587 kez görüntülendi.

Adalet Dairesi Teorisi

Adalet dairesi teorisi; nüvelerine Sümerlerde rastladığımız ve tarih içerisinde Hint-İran gibi kadim doğu medeniyetlerinin bilgi birikiminden damıtılarak Osmanlı’ya kadar gelen, din-devlet-toplum ilişkilerini siyaset felsefesi ve yönetim anlayışı bağlamında, adalet ekseninde ele alan düşünsel bir faaliyettir.

Adalet Nedir?
Adalet dairesi teorisine girmeden önce doğu medeniyetlerinde ve özellikle de Osmanlı’da devlet yönetim anlayışının üzerine bina edildiği, adalet dairesinin mihenk taşı olan adalet kavramı üzerinde durmak gerekmektedir. Arapça kökenli bir kelime olan adalet sözlüklerde; hak sahibine hakkını verme, hak ve hukuka uygun davranma ve onları gözetme, doğru olma, bir şeyi yerli yerine koyma, itidali (aşırılığa karşı orta yolu) tercih etme, dengeli ve ölçülü davranmak, kendi mülkünde tasarrufta bulunmak, başkasının hakkına tecavüz etmemek; devletin, kişilerin çatışan çıkarları arasında hakka uygun denge sağlaması olarak tanımlanmıştır. TDK sözlüğünde ise adalet, yasalarla sahip olunan hakların herkes tarafından kullanılmasını sağlamak olarak tarif edilmiştir. Kuran’da ve hadislerde ise ferdi ve içtimai hayattaki düzen ve nizamın yegâne sağlayıcısı olarak görülen ve defaatle vurgulanan adalet; doğruluk, dürüstlük, takvalı olma, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine göre davranma, tarafsız olma şeklinde ifade edilmiş ve ölçütünün de objektif bir kavram olan hakkaniyet olduğu belirtilmiştir.

Sokrates adaleti; saadete ermek isteyenin aradığı şey, hem kendisi hem de verdiği sonuçlar bakımından iyi olan olarak tanımlamıştır. Adaleti en yüce erdemlerden biri, ferdin ve toplumun temel davranış kuralı olarak kabul eden Platon ise ferdi anlamda adaletin; insanın üç temel kuvvesi olan kuvve-i nâtıka, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i şeheviyenin faziletleri olan hikmet, şecaat ve ölçülülüğün bir arada bulunması halinde gerçekleşebileceğini belirtmiştir. Platon’a göre bu üç fazileti bünyesinde barındıran adil olabilmektedir. Platon içtimai anlamda adaletin ise toplumu oluşturan yönetici, koruyucu ve üretici sınıflarının her birinin sırasıyla hikmet, şecaat ve iffet faziletlerine sahip olması ve aynı zamanda kendi işlerini yapıp diğer sınıfların işlerine karışmamaları halinde teessüs edeceği düşüncesidir.

Platon’da olduğu gibi adaleti en yüce erdemlerden biri, diğer bütün faziletleri haiz mükemmel bir fazilet, toplumun ve devletin temeli olarak gören Aristo, iki tür adaletten söz eder: paylaştırıcı ve düzeltici. Paylaştırıcı adalet hakların ve imtiyazların bireysel çaba ve gayretler nispetinde dağıtılmasıyla, düzeltici adalet ise salt eşitlik yoluyla gerçekleşir. Bir sofist olan Thrasymakhos ise adaleti güçlünün işine gelen olarak tanımlayarak objektif, mutlak bir adaletten söz edilemeyeceğini, adaletin gücü elinde bulunduran tarafından belirlendiğini ifade etmiştir.

Adalet kuramını ilahi çerçeveden kurtarıp dünyevi bir temele dayandıran aydınlanma çağı düşünürleri adaletin hukuka ve mutlak eşitliğe riayetle sağlanabileceğini iddia ederken Hobbes ve Locke gibi filozoflar ise adaletin ancak toplum sözleşmesine uyulduğu takdirde gerçekleşebileceğini belirtmişlerdir.

Adalet kavramı üzerinde bu kadar çok ve farklı tanımların oluşmasının nedeni toplumların içinde bulunduğu sosyo-politik ve kültürel durumlara göre adalet tanımının çağdan çağa değişiklik göstermesidir. Örneğin; bireysel haklara yoğun müdahalelerin söz konusu olduğu, siyah beyaz tartışmalarının yaşandığı 20. yüzyılda adalet kavramı Richard Dworkin tarafından eşitlik merkezinde değerlendirilmiştir.

Adalet Dairesinin Tarihi
Yönetimde sürekliliğin ve istikrarın adaletle sağlanabileceğini düşünen Doğu medeniyetlerinin devlet yönetim geleneğinde merkezi bir konuma sahip olan adalet, ifadesini en güzel bir şekilde adalet dairesinde bulmuştur. Adalet dairesinin temel nosyonlarını ve mantığını MÖ. 4000 – MÖ. 2000 yılları arasında Irak’ın güneyinde medeniyet kuran Sümerler belirlemişlerdir. Adalet ve adalet dairesi kavramlarına ve bu kavramlar arasındaki bağlantılara tarihte ilk defa Sümerlerin yasalarında değinilmiştir.

Tarihi süreç içerisinde Sümerlerin bilgi ve birikimleri Hint-İran geleneğine aktarılmış, Hint-İran coğrafyasında kaleme alınan pek çok eserde Sümerlerde olduğu gibi adalet dairesine ve kavramlarına rastlanılmıştır. MÖ. I. yüzyılda yaşadığı düşünülen Hint bilge Beydeba tarafından zamanın Hint Hükümdarı zalim Debşelem’in zulmüne son vermesi için fabl tarzında yazılan ve hükümdara nasihatler, öğütler içeren Kelile ve Dimne isimli kitapta; adalete, hükümdarın adil olması gerektiğine vurgu yapılmış, devlet nizamının ancak adaletle muhafaza edileceği müteaddit yerde vurgulanmıştır. Şu cümleleri kitapta adalete verilen önemi göstermek için örnek verebiliriz: “Hükümdara, devlet ve saltanatını çekip çevirten güç akıldır. Zira çarşı pazar ahalisi ve halk, akıldan fışkıran bir adalet kaynağı olmadan dirlik ve düzen bulmaz. Adalet devletin ana direğidir.”

İran geleneğinde ise adalet dairesi ilk defa tekemmül etmiş bir şekilde Sasani hükümdarlarından Erdeşir-i Bâbekân’ın öğütlerini içeren Ahd-i Erdeşir adlı eserde; sultan, rical (ordu), mal, imaret, adalet ve hüsnü siyaset kavramları bağlamında ele alınmıştır. Mülk ve melik (otorite ve sultan) kavramlarının merkeze alındığı eserde mülkün kaim olabilmesinin, devlet ve toplum birlikteliğinin sağlanmasının yolu adalete dayandırılmıştır.

İslam diniyle birlikte -İslam’ın adalete verdiği önemin de etkisiyle- adalet dairesi anlayışı Ortadoğu coğrafyasında sıklıkla ele alınmaya başlanmış, özellikle de 11 ve 12. yüzyıllarda telif edilen nasihatname, siyasetname ve âdâb türü eserlerde çokça konu edilmiştir. İbn Kuteybe’nin Uyûnu’l-ahbâr ve İbn Cülcül’ün Tabakâtü’l-etıbbâ ve’l-hükemâ isimli eserleri İslam kaynakları bakımından adalet dairesinin değerlendirildiği en eski kaynaklardır.

Adalet dairesini ele alan bir diğer eser Türk Edebiyatında ilk siyasetname örneği olarak kabul edilen Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig adlı eseridir. Yazıldığı dönemin ahlak, devlet idaresi gibi konulardaki telakkilerini inceleyen ve bunları gelecek hükümdar ve yöneticilere aşılamayı amaç edinen eser, vermek istediği mesajları dört temsili şahıs üzerinden işlemektedir. Bu dört temsili şahıstan; hükümdar Kün Toğdı (Güneş Doğdu) adaleti, vezir Ay Toldı saadeti, vezirin oğlu Öğdülmiş aklı ve bilgeliği, vezirin kardeşi Odgurmış ise akıbeti temsil etmektedir. Eserde temsili şahıslar üzerinden dile getirilen “Adâlete istinat eden kanun, bu göğün direğidir; kanun bozulursa gök yerinde duramaz” minvalindeki pek çok cümleyle adalete büyük önem atfedilmiştir. Adalet dairesi Kutadgu Bilig’de “Memleket tutmak için, çok asker ve ordu lâzımdır; askeri beslemek için de çok mal ve servete ihtiyaç vardır. Bu malı elde etmek için, halkın zengin olması gerektir; halkın zengin olması için de, doğru kanunlar konulmalıdır. Bunlardan biri ihmâl edilirse, dördü de kalır; dördü birden ihmâl edilirse, beylik çözülmeğe yüz tutar” şeklinde ifade edilmiştir.

Yusuf Has Hâcib zulmün nedenlerini ise eserinde şu şekilde belirtir: “Ey hükümdar, şu üç şey zulüm ve tazyike sebep olur; biri beyin ihmalkârlığı ki, bundan musibet gelir. İkincisi halkın başında bulunan insanın zayıf olması; üçüncüsü de halkın bağrını yiyen tamahkârlıktır. Şimdi bu üçünden hiç biri sende bulunmadığından, memleketin neresinde bir zorba zuhur edebilir!”

Adalet dairesinin ele alındığı bir başka eser ise Kûhistan sultanı Keykavus bin İskender’in kaleme aldığı, nasihatlerle dolu, idare ve âdâb kurallarını ihtiva eden bir ahlak kitabı olan Kabusnâme’dir. Eserde adalet dairesi şu şekilde geçmektedir: “Hükümdarlık leşkerledir (asker), leşkere altınla sahip olunur, altın da imaretle elde edilir, imaret ise ancak adalet ve insafla gerçekleşebilir.” Dört cümleden müteşekkil olan bu daire; hükümdarlık (mülk, otorite), leşker (asker), altın (mal), imaret (bayındırlık, reayanın durumunu gözetme) ve adalet olmak üzere beş kavram üzerinden oluşturulmuştur.

Büyük Selçuklu Devleti’nde Alparslan ve Melikşah dönemlerinde vezirlik görevini deruhte eden devlet adamı ve siyaset bilimcisi Nizâmülmülk de devlete ve yönetime dair temel konuları ele aldığı Siyâsetnâme adlı eserinde adalet üzerinde titizlikle durmuş, yönetim anlayışında adaletin olmazsa olmaz bir unsur olduğunu belirtmiştir.

Nizâmülmülk eserinde toplumda birlik ve düzenin sağlanabilmesinin adalete bağlı olduğunu ifade eder ve adaletin tesis edilebilmesi için de şu tavsiyelerde bulunur: “Peygamber (Aleyhisselâm): ‘Adalet dünyanın izzeti ve sultanın gücüdür.’ buyurur. Adalet, ordu ve reayanın selameti, iyiliğin mihenk taşıdır. Nitekim Tanrı (azze ve celle) buyurur ki: ‘ Göğü yükseltti ve ölçüyü koydu’ (Rahman, 7) yani adaletten daha hayırlı bir şey yoktur. Cenabı Hak başka bir ayette şöyle buyurur: ‘Allah Kitabı hak ve ölçü ile indirmiştir.’ (Şura, 17) Hükümdarlığa en çok yaraşan kişi kalbinde adaleti barındırıp; hanesinde dindarların ve âlimlerin huzur içinde kaldıkları, adamlarının Allah korkusu taşıyan Müslüman ve vicdanlı oldukları kişidir.” Adalet dairesi görüldüğü üzere Nizâmülmülk’te ayetler ve hadisler bağlamında değerlendirilmiştir.

14. yüzyılda yaşamış büyük devlet adamı, düşünür ve tarihçi olan İbn Haldun da Kitabu’l-İber adlı eserine giriş olarak yazdığı Mukaddime’sinde adalet dairesini ele almıştır. Ümran ilminin kurucusu olarak kabul edilen İbn Haldun ümranların felaketinin zulümle geleceğini, adaletsiz yönetimlerin er geç fesada uğrayacağını belirtmiştir.

İbn Haldun adalet dairesi ile ilgili olarak Mukaddime’sinde Mes’ûdî tarafından nakledilen, Mûbezân’ın hükümdar Behram bin Behram’a Baykuş hikâyesinde söylemiş olduğu sözleri aktarır: “Ey hükümdar! Mülkün izzeti sadece şeriat (hukuk, adalet), Allah’a itaat edip onun rızası için iş görmek ve onun emri ve yasakları dairesinde icraatta bulunmakla gerçekleşir. Şeriatın kıvamı ancak mülk ile, mülkün izzeti (devlet işlerini gören) adamlarla, devlet adamlarının kıvamı (para, maaş ve) malladır. Memleketi mamur hale getirmeden başka mal temin etmenin yolu olmadığı gibi adalet olmadan da memleketi imar etmenin çaresi mevcut değildir. Adalet, halk arasına konulmuş bir terazidir. Bu teraziyi Allah koymuş; hükümdarı da ona kayyum ve nezaretçi tayin etmiştir.” Şeriat, mülk, rical, mal, imaret ve adalet olmak üzere altı unsurdan müteşekkil bu rivayette mülk (otorite, iktidar) kavramı ön plana çıkmış ve mülkün de ancak adaletle sağlanabileceği belirtilmiştir.

Organizmacı bir devlet görüşüne sahip olan ve devletlerin bekasını güttükleri siyasete, adil ya da zalim olmalarına bağlayan İbn Haldun bu bağlamda adaleti ile şöhret bulmuş hükümdar Nuşirevan’ın sözlerini de nakleder:“Mülk ve devlet ordu ile, ordu (para, iktisat ve) malla, mal haraçla, haraç (vergi) memleketin imar edilmesiyle, memleketin mamur hake getirilmesi adaletle, adalet devlet adamlarının (ve memurların) ıslah edilmeleriyle, devlet memurlarının ıslah edilmeleri vezirlerin istikamet sahibi olmalarıyla olur. Bütün bunların başı ve esası da hükümdarın, raiyyenin halini bizzat araştırması ve halkı tedip etmeye muktedir olması ile kabil olur. Hükümdar böyle olursa raiyyeye malik ve hâkim olur, onun memlukü mahkûm olmaz.” İbn Haldun Mukaddime’sinde adalet dairesiyle ilgili son olarak Aristo’ya nispet edilen ve ümran ilmine elverişli bir bilgi olduğunu düşündüğü, daha sonra detaylı bir şekilde Kınalızâde Ali Çelebi’de göreceğimiz rivayeti nakleder.

Osmanlıda Adalet ve Adalet Dairesi
Yukarıda da görüldüğü üzere Hint İran geleneğinden Türk İslam devlet yönetim anlayışına giren adalet dairesi düşünü, kendisinden önce yaşayan Türk İslam devletlerinin yönetim anlayışını ve devlet geleneklerini benimseyen, bilgi ve tecrübe birikimlerinden istifade eden Osmanlı’ya aktarılmıştır. Osmanlı yöneticileri katında istikrarı ifade ettiği düşünülen adalet, toplumda gerçekleştirilmesi gereken en önemli vazife olarak görülmüş ve adalet dairesinde de merkezi bir yere sahip olmuştur. Özellikle 16. yüzyılın sonlarına doğru Kanuni Sultan Süleyman dönemini devletin altın çağı olarak idealize eden ve yönetimdeki bozukluklara, gerilemelere çare arayıp altın çağa dönmek isteyen Osmanlı uleması ve mütefekkirleri devletin bekası ve nizamının adalet dairesinde ele alınan unsurlara riayetle mümkün olabileceğini düşünmüşlerdir.

1596 yılında nizam-ı âlemde müşahede ettiği ihtilal sebebiyle Usûlü’l-hikem fî nizâmi’l-âlem isimli eseri kaleme alan Hasan Kâfî el-Akhisârî eserinde düzenin bozulmasına, padişahın helak olmasına, saltanatın zevaline, ezcümle nizam-ı âlemin fesada uğramasına neden olan durumları şu şekilde sıralar: (1) adalette ihmal ve tekâsül, (2) istişarenin terk edilmesi, (3) asker tedariki ve tedbirinde ihmal, (4) rüşvet ve iltimasın yaygınlaşması ve devlet yönetiminde kadınların söz sahibi olmasıdır. Bozulmanın sebeplerini bu şekilde sıralayan Hasan el-Kâfî daha sonra çözüm önerilerine geçer ve bu önerilerin ilk sırasına da adalet ve hüsnü siyasetle yönetim anlayışını koyar.

Padişahlığın sebatının ancak adalet ile olacağını, padişahın adaletten yüz çevirmesi halinde reayanın isyanıyla karşılaşacağını belirten Hasan el-Kâfî eserinde adalet dairesine de şu şekilde değinir: “Padişahlık ve sultanlık olmaz, illa erler ile olur, yani asker ile olur, asker ise olmaz, illa mal ile olur, mal ise olmaz, illa vilâyet mamur olmak ile olur, vilâyet ise mamur olmaz, illa adalet ile dahi hüsnü-i siyaset ile mamur olur.”

17. yüzyılın başlarında yaşayan devlet adamı ve yazar Koçi Bey Osmanlı’daki bozulmaların ve yozlaşmaların nedenleri üzerinde çalışmalar yapmış, bu bozulmaları yönetim ve toplum müesseseleri ekseninde değerlendirmiştir. Ülkedeki nizamın yegâne sağlayıcı olarak adaleti gören Koçi Bey reayanın korunması ve gözetilmesi, zulme uğratılmamasının devletin ekonomik, askeri ve siyasi anlamda istikrarını sağladığını ifade etmiştir. Koçi Bey aynı zamanda “Küfr ile dünya durur, zulümle durmaz. Adâlet, ömrün uzunluğuna sebeptir. Fukara ahvâlinin düzeni padişahların cennetlik olmasına sebep olur” sözüyle yönetimde adalete, yöneticinin evvelemirde adil olması gerektiğine vurgu yapmıştır.

1631 yılında IV. Murad’a devlet idaresinde gördüğü yolsuzluklar, yozlaşmalar ve bozulmalar hakkında kaleme aldığı risalesini sunan Koçi Bey bu bozulmaları Kanuni devrine dayandırır ve sebeplerini: (1) Padişahların divana katılmayı terk etmesi, (2) eski kaidelere riayet edilmeksizin liyakat ile atanması gereken sadr-ı âzamlığa padişah yakınlarının atanması, (3) hazineye ait arazilerin vakıf olarak padişah yakınlarına verilmesi, (4) iltizam sisteminin uygulanmaya başlanması, (5) padişahın süs ve şöhreti artırması neticesinde halkın da süse şöhrete düşkünlük göstermesi şeklinde sıralar.

Koçi Bey, devletin içinde bulunduğu durumu ve bu durumdan kurtuluş reçetesini IV. Murad’a sunduğu risalelerinde adalet dairesi üzerinden izah etmiştir: “Velhâsıl Osmanlı saltanatının şevket ve kudreti askerle, askerin ayakta durması hazine iledir. Hazinenin geliri reaya iledir. Reayanın ayakta durması adalet iledir. Şimdi âlem harap, reaya perişan, hazine noksan üzere… Kılıç erbabı bu halde…”

Tanzimat döneminde de devletin gerilemesi ve devlet kurumlarındaki bozulma, yozlaşmanın nedeni olarak adalet dairesi geleneğinin terk edilmesi gösterilmiştir. Bu dönemde bazı devlet adamları ve düşünürler altın çağ olarak idealize edilen Kanuni dönemindeki siyasi, askeri ve ekonomik üstünlüğü tekrar kazanmanın yolunun adalet dairesi telakkisini ihya etmeye dayandığını ileri sürmüşlerdir.

Kınalızâde’de Adalet Dairesi
Din-devlet ve toplum ilişkileri ekseninde adalet kavramı ve adalet dairesi üzerinde duran bir diğer düşünür Kınalızâde Ali Çelebi’dir. 16. yüzyılda yaşayan Kınalızâde, hikmet-i ameliye (ahlak felsefesi) üzerine bir telif olarak nitelediği, bir mukaddime ve üç bölümden oluşan, aynı zamanda Türkçe yazılmış ilk ahlak kitabı olan Ahlâk-ı Alâi isimli eserinin üçüncü bölümünü devlet yönetimi ve siyasî ahlaka (ilm-i tedbir-i medîne) ayırmıştır. Bu bölümde müellif, mülkün korunması, adaletin tesis edilmesi, devlet başkanının ve diğer yöneticilerin özellikleri, devlet-toplum ilişkisi, ordunun durumu gibi bazı önemli konuları ele almıştır. Bu konuları değerlendirirken Osmanlı’nın köklü devlet tecrübesinden de yararlanan Kınalızâde’nin, günün şartlarına göre elzem olan konular, özellikle de adalet üzerinde ısrarla durduğu görülür.

Kınalızâde Ahlâk-ı Alâi’nin üçüncü bölümünün sonunda Aristo’ya nispet edilen, İbn Haldun’un da Mukaddime’sinde zikrettiği adalet dairesini ele alır. Devlet-toplum-ordu ilişkisine işaret eden ve nizam-ı âlemin ancak adalet ile sağlanabileceğini gösteren adalet dairesi Kınalızâde’de şu cümlelerle ifade edilmiştir:

Adldir mûcib-i sâlah-ı cihan (Dünya düzeninin teminatı adalettir.)
Cihan bir bağdır divârı devlet (Dünya bir bağdır, duvarı devlet.)
Devletin nâzımı şeriattır (Devletin nizamını kuran hukuktur.)
Şeriata olamaz hiç haris illa mülk (Hukuku yalnızca otorite korur.)
Mülkü zapt eyleyemez illa leşker (Otoriteyi sağlayacak olan askerdir.)
Leşkeri cem edemez illa mal (Ordu mal ile kaim olur.)
Malı cem eyleyen raiyettir (Malı bir araya getiren halktır.)
Raiyeti kul eder âlem-i padişaha adl (Halkı idare altına ise ancak padişahın adaleti alır.)


Sekiz cümleden ve adalet, cihan, devlet, şeriat(hukuk), mülk (otorite, iktidar), leşker (askeriye), mal (iktisat) ve raiyet (halk) olmak üzere sekiz unsurdan müteşekkil olan bu rivayette her cümlenin sonunda gelen unsur bir sonraki cümlenin başına getirilerek açıklanmakta, böylelikle dairevi bir yapı oluşturulmaktadır.

Adalet dairesini başka bir yerde üç kısımda özetleyen Kınalızâde adaletin korunması için toplumda üç şeyin bulunması gerektiğini ifade etmiştir. Bunlardan birincisi nâmus-u Rabbânî yani şer-i İlâhî’dir. İkincisi namus ise hâkim-i insânî yani otoriter devlet başkanı ve adaletli hâkimdir. Kınalızâde üçüncü namus olarak ise dinâr-ı mîzânî yani parayı zikreder.

Arapçaya namus şeklinde geçen Grekçe kökenli nómos kelimesi “yasa, töre” anlamına gelmektedir. Grekçe para anlamına gelen nómisma ise nomos kelimesinden türemiş olan ve “yasa, töre olarak benimsemek, itibar etmek” anlamına gelen nomízō fiilinden türetilmiştir. Bu bağlamda para da yasa ve töre olarak kabul edilmiş, toplumda düzeni sağlayan bir unsur olarak itibar görmüştür.
Üçüncü namusun ikincinin fermanında olduğunu, İkinci namusun ise yani otoriter devlet başkanı ve adil hâkimin hidayete erişebilmesi için birinciye uyması gerektiğini belirten Kınalızâde Kuran’daki bir ayetin de bu manaya işaret ettiğini ifade eder. “…insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır.”(Hadid/25) ayetindeki “kitap” kelimesi Kınalızâde’ye göre ilahi hükümlere, “mizan” kelimesi ise dünyadaki alışverişlerin bir ölçüye göre yapılması gerektiğine işarettir. Ayetteki “hadid” kelimesinin ise adaleti tahakkuk ettirecek otoriter devlet başkanına işaret ettiğini düşünen Kınalızâde birinci namusa itaat etmeyenin kâfir ve münafık, ikinci namusa itaat etmeyenin isyankâr, üçüncü namusa itaat etmeyenin ise hain ve hırsız olduğunu ifade eder.

Eserinde adaletin şartlarına da değinen Kınalızâde bu şartları şu şekilde sıralar: Birinci şart herkese eşit muamelede bulunmaktır. Bu şartı, insanları âleme nispetle dört gruba ayırarak açıklayan Kınalızâde, bu dört grup arasında eşitlik sağlanmadığında cemiyette nizamın tesis edilemeyeceğini düşünür. Kınalızâde’ye göre cemiyeti oluşturan bu gruplardan birincisi ehl-i kalem olarak da adlandırabileceğimiz ulema, hukukçular, yazarlar, doktorlar ve mühendisler sınıfıdır. Kınalızâde bu grubu erkân-ı erbaadaki suya benzetmiştir. İkinci grup memleketin iç ve dış emniyetini muhafaza eden ve erkân-ı erbaada ateşe karşılık gelen muharip (asker) sınıfıdır. Bu sınıfın ihmali memleketteki huzur ve sükûnun ortadan kalkmasına neden olur. Hayatın düzenini temin etmek için zaruri malları uzak mesafelerden alıp halkın istifadesine sunan üçüncü grup yani tüccar sınıfı ise Kınalızâde’ye göre cemiyetin havası mesabesindedir. Dördüncü grubu halkın besin ihtiyacını karşılayan ve müellifin diğer üç gruptan daha ehemmiyetli olduğunu düşündüğü ziraatla uğraşanlar oluşturur. Bu grup da cemiyetin toprağı konumundadır. Cemiyeti oluşturan unsurları bu şekilde sıralayan Kınalızâde daha sonra bu gruplar arasındaki dengenin bozulmaması gerektiğini, bu sınıflardan birinin diğerine karışması durumunda müesses nizamın fesada uğrayabileceğini belirtir.

Kınalızâde adaletin ikinci şartının halka eşit bir şekilde muamelede bulunulduktan sonra şehir halkının ve cemiyet fertlerinin istidat ve yeteneklerine göre korunması olduğunu ifade eder. Müellif adaletin üçüncü şartını ise eşit muameleden ve herkesin hakkına ve yeteneğine göre korunmasından sonra iyilik ve yardımların da aynı ölçütler çerçevesinde yapılması gerektiği şeklinde açıklar.

Sonuç
Eski çağlardan beri doğu toplumlarında devlet yönetim anlayışının temelini oluşturan adalete dayalı düzen telakkisi Osmanlı’da da devam etmiş, adalet dairesi teorisi Osmanlı devlet yönetimini temsil eden bir kavram haline gelmiştir. Din-devlet ve toplum ilişkilerinin kurulması, âlemde düzen ve dirliğin sağlanması adalet dairesine dayandırılmıştır. Buna bağlı olarak devlet adamlarının ve görevlilerin adalet dairesinin dışına çıkmaları zulüm olarak değerlendirilmiştir.

Ek
Bugün adalet saraylarında, mahkemelerde, vesaire müteaddit yerde bir elinde terazi, diğerinde kılıç tutan gözleri bağlı bir kadın heykeli görürüz. Bu heykel Yunan mitolojisinde adalet ve düzen tanrıçası Themis’i simgelemektedir. Evrensel ve ölümsüz doğa yasasını temsil eden ve Olympos’taki düzeni koruyan Themis her yerdedir ve her zaman vardır. İlk dönemlerde zıddı olan fitne ve fesat tanrıçası Eris ile birlikte tasvir edilen Themis bugün bildiğimiz formuna daha sonraları, Rönesans döneminde kavuşmuştur. Themis’in elindeki kılıç adaletin gücünü ve verdiği yasaların caydırıcılığını, terazi ise hakkaniyetli ve dengeli dağıtımı sembolize etmektedir. Gözlerinin bağlı olması tarafsız oluşunu, bakire bir kadın olması ise özgür ve bağımsız olduğunu göstermektedir. Bu yönüyle Themis heykeli adaleti temsil etmektedir. Burada, konuyla ilintili olduğu için Sunay Akın’ın Beyaz Adam şiirinden bir bölümü alıntılamanın uygun olacağını düşünüyoruz:

Beyaz adam
Özgürlük gibi adaleti de
Bir kadın heykeliyle simgeledi
Ama elinde terazi tutan
Zavallı kadın
Gözleri bağlı olduğu için
Kendisine tecavüz edenin
Kim olduğunu göremedi.
-Sunay AKIN


KAYNAKÇA
Aksoy, Hasan, “Kınalızâde Ali Efendi”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/kinalizade-ali-efendi (09.03.2019).
Beydebâ, Kelile ve Dimne, çev. Said Aykut, Şule Yayınları, İstanbul, 2003.
Çağrıcı, Mustafa, “Adâlet”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/adalet#1-ahlak (13.03.2019).
Çıvgın, Ayşe Gül, “Platon’un Adalet ve Filozof Kral Anlayışı”, İnsan Ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, cilt:7, sayı:1, ss.212-229, 2018.
Danışman, Zuhuri, Koçi Bey Risalesi, M.E.B. Yayınları, İstanbul, 1993.
Erhat, Azra, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2007.
Hâcib, Yusuf Has, Kutadgu Bilig, haz. Reşid Rahmeti Arat, TDK. Yayınları, İstanbul, 1947.
İbn Haldun, Mukaddime, haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2017.
İpşirli, Mehmet, “Hasan Kâfi El-Akhisârî ve Devlet Düzenine Ait Eseri Usulü’lHikem fi Nizami’l- lem” İÜEF TD, 1979–80, sayı:10-11, ss.239-278.
Kahraman, Ahmet, “Ahlâk-ı Alâî”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/ahlak-i-alai (09.03.2019).
Kınalızâde Ali Efendi, Devlet ve Aile Ahlakı, haz. Ahmet Kahraman, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul, ty.
Kınalızâde Ali Efendi, Ahlâk, Ahlâk-ı Alâ’î, haz. Hüseyin Algül, Tercüman 1001 Temel Eser, byy., ty.
Kömbe, İlker, “Dünya Düzeninin Temelleri: Adalet Dairesi Literatürüne Giriş”, Disiplinlerarası Çalışmalar Dergisi, cilt:18, sayı:35, ss.139-198, 2013.
Nizâmü’l-Mülk, Siyasetname, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2016.
Okumuş, Ejder, “Osmanlılarda Siyasal Bir Kurum Olarak Adâlet Dairesi”, Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, Yıl:3, Sayı: 5, 2005, ss.45-51.
Platon, Devlet, çev. Sebahattin Eyüpoğlu vd., Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul.
Topakkaya, Arslan, “Adalet Kavramı Bağlamında Aristoteles-Platon Karşılaştırması”, Flsf, Sdü Felsefe Bl. Dergisi, Sayı:6 Güz 2008, FLSF, cilt:6, ss.27-49.
Topakkaya, Arslan, “Aristoteles’te Adâlet Kavramı”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, cilt:2/6, ss.628-633.
Topakkaya, Arslan, “Bir Söylem Olarak Sosyal Adalet Kavramı“, Erciyes Ünv. Hukuk Fak. Dergisi, cilt:1, sayı:2, ss.97-111, Kayseri, 2006.
Yılmaz, Aslı, Daire-i Adalet Kavramı Bağlamında Osmanlı Siyaset-Yönetim Düşün Geleneği, YBAD Lisansüstü Seminer Çalışmaları, No: 2, Eylül 2009.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir