemine dair yaptığı değerlendirmeleri hemen hemen aynı ifadelerle tekrarlar. Ona göre haber-i vâhidin ilk iki temel kaynağa arzı dini korumak için önemlidir.

Serahsî ile aynı dönemde ve aynı coğrafyada yaşayan ve aynı hocadan (Halvanî v. 452/1060) ders okuyan Pezdevî, Hanefî fıkıh usûlünün tedvîninde kemal nokta kabul edilebilir. Pezdevî, Kenzü’l-vüsûl ilâ ilmi’l-usûl adlı eseriyle Hanefî usul geleneğini sistematik bir şekilde ortaya koymuştur. Pezdevî’nin eseri birçok açıdan Serahsî’nin usulü ile benzerlikler göstermekte, ortak üslup ve ifadeler taşımaktadır.

Hanefî fukahâsının ve Hanefî mezhebinin hadise bakışı konusundaki görüşler de Pezdevî ile birlikte sistematik bir hüviyete kavuşmuştur. Kitabın edille-i şer’iyye düzeninde tanzim eden Pezdevî’nin sünnet konusunu da bir haber problemi olarak ele aldığı anlaşılmaktadır. Çünkü sünnet bize haberler ile ulaşmaktadır. Dolayısıyla o Îsâ b. Ebân, Cessâs, Debûsî gibi seleflerindeki mâlûmatı sistematik bir şekilde tanzim ve tertip ederek Hanefî hadis anlayışını ortaya koymuştur.

Pezdevî’de sünnet mefhumu dört başlık altında incelenir. Bunlar sünnetin bize Hz. Peygamber’den muttasıl olarak gelmesi, bu gelişte inkıtâ bulunmaması, haberin hüccet olduğu yerlerle ilgili meseleler ve haberin bizzat kendisiyle ilgili meselelerdir. Sünnetin bize geliş yoluyla ilgili bölümde üç çeşit haber vardır: İttisalinde şüphe bulunmayan haber (mütevâtir). İttisalinde sûreten bir nevi şüphe bulunan haber (meşhûr). İttisalinde hem sûreten hem de manen şüphe bulunan haber (haber-i vâhid). Pezdevî, mütevâtirin yakînî ilim ifade ettiğini, meşhûr haberin Îsâ b. Ebân’da olduğu gibi ilm-i tuma’nînet yani itminan hâsıl eden bilgi verdiğini, haber-i vâhidin ise yakînî ilim gerektirmeyip amel icap ettirdiğini belirtir. Sünnetin bize geliş yolunda inkıtâ bulunması sünnetle ilgili konuların ikinci kısmını oluşturmaktadır. Sünnetleri bize ulaştıran haberlerde inkıtâ bulunmasını “Bâbu Beyâni Kısmi’l İnkıtâ” başlığında ele alan Pezdevî’ye göre inkıtâ iki çeşittir: 1- Zâhir inkıtâ 2- Bâtın inkıtâ.

Fahru’l-İslâm Ebü’l-Usr Ali b. Muhammed el-Pezdevî (v. 482/1089)’nin aralarında yaklaşık yirmi yaş bulunan kardeşi Sadrü’l-İslâm Ebü’l-Yüsr Muhammed b. Muhammed el-Pezdevî (v. 493/1100), hicrî V. asırda Hanefî fıkıh usulünün ve dolayısıyla Hanefî hadis anlayışının tekâmülünü sade ve anlaşılır bir dille ifade etmesi bakımından önem arz etmektedir. Edille-i şer’iyyenin ikincisi olarak sünnete gelince Ebû’l-Yüsr tarafından sünnet Peygamber’in (s.a.v) kavil ve fiileri olarak tarif edilmekle birlikte kavil ile fiil, hüccet olma konusunda aynı derecede görülmez. Ona göre Hz. Peygamber’in kavli, sübûtu yakînî/katî olduğunda yani mütevâtiren sâbit olduğunda Allah’ın Kitabı gibi hüccettir.

Ebû’l-Yüsr arz yöntemi hakkında “Sahih olan görüş şudur ki, böyle bir haberin reddi câiz değildir. Mümkün olduğu kadar bu haberle amel etmek gerekir. Haber-i vâhid Allah’ın Kitab’ına ve haber- mütevâtire aykırı olduğu zaman, Allah’ın Kitab’ına ve haber-i mütevâtire aykırı olmayacak şekilde onunla amel edilir. Ebû’l-Yüsr bu görüşleriyle haber-i vâhidin Kur’an, sünnet, küllî kaide gibi kesin delillere aykırı olması durumunda reddini öngören klasik Hanefî yaklaşımından ayrılmış gözükmektedir. Ebû’l-Yüsr’ün hadis tenkidinde arz yöntemini benimsemediği anlaşılsa bile onun Hanefî geleneğinin tamamen dışına çıktığı söylenemez. Ebû’l-Yüsr sadece haber-i vâhid Kur’an ve sünnete aykırı olduğunda onun hemen reddi yerine imkân ölçüsünde Kur’an ve sünnete uygun bir şekilde o haberle amel yolunu araştırılmasını teklif etmiştir.

Ebü’l-Yüsr mürsel haberin hücciyyeti konusunda “bize göre mürsel hadisler hüccettir” demiştir. Ona göre doğru olan da “ashabımız” dediği Hanefî ulemâsının görüşüdür ve her mürsel hakikatte müsned yani muttasıl bir rivayettir. Çünkü irsâl yapmanın temelinde sözün Peygamber’e nispetinde şüphe bulunmaması yatmaktadır. Ebü’l-Yüsr’ün mürselin kabulü konusunda ortaya koyduğu mantık, ilk iki asırda mürselin neden hüccet olduğunu ve neden yaygın bir şekilde uygulandığını daha iyi anlamak açısından önemlidir. Ebü’l-Yüsr kıyasın hücciyyetinin âyet, hadis ve sahâbenin icmâıyla sâbit olduğunu, ayrıca kıyasa ihtiyaç bulunduğunu söyler. Kıyasla amel etmek, aslında Kitap ve sünnetle amel etmek olmaktadır. Ebü’l-Yüsr kıyasın haber-i vâhide muhalif olduğunda kabul edilemeyeceğini söylemektedir. Onun kıyası haber-i vâhidden daha zayıf bir konumda görmesi dikkat çekicidir.

Müellif şu sonuca varmıştır: Hz. Peygamber’in sünneti, dinin ikinci temel kaynağı olması hasebiyle rivayetler değerlendirilirken hassasiyet gösterilmiştir. Hadislerin belirli ölçülere göre değerlendirilmesi ve Hz. Peygamber’e ait sünnetin belirlenmesi bu bakımdan büyük bir önem taşımaktadır. Hadis ulemâsı hicrî I. asrın ortalarından itibaren bir taraftan hadisleri tedvin ve tasnif ederken bir taraftan da rivayetleri ricâl ve isnad üzerinden tenkide tutmuş, hadislerin sened ve metinlerini mukayese etmek suretiyle doğru haberi ve onun ulaştırdığı sahih sünneti tespit etmeye çalışmışlardır. 

Haber-i vâhid konusunda Hanefî ekolunun Ehl-i hadîs ve diğer mütekellim âlimlere göre orta yolu tuttuğunu belirten Özşenel bu konuda Hanefîlerin getirdiği ölçüler, sened tenkidi yanında metin ve muhteva tenkidini içerecek prensipler vaz ettiğini söylemiştir. Kökleri Hz. Peygamber ve sahâbe döneminde bulunmakla birlikte bir tenkid kriteri olarak hadislerin tevsîki konusunda, gelen haberin Kur’an’a uygunluğunu aramak İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’den itibaren Hanefî geleneğinin temel prensiplerinden olmuştur.

Ebû Hanîfe’den sonra ilk olarak Ebû Yûsuf tarafından dile getirilen ve hadislerin değerlendirilmesinde arz yöntemi olarak isimlendirilen temel prensipler, Îsâ b. Ebân’ın çalışmalarıyla birer teorik kural haline gerilmiş sonraki dönemlerde de hadis konusunda Hanefî bakış açısının temel yaklaşımını teşkil etmiştir.

Müellifin Hanefî hadis anlayışını arz yönteminde değerlendirdiği bu mütevazi ve veciz eser, konu hakkında öz ve etraflı bilgiler içermektedir. Hadisin değer konusu etrafında şekillenen birtakım düşüncelerin ve temelde Ehl-i hadîs’in Hanefîlerle kıyaslanarak konunun anlatılması daha geniş açıdan bakabilmeye imkân sağlamıştır. Özşenel’in Hanefî ekolünü anlatımında âlim ulemâyı sıra sıra ve temyiz ettikleri konulara göre tasnîf etmesi süreci anlamak ve kavramak bakımından uygun olmuştur. Tâbi eserin kısa olması temel bilgilerin içermesi bakımındandır Konu ile alakalı daha derin hatta doktora niteliğinde çalışmalar yapılması literatür için bir zenginlik olacaktır. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir