176 kez görüntülendi.

16. Yüzyıl Osmanlı’sında Dinî Hayat: Bir Tutsağın Hatıraları

İspanyol bir hür iken Akdeniz kıyılarında Osmanlı donanmasına teslim olmasıyla başlayan Tutsak Pedro’nun hikâyesi[2], Sinan Paşa’nın ölümüyle birlikte kendisine verilen azatlık sözü yerine getirilmeyince kaçarak ülkesine geri dönmesiyle son bulsa da geriye unutulmayacak anekdotlar bırakmıştı. 16. yüzyıl Osmanlı’sında sosyal hayattan siyasi ortama, kültürel yaşantıdan askerî harekatlara ışık tutacak kadar çok geniş yelpazeli bir anlatıya sahip olan hatırat, İspanyol engizisyonu sebebiyle ancak üç yüz yıl sonra yayımlanabilmiştir. Hatıratın Osmanlı İmparatorluğu’nun Kanûnî devrini resmi anlatının dışında bir perspektif ile ele alıyor olması ayrıca önem arz etmektedir.

Pedro’nun Osmanlı ile ilgili edindiği her izlenimin oldukça dikkat çekici olmasına karşın bu yazıda daha ziyade dini hayata odaklanılacaktır. Ayrıca bu izlenimleri konunun önemine binaen iki açıdan incelemek gerekmektedir. Bunlardan birincisi, Osmanlı tebaasının dini yaşantısına dair izlenimleri, ikincisi ise dini yapı/teşkilat ile ilgili izlenimleridir.

Öncelikle Pedro’nun Osmanlı tebaasına ilişkin dini hayat izlenimlerinin birer gözlemden ibaret olduğu hatırda tutulmalıdır. Zira kendisi muayyen bir çevrede yaşamış ve etrafında duyduklarıyla kendisinde bir tasavvur oluşmuştur. Fakat buna karşın din başlığıyla açtığı özel bir bölümde İslam’a ilişkin oldukça öz ve saf bir anlatıya yer vermiştir. Bu derecede dakik bir anlatıyı kuvvetle muhtemel Paşa’nın kendisini Müslüman yapmaya çalıştığı sırada ya kendisinden ya da din alimlerinden duymuştur. Hatıratında dini yaşantıya ilişkin zikrettiği anlatıya çarpıcı birkaç misal verilebilir. Örneğin, Müslümanların namaza gösterdikleri hassasiyeti şu çarpıcı cümle ile ifade etmektedir: “Söyleyeceğime iyi kulak kabartın: İmparatorundan tutun aşçı yamağına kadar, ister erkek, ister kadın, ister zengin, ister yoksul beş vakit namaz kılmayan Türk yoktur.”

Hekimlik yaptığı sıralarda ilginç olaylarla karşılaştığını anlatırken, bir keresinde ölmek üzere olan bir hastayı tedavi edemeyeceğini zira ölmek üzere olduğunu belirttiğinde kendisine yaklaşan başka bir hekimin şunu ifade ettiğini nakleder; “Bundan sonra hastalara hep şifa vaadinde bulun, Türkler Hristiyanlara benzemez, ölümü hiçbir zaman hekime yüklemezler, saati gelmiş göçtü, derler.” Bu ifadelerden toplumun kader algısının yüksek, teslimiyetçi bir yaklaşıma sahip olduğu gözlemlenmektedir.

Hatıratında dini hayata özel parantez açan Pedro, bu bölümde kıyametin nasıl kopacağını anlatırken, arkadaşı Juan ile aralarında şu diyalog geçer: 

Pedro: Allah’ın dünyaya son vermeyi dilemesiyle, İsrafil boruyu öttürecek ve bütün insanlarla bütün melekler düşüp ölecekmiş.  

Juan: Melekler, ebedi olduklarına göre nasıl ölürler?  

Pedro: Bu, aralarında çok defa münakaşa ettikleri bir konudur. Sonunda gene, Kuran’ın, “yaratılan her şeyin bir sonu vardır” diyen bildirisine gelirler. Çekişmeyi, bütün dini konularda yaptıkları gibi, daha ileri götüremezler.

Kıyamet’le ilgili anlatısından sonra Cennet ve Cehennemde insanların durumunu anlatmaya başlayan Pedro, Cennette en yüksek makamda Muhammed ve Musa’nın (a.s) bulunacağını zira Allah’ın göğün iradesini onlara vereceğini belirtir. Pedro’nun bu bilgiye nasıl ulaştığı bilinmemekle birlikte, İslam’da böyle yaklaşımın bulunmadığına bakılırsa dönemin ahiret tasavvurunda böyle bir bilginin var olup olamayacağı tafsilatlı araştırmayı gerektirmektedir.

Yine oldukça çarpıcı bir örneği zikretmek gerekir: Pedro Allah’a küfredenin 100 sopa, Hz. Peygamber’e küfredenin ise idam ile cezalandırılma sebebinin şu düşüncede yattığını söylemektedir: “Allah büyüktür, dilerse affeder, dilerse intikam alabilir. Muhammed ise, sade bir peygamberdir ve şerefini koruyacak dostlara ihtiyacı vardır.” Bu örnekler bize dini yaşantı ve anlayışa dair önemli ipuçları vermektedir.

Pedro’nun dini yapıya ilişkin izlenimlerine gelirsek, dini yapı ile ilgili bilgilerini kuvvetle muhtemel yakın ilişki içinde olduğu Sinan Paşa ve eşrafı vesilesi ile öğrenmiştir. İzlenimlere gelince, Pedro’nun yaptığı yedi sınıf din adamı tasnifi oldukça dikkat çekicidir: 

Başta ve bizdeki papa gibi hepsinden üstün, kazasker gelir. Sonra, müftü gelir; fakat bir kazaskerden aşağı olmadığı gibi, onun buyruğu altında da değildir; hatta iki papaları var denilebilir. Üçüncüsü kadıdır. Dördüncüsü müderrislerdir. Beşincisi hatiptir. Altıncısı imam, sonuncusu ise müezzindir.”

Bu ifadelerden sonra Kazasker, müftü ve kadı ile ilgili daha detaylı malumatlar serdeder: 

Kazaskerliğe bilgice çok üstün ve hayatı çok temiz bir kimseyi seçerler; para yüzünden adaletten ayrılmasın diye de burada çok yüksek maaş bağlarlar. Kazaskerin başkanlık kurulunu, bizdeki ‘krallık kuruluna’ benzetebiliriz. Şerifi ilgilendiren işlerde, müftü de kurulda yer alır; bundan da maaşı yüksektir.[3] Kazasker-Kadı farkıyla ilgili ise, Payece kazaskerden ufak olan kadılar, buradaki piskoposların vekilleri gibi olup; önemli olmayan davalara bakarlar. Önemli davaları ise kazasker görür. Evlenmelerde verilecek ağırlığı belirten kağıtlar kadıların önünde yapılır; sarhoşları, küfürbazlık edenleri bunlar cezalandırır, kölelerin azat kağıtlarını bunların verdiklerini belirtir.”[4]

Sonuç olarak bu hatırat, 16. yüzyılın ilk yarısını konu alması ve dönemin sosyokültürel dini hayatı ile ilgili oldukça çarpıcı izlenimlere sahip olması itibariyle dikkate değer bir eserdir. Hatıratın Osmanlı toplumunun dini hayat tasavvuruna ilişkin izlenimleri ve dini yapıya ait tespitleri dönemin idari yapısı ile ilgili önemli ipuçları vermektedir.


[1] Fuat Carim (çev.), Pedro’nun Zorunlu İstanbul Seyahati, Güncel Yay., 1961.

[2] Kazaskerin başkanlık kurulmasında kurul dediği, kazaskerlerin, gördükleri davalar gösteriyor, kuruluyor toplantıdır; buna göre “Kazasker İkindi Divanı” denir.

[3] O çağlarda, İspanya’da piskoposlar, hakimlik de ederler ve davaları, kendi adlarına, başkalarına gördürürlerdi.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir