135 kez görüntülendi.

Anlam ve Yorum, Tahsin Görgün

Modernleşme olgusunun kendisinde neşet ettiği Hristiyan Batı’nın söz konusu süreci yaşaması, onun kendi karakteristiklerinden bağımsız olarak anlaşılamaz. Buna mukabil, modernleşme tecrübesini yaşayan diğer medeniyetlerin de geçirmiş oldukları bu süreç aynı şekilde onların da kendi karakteristiklerinden bağımsız bir şekilde tam olarak anlaşılamaz. Modernleşmenin “mucidi” olarak niteleyebileceğimiz Batı medeniyetinin öncü olması hasebiyle diğer modernleşme süreçlerini büyük oranda belirlemesinden bahsedilebilse de her medeniyette bu olgunun nasıl tahakkuk ettiği doğru bir şekilde anlaşılabilmek için kendi iç dinamiklerinden referansla değerlendirilmeye muhtaçtır. Bu bağlamda Tahsin Görgün’ün Anlam ve Yorum adlı eseri, modernleşmenin Batı felsefesini getirdiği yerin Hristiyanlık ile doğrudan irtibatlı olduğunu ifade ediyor ve müellif bunu analitik, hermeneutik ve yapısalcı felsefe ekollerinden hareketle göstermeye çalışıyor. Asıl itibari ile mezkur üç yaklaşımın bir tür Hristiyanlık ve İncil yorumu ekseninde şekillendiğini ve bunun da doğal olarak Batı felsefesinde Hristiyanlığın kurucu bir rol oynadığını söylemeyi mümkün kıldığını ifade ediyor.

Hristiyanlığın özü itibari ile “kişi” ve “olay” merkezli bir zeminde var olması, Hristiyanlığın tabiatını oluşturan kurucu unsurlar olarak kendisini göstermektedir. Hristiyanlıkta İslam’da olduğu gibi ilahî sözün (vahyin) hitap ve kitap olarak somutlaşmış olmaması ve Hz. İsa’nın haddi zatında ilahî sözün kendisi (logos) oluşu, Hristiyanlığın üzerine kurulduğu zeminin bir tür “yorum” olmasını gerektirmiş ve kilise üzerinden bu yorumun objektif esaslara göre çağa ve topluma uygun hale getirilmesi de yorumun yorumu olarak nitelenebilecek bir vaziyetin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bir diğer ifade ile Hristiyanlık yorum ve yorumun yorumundan müteşekkil bir din olarak var olagelmiştir. Hal böyle iken havarîlerin elinde mitolojik unsurlar kazanan yorumun sağlıklı bir şekilde yorumlanması, özellikle modern dönemde efsane ve mitolojik unsurların pek makbul olmayışının da getirdiği tazyik ile, modern dönemde yeni yorum metodlarına duyulan ihtiyaç olarak kendisini göstermiştir. Kısaca ifade etmek gerekirse, din dilinin modern akıl ile çelişkiye düştüğü her türlü mitolojik anlatılarda (İncil’deki mucize, keramet ve harikulade olaylar) bunların nasıl anlaşılması gerektiği Hıristiyan teologlar ve müfessirler için esaslı bir problem olarak algılanmıştır. Kilise ve akıl çatışmasının Hristiyanlık tarihinin her döneminde farklı derecelerde vaki olması skolastik düşüncenin zayıfladığı ve güçlendiği dönemler olarak addedilmiş; tabiri caizse söz konusu çatışmadan bir kez daha sağ salim çıkma ihtimalinin kalmadığı Hıristiyan teologlar tarafından sezilen din, kendine has bir bilgi türü ve tecrübe olarak nitelenerek ilâ-ebed mezkur tartışmanın nihayete erdirilmesi hedeflenmiştir. Daha çok Kant’ın dinî düşünceyi bilginin alanından çıkarması ve metafiziği yıkması olarak dile getirdiğimiz hususun bu çerçevede anlaşılması ve  bu durumun, Batı medeniyetinin kendi modernleşme tecrübesinde dinî olanı terk etmek ve idame ettirmek arasındaki zaruri tercihinde dinin varlığının nasıl idame ettirileceğine dair Hıristiyan teologların bulduğu bir çözüm olarak okunması daha yerinde olacaktır.

İslam dünyasının modernleşme serüvenine baktığımız zaman, Hristiyan Batı dünyasından oldukça farklı iç dinamiklere sahip olmasına rağmen, İslam coğrafyasında da din-bilim çatışması mevcut gibi telakki edilmiş ve dine karşı bir zümrenin zuhur etmesinin önüne geçilememiştir. Elbette bu süreç sömürgecilik faaliyetlerinden bağımsız değerlendirilmesi mümkün olmayan bir olgudur. Söz gelimi, Görgün’ün ifadesi ile, sömürgeleşme süreci her ne kadar esas itibari ile iktisadî ve siyasî olarak kendini gösterse de, sonuç itibari ile kültürel ve zihinsel bir dönüşümü de beraberinde getirmiştir.[1] Bu değişimle birlikte ekseriyetle periferide kalan Hindistan-Pakistan ve Mısır gibi bölgelerde, İslam modernizasyonunun farklı veçhelerine tekabül eden ekoller zuhur etti ve böylece büyük oranda Batı’dan ithal edilen ve onlara has denilebilecek problemlerin İslam dünyasında da tartışılması söz konusu oldu. Halbuki belirttiğimiz üzere İslam ve Hıristiyanlık arasındaki mahiyet farkı -ki bu fark Hıristiyanlığın bir “zât”, “olay” ve bunun bir yorumuna dayanması; İslam’ın ise bir “hitap” ve onu tebliğ eden bir “insana” dayanmasından ötürü esasında bilgi, bilgiye dayalı anlama ve anlamaya dayalı ittibâ rükünlerinden meydana gelmesidir- iki medeniyetin de modernleşme sürecini tayin etmesi elzem olan hususiyetlerdendir.  

Yazımızda mevzu bahis ettiğimiz meseleleri, Tahsin Görgün Anlam ve Yorum adlı kitabında çok daha detaylı bir şekilde farklı açılımlarını da göstererek ele almaktadır. Kitabın önemli bir kısmını teşkil eden üç bölüm: analitik felsefe, hermeneutik ve yapısalcılıktır. Bu bölümlerde ekollerin önde gelen isimlerinin mezkur metotları dinî metinlere nasıl tatbik ettikleri, örnekleri ile başarılı bir şekilde ortaya konmuştur. Kitabın ilk bölümünde Batı düşüncesi içerisinde modernleşme sürecinin kutsal metinleri anlama noktasında nasıl bir tesiri olduğu ve bunun Batı felsefesini nereye getirdiği yeterli ölçüde izah edildi ise de söz konusu perspektifin aynı şekilde -kitabın gidişatı ve ilk bölümdeki derin tahliller göz önüne alındığında- İslam düşüncesindeki vaziyetin ele alındığı ikinci bölümde uygulandığını söylemek pek mümkün gözükmemektedir. Kitapta işlenen konunun derinlik ve ağırlığından mütevellit olsa gerek kitabın dilinin de biraz ağır olduğu, kitabın müstakbel okuyucuları için tenbih kabilinden burada zikredilebilir.     

 

[1] Görgün, Tahsin, Anlam ve Yorum, Külliyat Yayınları, İstanbul, 2016, sf.50



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir