274 kez görüntülendi.

Amerika Birleşik Devletleri (Tarih, Siyaset, Ekonomi) – I

“Amerikalı” dediğimiz zaman aklımıza ne gelir? Bu soruyu sormamın sebebi kafanızdaki “Amerikalı” tasavvurunu gözden geçirmenizi istemem. Çünkü mevzubahis “özgürlükler ülkesi” olunca homojen bir yapıdan bahsedemiyoruz. 310 Milyonluk nüfusa sahip Amerika’da sadece 22 milyon Amerikalı var ve kendi ülkelerinde etnik büyüklük olarak 6. sıradalar. Bu etnik yapıya biraz değinmek istiyorum.

Dünyada nereye giderseniz gidin illaki Amerika hayali olan birkaç kişiyle karşılaşırsınız. Bu hayal sayesinde Amerika’nın nüfusu hem artmış, hem de etnik olarak çeşitlilik kazanmıştır. Mesela bu etnik yapının en tepesinde 50 milyon kadar Alman, sonra 40 milyon kadar İrlandalı ve 30 milyon kadar İngiliz yer alıyor. Peki etnik olarak bu kadar çeşitli olan bir ülkenin tarihinden bahsederken kimi esas alacağız? Nüfus olarak üstün olan Almanların mı? Yoksa Amerika’yı sömüren İngilizlerin mi?                                                

Bizim daha da derine inmemiz gerekiyor. Burada karşımıza “Amerikan Yerlileri” çıkıyor.

Kızılderililer

Buzul Çağı’nın son dönemlerinde, M.Ö. 34.000 ile 30.000 yılları arasında dünyadaki suların neredeyse tamamı büyük kıtasal buz katmanları halindeydi. Bunun sonucu olarak Bering Denizinde adına “Beringia” denilen ilginç bir kara köprüsü oluştu. Ağaçsız, nemli ve bol ot bulunan bu bölge, Sibiryalıların avladıkları hayvanları kendine çekti ve Sibirya’dan Amerika’ya ilk göçler bu şekilde başladı. Bugün, göç eden bu topluluklar “Kızılderili” olarak anıldı.

Avrupa insanının ten rengine göre insanları sınıflandırmak gibi bir hastalığı vardır. 16. ve 17. yüzyıllarda derilerinin kızıla çalması sonucunda bu ismi alan yerlilerin imtihanı çok çetin oldu. Altına susayan “Beyaz Adam”, gözünü kırpmadan milyonlarca “Kızıl”ı katletti. Topraklarına yerleşip, koloniler kurdu.

Amerika’ya kolonileşme anlamında ilk yerleşim tahmin edebileceğimiz gibi İngilizler tarafından oldu. Virginia’ya ve Massachusetts’e bugünkü Amerika’nın kültürel, politik ve yasal yaşamına yön veren tutucu İngiliz Protestanlar yerleşti. ­­

Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Paris Antlaşması

4 Haziran 1738’de Büyük Britanya tahtına III. George (George William Frederick) çıktı. Saltanatının uzun yılları kendi krallığının ve Avrupa’nın huzurunu sağlamak için savaşlar ve ihtilaflarla geçmişti. Saltanatının ilk yıllarında gerçekleşen Yedi Yıl Savaşları’nda Fransa’yı yenmesi sonucuBüyük Britanya, Kuzey Amerika’da ve Hindistan’da hâkim güç olmuştu. Fakat sıkıntılı geçen bu süreç Britanya Krallığı’nın hazinesini büyük ölçüde etkilemişti. Bu sebeple III. George, kolonilerinden iki-üç kat daha fazla vergi almaya başladı.

17. ve 18. yüzyıllar Avrupa için bir dönüm noktası oldu. 17. yüzyılda İtalya’da Rönesans ile başlayan “Aydınlanma”, 18. yüzyılın son çeyreğinde Fransa’da Fransız İhtilali ile doruk noktasına ulaştı. Amerikan Bağımsızlığı da kaçınılmaz olarak bu dönemde gerçekleşti. Londra’nın, Aydınlanma düşüncesi ve Fransız İhtilali’nden etkilenen Amerikalıların vergilerini artırması isyana neden oldu.

1767 yılında Londra, “Townshend Kanunu” olarak bilinen kanunu yürürlüğe soktu ve çay dahil bazı ürünlere yeni vergiler koydu. Bu ise halkın tepkisini çekti ve İngiltere’den gelen çayları Boston Limanı’nda denize döktüler. Böylece iç savaş başlamış oldu.

İsyan, ilk başta Büyük Britanya’nın kolonilerinde görülse de çok çabuk bir şekilde Hollanda, Fransa ve İspanya İmparatorluğu’na ait kolonilere de sıçradı ve ulusal bir iç savaşa dönüştü. Bu küresel savaşa “Amerikan Bağımsızlık Savaşı” denildi ve 1781’de Yorktown’daki çatışmalarda 7000 İngiliz askerinin teslim olmasıyla sonuçlandı. Bu savaşın sonucunda Paris Antlaşması imzalandı ve İngiltere, batıda Mississippi Irmağı’nı da içine alan geniş sınırlarla, Amerika’nın bağımsızlığını tanıdı. Kanada İngiltere’nin elinde kaldı, Doğu ve Batı Florida İspanya’ya verildi. Antlaşmanın imzalanmasından 3 ay sonra, son İngiliz askerlerinin 25 Kasım 1783’te New York’tan ayrılmasından sonra George Washington şehre girdi. Amerika, artık bağımsız bir devletti.

Yeni kurulan bu devletin federal bir yapıya sahip olması isteniyordu. Bunun için “Federasyon Maddeleri” oluşturuldu ve ulusal hükümetin kurulması planlandı. Ancak koloni haklarının korunması için oluşturulan maddeler, Federasyon Maddelerinin uygulanmasını bir nebze engelledi.

1787’de büyük politik liderlerin ortak kararı ile ulusal bir anayasa tasarlandı. Eyaletlerin çoğunluklarının da onaylamasıyla birlikte yeni anayasa tanındı. 1791 yılına gelindiğinde ise bugünkü federal yapının temelleri atılmış oldu ve güçlü bir federal yapı sağlandı. Bu yeni hükümetin başına Bağımsızlık Savaşında ordunun başında duran General George Washington geçti ve Washington DC başkent olarak ilan edildi.

ABD’nin bağımsızlığını kazandığı andaki toprakları Atlas Okyanusu kıyısında günümüzdeki yüzölçümünün üçte biri civarında bir alandan oluşuyordu. Batısı ise Fransa’ya aitti. ABD’nin 3. başkanı Thomas Jefferson bu topraklardaki zenginliğin farkına varmıştı. Fransa’nın başında bulunan Napolyon Bonapart yönetimine bu toprakların ABD hükümetine satılması teklifini götürdü. 2.147.000 km²lik bu alan 1803 yılında 78 milyon Fransız frankı karşılığında ABD’ye satıldı. Satın alınan Louisiana toprakları günümüzde ABD topraklarında neredeyse 15 eyaletin yüzölçümünü kapsamaktadır.

  

1812 yılında ABD başkanı James Madison Birleşik Krallık’a savaş açtı ama savaş sınırları değiştirmedi. 1883 yılında Başkan James Monroe ABD Kongresi’nde bir konuşma yaparak Avrupa ülkelerinin Amerika’ya müdahale etmelerini yasaklayan Monroe Doktrini’ni açıkladı. 1830 yılında Başkan Andrew Jackson Missisipi Nehri’nin doğusunda kalan yerlilerin yurtlarından çıkarılarak zorla batıdaki yerli topraklarına göç ettirilmesini amaçlayan Yerli İskan Yasasını imzaladı. Gözyaşı Yolu olarak tarihe geçen bu zorunlu göç sırasında çoğu kelepçeli olan Choctaw ve Cherokee yerlilerinin dörtte biri yolda öldü.

Amerikan İç Savaşı

19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ABD’nin ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayalıydı. Bunun en önemli sebeplerinden biri güneyde bulunan büyük çiftliklerdi. Bu çiftliklerin işgücünü Afrika’dan getirilen siyahi köleler karşılıyordu. Köleliği kaldırmaya söz vererek seçime katılan başkan adayı Abraham Lincoln seçimi kazanınca güneyli 7 eyalet (South Carolina, Mississippi, Florida, Alabama, Teksas, Georgia ve Louisiana) ABD’den bağımsızlıklarını ilan ettiler. Bu eyaletler “Amerika Konfedere Devletleri” adı altında yeni bir devlet kurdular. Çok geçmeden bu isyana 4 eyalet daha (Virginia, Arkansas, North Carolina ve Tennessee) katıldı. 1861 Nisan ayında Amerikan İç Savaşı başaldı. Amerika Konfedere Devletleri, Amerika Birleşik Devletleri’ne saldırdı.

Savaşın ilk yıllarında iki taraf da birbirine üstünlük sağlayamadı. Fakat 1863 yılında yapılan Gettysburg Savaşı ile ABD tartışmasız üstünlük sağladı. Savaşın bitmesiyle güneydeki bütün kölelere özgürlük hakları verildi. Fakat savaş güney ve kuzey arasında ekonomik olarak bir farklılık oluşturdu. Güney, ekonomik olarak yıkıma uğrarken kuzey ilerledi.  

Dünya Savaşları (1914-1945)

I. Dünya Savaşı başladığında ABD çoktan sanayileşmişti ve ekonomik olarak çok ferahtı. O zamana kadar Avrupa’nın iç işlerine karışmamayı tercih eden ABD’yi dönemin başkanı Woodrow Wilson I. Dünya Savaşı’na soktu ve savaşın sonucunu İtilaf Devletleri’nin lehine değiştirdi.

ABD başlangıçta II. Dünya Savaşı’na katılmamayı tercih etti. Ancak 7 Aralık 1941 tarihinde Japonya, Pearl Harbor Saldırısı’yla ABD’ye ait Hawaii adalarından biri olan Oahu adasındaki askeri tesisleri bombaladı. Bunun üzerine ABD savaşa girdi. Bu olayın üzerinden üç gün geçti ve Nazi Almanyası da ABD’ye savaş ilan etti. Böylece ABD hem Pasifik Okyanusu’nda hem de Avrupa’da iki cepheli bir savaşa girdi.

ABD ordusu 6 Haziran 1944 günü Almanya’ya karşı Fransa sahillerine yaptığı Normandiya Çıkarması’yla büyük bir taarruza başladı. Almanya, ABD ve Sovyet orduları tarafından kıskaca alınınca 8 Mayıs 1945 yılında teslim oldu. Japonya ise savaşa devam etti. ABD başkanı Harry Truman 6 Ağustos 1945 tarihinde Hiroşima ve 9 Ağustos 1945’te Nagasaki’ye atom bombası atılmasını onayladı. Feci sonuçlar doğuran atom bombası saldırısından sonra 15 Ağustos 1945’te Japonya teslim oldu ve II. Dünya Savaşı sona erdi.

Soğuk Savaş (1945-1990)

I. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ve Sovyetler Birliği dünyanın iki büyük süper gücü haline geldiler. Dünya ülkeleri bu iki süper gücün etrafında kamplaşmaya başladılar. Kore Savaşı Soğuk Savaş’ın ilk büyük çatışmasıydı. Türkiye’nin de ABD’nin yanında katıldığı bu savaşta Sovyetler Birliği ve Çin Kuzey Kore’yi destekleyerek ABD’nin himayesindeki Güney Kore’ye saldırdılar. Üç yıl süren bu savaş hiçbir taraf üstünlüğü kazanamadan sona erdi.

Bu savaştan sonra ABD tarafında olan ülkeler NATO örgütü çatısı birleşerek Batı Blokunu oluştururken, Sovyetler Birliği’nin yanındaki (çoğu Doğu Avrupa’da olan) ülkeler Varşova Paktı’nı kurarak Doğu Blokunu oluşturdular. 1961 yılında Almanya’nın başkenti Berlin’de inşa edilen Berlin Duvarı Batı Almanya’yı Doğu Almanya’dan ayırarak Soğuk Savaş’ın simgesi haline geldi.

1960’ta başkan seçilen John F. Kennedy’nin ilk yıllarında Türkiye’yi de etkileyen Küba Füze Krizi yaşandı. ABD 1963 yılında Kennedy’nin suikast sonucu yaşamını yitirmesiyle yeni bir krize girdi. Kore gibi ikiye ayrılmış olan Vietnam’ın kuzey ve güney kısımları arasında çıkan Vietnam Savaşı 1960’larda şiddetlendi. Sovyetler Birliği’nin Vietnam’da başarılı olması halinde dünyaya egemen olacağından korkan ABD Vietnam’a yüzbinlerce asker gönderdi. 50.000’i aşkın ABD askerinin öldüğü bu savaş 1975 yılında ABD’nin Saygon’u boşaltması ile sona erdi.

1980 yılında Ronald Reagan ABD başkanı seçildi. Reagan, ABD’nin askeri harcamalarını büyük miktarda artırdı ve Stratejik Savunma Girişimi adı altında Sovyetler Birliği’yle büyük bir silah yarışını başlattı. Mihail Gorbaçov ise Sovyetler’in yeni lideri seçildi ve 1987 yılında ABD ile bir silahsızlandırma anlaşması imzaladı. Gorbaçov ayrıca Glasnost ve Perestroyka denilen reform programlarını başlattı.

Bu programlar SSCB ve diğer Doğu Bloku ülkelerinde kişisel özgürlükleri artırdıysa da Doğu Bloku bölünmeye başladı. İlk olarak Polonya’da başlayan 1989 Devrimleri Doğu Almanya, Çekoslovakya, Macaristan ve Bulgaristan’da devam etti. Romanya hariç diğer Doğu Bloku ülkelerinde kansız olarak gerçekleşen bu devrimler sonucu Doğu Avrupa’daki komünist rejimler sona erdi. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin de dağılmasıyla Soğuk Savaş son buldu.

Hazırlayan: Habib Eren

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir