264 kez görüntülendi.

Yeni Bir Hilafete Doğru: Abdürrezzak es-Senhûri

Osmanlı Devleti’nin modern dünyanın meydan okumalarına karşı çözüm üretmeye çalıştığı en önemli alanlardan biri de hiç şüphesiz hukuktur. Genelde Müslüman coğrafyanın tamamında, özelde ise Osmanlı’da bu dönemde yaşanan problemlere çözüm üretme amacıyla ortaya konan çalışmalar, genellikle klasik fıkıh anlayışının terk edilmesi ve tercihin mezhepler üstü bir anlayışla yapılmasını öngörür. Söz gelimi Osmanlı’daki Aile Hukuku Kararnamesi bu tür yaklaşımın bir tezahürüdür. Medenî hukuk çalışmalarında önemli bir adım olan Aile Hukuku Kararnamesi, Osmanlı’dan kopup müstakil birer devlet hâline gelecek olan toplumların medenî hukuk çalışmalarına örnek teşkil etmiştir. Bu çalışmaların yapıldığı Irak, Libya ve Kuveyt gibi devletlerin medeni hukuklarının hazırlanmasına öncülük eden hukukçu Senhûrî’nin ele alınacağı bu yazıdaki esas gâye, kriz döneminde bir çözüm olarak ortaya çıkan bir tavrı değerlendirmektir.

Türkçede Abdurrezzak es-Senhûrîhakkında yalnızca Murteza Bedir tarafından kaleme alınmış bir makale ve bir de ansiklopedi maddesi bulunmaktadır. Söz konusu edilen makale İngilizce yazılmış olan bir kitabın özetidir (Bedir, 2005, 439), ansiklopedi maddesi ise muhteva olarak makaleye oldukça yakındır. Biz bu yazıda, Senhûrî’nin hayatı hakkında ilgili kaynaklardan istifadeyle kısaca bilgiler verdikten sonra, müellifin Fransızcadan Arapçaya tercüme edilen Hilafet adlı çalışmasındaki görüşlerini doğrudan eserden özetleyerek sunacağız. 

İslam ve Batı hukukunun karşılaştırmalı bilgisine sahip olan Senhûrî, bu alandaki bilgilerini birleştirip hem teorik hem de pratik alanda hayata geçirme fırsatına sahip olmuştur. Özellikle Mısır’da yapmış olduğu çalışmalardan ötürü kimileri onu dört mezhep imamının yanında “beşinci imam” kimileri ise Asrın Şafii’si olarak anmıştır (Bedir, 2005, 439). Eğitim hayatının bir kısmını Fransa’da geçirmiş olan Senhûrî, iki doktora tezi yazmıştır ki bunlardan ikincisi bu yazıda araştırma konusu edilecektir. “1926 yılında tamamladığı ikinci tezi İslam dünyası başta olmak üzere sömürge halindeki Doğu halklarında hukukun geliştirilmesi için bir proje önerisi şeklindedir. İslam Hilafeti: Doğu Uluslarını Birleştirecek Bir Organizasyonun Evrimibaşlığını taşıyan bu tezde Senhûrî, İslam tarihindeki en üst siyaset kurumu olan hilafetin yeniden yapılandırılmasına ve bu yolla İslam hukukunun modernize edilmesine bir katkı sağlamayı hedeflemiştir. (Bedir, 2009, 523).”

Libya, Kuveyt, Sudan ve Bahreyn gibi çeşitli ülkelerde medeni kanun, ticaret kanunu ve anayasa düzenlemeleri üzerine çalışmış olan Senhûrîbir taraftanİslam hukukunun modernleştirilmesi yolunda çabalar sarf etmiş, diğer taraftan yaşadığı ülke olan Mısır hukukun Batı hukukundan kurtarılıp İslami esaslara uygun ve fakat modern çağa da ayak uyduracak şekilde reforme edilmesi hususuna eğilmiştir (Bedir, 2009, 524). Bu noktada onu bu çalışmaya sevk eden sebepleri ele alabiliriz. 

 

Fıkhu’l-Hilafe: Hazırlanışındaki Süreç ve Etkenler

Hilafet meselesinin bir problem haline gelmesindeki nedenin, Yunan zaferinden sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı Devleti’nin taşımış olduğu hilafet makamını taşımaktan aciz olduğunu ilan etmesiyle başlamış olduğunu ileri süren Senhûrî, kısaca Hilafetolarak atıfta bulunacağımız doktora tezinde hilafet makamını, teorik yapısı ve tarihsel gelişimi açılarından incelemiştir. 

Tezin ilk bölümünü oluşturan hilafetin teorik yapısı, fıkhu’l-hilafe alanında Müslüman ulemanın sunmuş olduğu bilgiler doğrultusunda incelenmiştir. Ancak Senhûrî, çalışmasında yalnızca fukahanın görüşlerini zikretmekle kalmamış, aynı zamanda (kendince) eksik gördüğü konuları tamamlayıp boşlukları doldurduğu, kapalı kalan bazı noktaları tavzih ettiği ve muhtasar bir şekilde ele alınmış konuları da tafsil ettiği iddiasında bulunmuştur.O, İslami nizamın on üç asır boyunca nasıl tatbik edilmiş olduğunu anlayabilmemiz için -eksik de olsa- hilafetin uygulanmış olduğu tüm dönemi incelemenin gerekliliğinden bahseder. Lakin buradaki eksiklik, hilafet makamının kendinden kaynaklanıyor değildir, aksine hilafetin hükümleri sahih ve yol göstericidir. Bu noktada “teorik olarak hilafet” ve “uygulanmış hilafet” ayrımına giderek var olan eksikliklerin bizzat hilafet makamının kendinden değil de onu uygulayan devlet veyahut şahıslar tarafından kaynaklandığı hususuna dikkat çekmiştir. Aynı şekilde kendi döneminde münhal bir durumda olan hilafet makamının yeniden iade edilmesine yardımcı olacak araçların ortaya çıkarılması için hilafetin uygulanmış olduğu dönemlerin tamamının incelenmesi gerektiğini söyler. Bu amaç doğrultusunda geçmiş müelliflerin görüşlerini, şahsi görüşlerini ve İslam fıkhının ulaşmış olduğu noktayı ayrı tutarak sunma çabasındadır.

Hilafetin tarihi olarak incelendiği tezin ikinci bölümünde ise bu alanda Müslüman ya da gayrimüslim araştırmacılar tarafından yazılmış olan malumatları muhtasar bir şekilde ayrıntıya girmeden sunmuştur. Çıktığı bu yolda karşılaşmış olduğu zorlukları ve bu uğurda atılmış olan her bir adımın kendisi için ne anlama geldiğini mukaddimesinde şu sözlerle anlatmaya çalışır: “Bundan maksadım birtakım pratik sonuçlar çıkarmaktır lakin birçok kimse bunu mümkün görmüyor, hayal veyahut gerçekleşmesi mümkün olmayan tamahtan başka bir şey olduğunu söylüyordu. Ancak ben, çözümün Şarki-İslami bir devletin inşasında olduğu görüşümden asla tereddüt etmedim.”

Senhûrî Şarki-İslami devletin mahiyetini, İslam’a hangi veçheden yaklaştığını ifade etmek suretiyle bu hususa bir açıklık getirme külfetinden sıyrılır. O, eserinde İslam’a bir akide-i dîniyye olarak yaklaşmak yerine, İslam kültürü ve İslami bilgiyi itibara alarak yaklaşmış, “İslam din olmanın yanında aynı zamanda bir medeniyettir” söylemini öne çıkarmıştır. Aynı zamanda İslam medeniyetini, Doğu medeniyetiyle bir tutmuş ve Doğu medeniyetinin ayağa kalkmasını, İslam medeniyetinin ayağa kalkmasında görmüştürki ona göre bir medeniyet olarak İslam, Doğu medeniyetlerinden birisidir. İşte, Senhûrî’yi krizlerle mücadele edilen bir dönem içerisinde bu çalışmaya iten en temel saik, İslam medeniyetinin yeniden inşası ve hilafetin de yeniden kurulmasına duyduğu iştiyaktır. Hiç kuşku yok ki hilafetin kaldırılmasına şahit olması da onda bu duyguların oluşmasına neden olmuştur.

 

Ulusal Hilafet: Yeni Bir Dünyaya Doğru

Öncelikle ifade etmek gerekir ki Senhûrî’nin eserini Fransızca kaleme almış olması, yalnızca hukuk alanında çalışma yapanlara değil, toplumun birçok kesimine hitap edecek bir sadeliğe sahip olmasını sağlamıştır; ancak anadilini kullanmaması, eserin, Arapçanın ifade üslubundaki inceliklerden mahrum kalmasına sebebiyet vermiştir ki kendisi de Arapçaya tercüme edilen eserine yazdığı mukaddimede bu durumdan yakınır.

Senhûrî’nin hilafet meselesine yaklaşımındaki temel düşüncesini ilk döneme,yani asr-ı saadete gitme fikri oluşturur. O, Fıkhu’l-hilafe çalışmasında, nizâm-ı İslâmiyenin usullerinin atıldığı bu dönemde, hulefa-i râşidinin tutmuş olduğu temel kaideleri esas alıp tezini bu temeller üzerine inşa etmeyi amaç edinmiştir. Dahası ilk dönemden sonra hilafet ile yönetilen devletlerin hilafet makamlarının kâmil manada hilafet makamı oluşundanşüphe duymuş, onları hilafet-i nâkısa yahut hilafet-i fâside olarak tanımlamıştır. Böyle bir ayrıma giderken karşılaşmış olduğu temel zorluk ise, ilga edilmiş hilafet makamının yerine ikamet edilmek üzere yeni bir sistem arayışında, nâkıs yahut fâsit hilafetlerde gördüğü eksikliklerden âri olan bir sistem inşasıdır ki bu, hilafet makamının yeni dünya düzenine uyumlu olacak şekilde nasıl yorumlanacağı ve hulefa-i raşidin döneminde tutulan esasların yeni dönemde nasıl uygulanacağı sorularını beraberinde getirmiştir. Ancak o tüm bu zorlukları aşma çabasına mebni, hilafet makamının esasları üzerine kurulu sahih İslami hükümlerle donanmış hilafetin, yeni yüzüyle gün yüzüne çıkması sağlanamıyorsa -son bölümde maddeler halinde sıraladığımız önerilerinde görüleceği üzere- nâkıs da olsa bir hilafetin kurulmasını kabul etmekte ve hatta gerekli görmektedir. 

Çalışmanın ikinci bölümünü hilafetin tarihi gelişimine ayıran Senhûrî, bu bölümde hilafet makamını, İslam’ın doğuşundan kitabı yazdığı güne kadar olan süreç içerisinde değerlendirmiştir. Öneride bulunduğu yeni sistemi ise hatime bölümünde dile getirmiştir. Ancak o, büyük ve tek İslam devletinin kısa zamanda kurulabileceğini mümkün görmez. Öncelikle yapılması gereken iş, şark toplumlarını tek çatı altında toplayacak bir kuruluşun ihdasıdır. Zira Birinci Dünya Savaşı’ndansonra Osmanlı Devleti’nden kopup bağımsızlıklarını ilan etmiş devletlerin yeni durumu, önceki zamanlardan oldukça farklıdır ve en azından yakında zamanda bunları tek bir devlet olarak toplanmaları mümkün değildir. Bu imkansızlığın sebeplerinden biri de galip devletlerin, mağlup devletlere çok ağır şartlar yüklemiş olmaları ve bu şartların onları İslam esaslarından uzaklaştırmasıdır. Birçok devletin başına gayrimüslim hükümetler getirilmiş, özellikle Lozan antlaşmasıyla birlikte Türkiye, tarihi bağından kopartılmış bir halde yoluna devam etmek zorunda bırakılmıştır.

Senhûrî, savaştan mağlup olarak ayrılmalarına rağmen Avrupa devletlerin sömürgelerinden kurtulabilen beş devlet zikreder: Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, İran ve Afganistan. Senhûrî’ye göre bu beş devlet, her ne kadar sömürgeden kurtulmuş olsalar da gayr-i İslami bir hükümet ile yönetilmekte ve ulus devlet sınırları içerisine hapsedilmiş bir vaziyette yaşamlarını sürdürmektedirler.  

Senhûrî yeniden, muvahhit bir İslami devletin inşasını, öncelikle yabancı hükümetlerin boyunduruğu altında olan devletlerin kendi hukuki bağımsızlıklarını kazanmasında görür. İkinci olarak, Batı’nın dayattığı ve ulus devletin de bir sonucu olan ayrışmayı ortadan kaldırmak için ortak akide ve kültüre sıkıca bağlı kalınmalıdır. Bunun için daha önce hilafet makamının üstlenmiş olduğu ortak akide ve ortak kültür zeminini tespit edecek İslam ümmetinin birliği adınaçaba sarf edecekkuruluşlar tesis etme önerisinde bulunur. Bunun yanında İslam hukukunun güncellenmesi için ilim ehlinden müteşekkil bir meclis oluşturulmalıdır ki güncellenen bu fıkıh, şâmil medeniyet uyanışının esası olsun.

Senhûrî’nin düşüncesinde ümmet birliğini sağlamanın tek yolu devletin bir olması değildir. Ona göre müstakil devletleri kuruluşlar yoluyla tek çatı altında toplamak, ümmet birliğinin tahakkuk etmiş olduğu anlamına gelecektir. Ümmetin birliğini sağlayacak olan kuruluşlar, aynı zamanda hilafetin önceki fonksiyonunu değiştirmiş bir surette gün yüzüne çıkması demektir.

Son olarak Senhûrî’nin yeni düzeni sağlamaya yönelik planını şu şekilde sıralayabiliriz:

  1.   Hilafetin manası siyasi ve içtimai bir düzenin oluşturulmasıdır ki bundan maksat ümmet-i İslam’ın birliğidir. Bu görevi yerine getirmek adına mesajına uygun, tarihine münasip devletler düzeyinde kuruluşlar ikame edilebilir, edilmelidir.
  2.   Hilafet en sahih bir şekilde ikame edilemiyorsa eğer, eksik de olsa hilafet olmalı ki kâmil hilafet yolunda adım atılmış olsun.
  3.   Şûrânın ortadan kalkması ve içtihadın durması, müstebit devletler ve ilmî-içtimaî geri kalmışlığın neticesi ise eğer bunun hemen düzeltilmesi gerekmektedir.
  4.   İslam fıkhının tecdit, tedvin ve asra uygun bir şekilde kanunlaştırılması için ilmi çalışma yapılmalı vebu çalışmaların tedricen tatbikine başlanılmalı. Bunun yanında içtihatla beraber fıkıh kaynağı olması için icmânın tanzim edilmesi gerekmektedir.
  5.   Arap devletleri özgürlüklerini elde etmeye devam etmeli ancak sırf devlet kurmanın nihai hedef olmadığını unutulmamalıdırlar. 
  6.   Siyasi alanların tamamında Müslümanların İslami hareket ve asra uygun partileri olmalı. Bu hareketler ve partilerin amacı İslami birliği sağlamak ve diğer devletlere yardımda bulunmaktır.
  7.   Fıkhın güncellenmesi için yapılan ilmi çalışma ve İslam devletlerini tek çatı altında toplayacak siyasi kuruluşların tesisinde başarıya ulaşıldığı zaman, Müslümanlar artık kendi liderlerini seçebileceklerdir.

 

KAYNAKÇA

  1.     Bedir Mürteza, Abdürrezzak Ahmed Es-Senhuri, İslam Hukuk Araştırmaları Dergisi, sayı 6, 2005, s.439-448
  2.     SenhûrîAbdürrezzak Ahmed, Diyanet İslam Ansiklopedisi, XXXVI, s.523-525.
  3.     Es-Senhuri Abdürrezzak Ahmed, Fıkhu’l-Hilafe ve Tetavvuruha Li-Tusbiha Usbete Umemi Şarkiyye, Risale yayınları, Beyrut 2001.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir