358 kez görüntülendi.

Yazı ve Yazmaya Dair

Bir konuşma ya da yazma, içeriksel niteliği, yazarı ve muhatapları açısından farklı değerlendirme ve adlandırmalara sahip olmaktadır. Akademik çevrelerce kabul görmüş temelde beş çeşit konuşma/yazma türünden bahsedilmektedir. Yazımız bu adlandırmalar altında sadece akademik olan ve akademik olmayan türlerle alakalı kısa bir değerlendirme mahiyetindedir. Bunlar (belli bir hiyerarşiye göre) şu şekilde sıralanabilir:

(1) Tartışma, Münakaşa (Polemic)

(2) Vaaz (Preaching)

(3) Gazetecilik (Journalism)

(4) Münevverlik (Public Intellectualism)

(5) Akademik/”Akademiklik” (Academic Scholarship)

Bu şekilde bir hiyerarşinin oluşmasında veya türsel katmanların birbirinden ayrılmasında etkili olan niteliksel özellikler ise söz konusu türde ele alınan problemin;

(1) Duygusal zemine çekilme(me)si,

(2) Sebep-sonuç ilişkisi dikkate alınarak yazılma(ma)sı ile alakalı olup temelde iki tanedir.

Söz gelimi, bir doktora tezinde bilgi formatında ortaya konan materyallerin, doğru ve kaynaklandırılmış şekilde olması beklenirken, savunulan argümanların da sebep-sonuç ilişkisi içinde ortaya konması beklenir. Yine en son zikretmemize rağmen aslında hiyerarşinin en tepesinde bulunan akademik yazı veya konuşma “değer yükleme” (value-load) olmaksızın “değer yüksüz, değer yüklemesiz” (value-free) olmalıdır. Daha açık ifade ile yazı boyunca objektif bir tavırla gerekçelendirilmiş ve hesabı verilebilir şeyler etrafında dolaşılmalıdır. 

Akademik yazı dışındaki türlerde ise genel manada işler daha kolay ve daha heyecan yüklüdür. Zira bunlar doğaları gereği heyecana daha müsait olmakla beraber, akademik yazının o soğukkanlı, düzenli ve “sıkıcı” halinden uzaktırlar. Yine türler bağlamında yukarıda sayılan konuşma/yazma şekillerine eklemeler yapılabilir. Örneğin, belli bir alanın (tıp, ilahiyat, sanat, matematik, fizik vs.) uzmanı olmayan kişilere, söz konusu alanın konularına dair genel bir görüş kazandırmak maksadıyla yazılan ansiklopedileri bu katmanlardan birinde veya yeni bir katmanın içinde zikretmek mümkündür. Fakat bu yazı için hiyerarşinin sayım şeklini veya sayısını (ta’dâdını), neden böyle bir sayım yapıldığından (ta’lîlinden) daha önemsiz bulduğumuz için bu şekliyle bırakıyoruz. Farklı şekilde bir taksime gitme seçeneğinin yanında yapılan bir çalışma içinde  farklı katmanlardan aynı anda faydalanma da oldukça yaygındır. Mezcetme diyebileceğimiz bu faaliyet sonucu yapılan işin niteliğinin artıp artmayacağı ise söz konusu yazının günün sonunda hangi katmana girmesinin istendiği ve bu amaca uygun şeylerin yapılıp yapılamadığı ile doğrudan alakalıdır. Bunlardan en risklisi ise akademik bir iş ortaya koyması beklenenlerin içinde kalan gazetecilik veya entelektüel ruhtur. Bu şekilde olmayıp deneme, biyografi gibi edebî bir tür kaleme alacak yazarın veya bir söyleşi (konferans veya sempozyum değil) yapacak konuşmacının diğer katmanlara girip çıkması yapılan işi olumlu manada etkileyecektir.

Tüm bunlardan sonra özellikle bizler ve yazımızın muhatapları için birkaç hususu da samimi bir şekilde dile getirmek istiyorum.  Bilginin, bilmenin kişiye güç kattığını inkar edecek olan azdır. Bahsi geçen ayrımları ve bu ayrımların gerekçelerini de bilmenin önemsiz olduğunu söyleyecek fazla kişi de çıkmayacaktır. Fakat yukarıda geçen bu hiyerarşik dizimin içten içe dayattığı iyi yazı akademik yazıdır, iyi konuşma akademik konuşmadır şeklindeki bir anlayışın kabul edilmesi gibi bir zorunluluk yoktur. Hele yazmaya (ne kadar geç olursa olsun) yeni başlayanlar için bu şekilde bir kabul yazmanın önündeki mevcut engellere bir yenisini ekleme riskini içinde barındırmaktadır. Bu bağlamda oldukça yaygın halde birilerinin diline dolanan ve benim kanaatimce yanlış bir düzlemde, yanlış muhataplara karşı söylenen bir sözü de zikretmek istiyorum. O da “Herkes akademi ile ve doğal olarak akademik yazma işiyle uğraşmak zorunda değil” sözü. Elbette böyle bir zorunluluk olamaz. Fakat bana kalırsa burada, belki hayatında yazmak denen şey üzerine tecrübesi oldukça sınırlı olan bir kitleye (ki bana göre buna lisansüstü çalışmaya başlamamış tüm öğrencileri katabiliriz) henüz denemediği bir şey üzerinden şevk kırıcı ve zaten herkesin akledebileceği seviyede bir cümle kurmak dışında bir şey yoktur. Belki bu türden bir söz tam da bu tarz cümleleri kuran kişiler için gerçekten yetkin olan ve otorite kabul edilen kurum veya kişiler tarafından söylenmelidir. Oysa zaman zaman yetkinlik veya otorite olma şartını yazılan yüksek lisans veya doktora tezinin bir şekilde jüri onayından geçmesine indirgeyenler çıkmakta ve bu tarz söylemler yaygınlık bulmaktadır. Denemediği bir alana intisap etmiş öğrenci, kendisine rehber olacak merciler ararken henüz lisans yıllarında yukarıda bahsettiğimiz türden sözleri işitebilmektedir. Söz konusu becerilerin sonradan kazanılan şeyler olduğu ve bu konuda hiçbir insanın istisna olmadığı unutulmamalıdır. Yine öğrencilere yönelik eleştirilerin ve öğrencilerin yazıma dair düzeltilmesi gereken yönlerinin belirlenip yapıcı bir tarzda dile getirilmesinin gerekliliği de öğretici konumda bulunanlar için inkar edilemez bir görevdir. Fakat bu görevlerin nasıl yapıldığı (şevk kırmamak gibi üslup bağlamında) ve nasıl yapıldığından da önce yapılması gerektiği anlaşılmalıdır. Yukarıda bahsedilen ve yapıcı olmaktan uzak yaklaşımların, akademik manada iş yapacakların şevkini kırması yanında ileriye dönük başka sonuçları da olacaktır. Söz gelimi akademik olmasa da okuma, yazma işlerine ilgisi olan aynı zamanda entelektüel birtakım çabalara kalkışması halinde verimli olabilecek bir birikime ve yeteneğe sahip olacak birinin hayatında, yazmaya başladığı vakitlerle yazma/okuma faaliyetlerinin sadece akademik alana indirgendiği vakitlerin aynı zaman dilimine denk geldiğini düşünelim. Sonuç gerçekten de olumsuz olacaktır. Oysa tüm bu yetenek ve ilgilere sahip bireylerin edebiyat, gazete yazarlığı, vaizlik vs. gibi alanlarda yapabilecekleri hayal edilemez. Bahsi geçen akademik “title”ı olmasa da yazmayı, çizmeyi, konuşmayı bekleyen alanlar toplumsal manada oldukça önemlidir. Bu alanların yalın önemleri bir kenara, ilahiyat formasyonu almış birinin öteki ile kuracağı iletişim ve bu tarzda iletişime duyulan fıtrî ihtiyaç önemi ikiye katlamaktadır. Bu bağlamda İslam ümmeti olarak sorumlu olduğumuz “iyiliği emretme, kötülükten sakındırma”[1]görevi ve “insanlarla akılları nispetinde konuşma”[2]emr-i nebevisi birlikte düşünüldüğünde, hem yazma hem konuşma işlerinde kendisini geliştirerek, çeşitli üslup ve anlatım özelliklerine sahip bir halde yeri geldiğinde konuşma ve yazmanın bizler için bir çeşit sorumluluk olduğu anlaşılacaktır. Öyleyse bildiğimiz halde ve yeri geldiğinde yazmaktan, yazdıklarımızdan, konuşmaktan ve konuşabileceğimiz şeylerden çekinmek yerine yazmamaktan, henüz yazmadıklarımızdan, konuşmamaktan ve konuşabileceğimiz halde konuşmadığımız şeylerden müteessir olmalıyız.

 

[1]Kur’ân-ı Kerîm, Âli İmrân, 3/110

[2]Ebû Davud, Edeb, 20; Münâvî, Feyzü’l-Kadir, 3/75.

YORUMLAR

  1. Bir akademik yazının “objektif” olması gerektiğini belirmişsiniz. Oysaki akademik yazı yazanın, başvurduğu kaynaklardan ele aldığı konu hakkında belli bir düşünceye ve sonuca varmış olması gerekir. Ve bu nedenle yazarın, kafasındaki o düşünce ve sonuca göre de yazısını şekillendirmesi icap edecektir. Nitekim okumuş oldumuz akademik yazılar(tezler vs.)da da bunu açıkça müşahade etmekteyiz. Velhasıl sonuç olarak bir akademik yazının “objektif” olmasını söylemek yanlış olacaktır. Selametle..

  2. (yazmaya dair içten yazılmış birgiriş: Hüsamettin Arslan-İnsan Bilimlerine Prolegomena- Giriş Bölümü)

    …Dil geleneklerin geleneğidir; dil diğer bütün geleneklerin anasıdır. Fakat, dil, kulağa hitabeden, söylenebilen, işitilebilen ve bu nedenle anlaşılabilen, yorumlanabilen birşeydir. “Yorum” konusu bu derlemenin Üçüncü Bölümü’nü oluşturuyor. Elinizdeki kitabın içeriği konusunda, çok şey söylenebilir; fakat ben bu kısa girişte başka şeylerden sözetmek, özellikle de tercüme hakkında konuşmak ve biraz da bu kitaptaki metinlerin mütercimi (çevirmeni mi demeliydim, ‘çevirmen’ terimini kullanmak beni daha modern, daha derin biri haline mi dönüştürür?) ve sosyal bilimler alanında çalışan bir akademisyen olarak kendimden sözetmek istiyorum. Benim gibi, “tercüme yapmayı” kendisine ciddi bir meşgale olarak görenlere, akademik ve entellektüel dünyamızda sık sık yapılan suçlamalardan biri, onların “özgün” metinler yazamadıkları, “özgün” fikirler yaratama dıkları için “tercüme” yaptıklarıdır. “Tercüme”yi hafife alan bu anlayışı, entellektüel hayatımız için çok büyük bir tehlike olarak görüyorum; bu suçlamayı yapanlar, düşüncenin ve düşünmenin ülkemizdeki “bilinçsiz” düşmanlarıdır. Çünkü insan tercümeyle, başka dünyalara açılır.
    Tecüme ötekiyle, farklı olanla, bize benzemeyenle diyalogdur. Büyük tarihsel entellektüel dönüşüm süreçlerinin arkabahçesinde büyük tercüme hareketleri vardır. İslam düşüncesinin sekiz ve onbirinci yüzyıllar arasındaki çiçeklenişini ve Rönesans’ı düşünün. Tercüme bizi nisbeten homojen kendi entellektüel dünyamızdan kurtarır ve düşüncede kozmopoliteye açar. Kozmopoli- teye açılmak, farklı düşüncelere ve bakış açılarına, ve söylemeye bile gerek yoktur ki, başka dillere ve dünya görüşlerine açılmaktır. Düşünce ve düşü nür yalnızca kozmopolit düşünce iklimlerinde doğabilir. Düşüncenin gübresi farklılıktır; homojenite değil. Doğru, yazmadım; yazamadım, fakat tercüme yaptığım için değil, başka nedenlerle yazamadım. Birincileyin, insanın kelimenin derin anlamıyla, “yazabilmesi” için, “yazma geleneği” olan bir toplumun ürünü olması gerekir. Ben böyle bir geleneğin ürünü değilim. Yazmayı öğrenmemiz ve bunu yapabilmek için çok çaba harcamamız gereki yor. Yazmayı öğrenmek “olmak”tır ve “olmak” dünyanın en zor işlerinden biridir. Yazma cüretinde bulundum; beceremedim. Tercümenin iyi bir yaz – mayı öğrenme okulu olabileceğini tercümenin biricik yararı bu değildir elbette düşündüm. İkincileyin ve birincisi kadar önemlisi, insan hayatındaki başka birçok şey gibi, yazmak, iyi yazar olmak, kayda değer düşünceler üretmek de baht ve kısmet işidir. Bahtın ve kısmetin temel özelliği, size ne zaman güleceğini önceden bilemeyeceğiniz şeyler olmalarıdır. Düşünceyi, düşünmeyi, okumayı ve yazmayı, virgülü, soru işaretini, harfi ve kelimeyi seven başka her insan gibi, ben de önemli düşüncelere imzasını atmış büyük bir yazar olmak istedim. Her çömez fizikçi adayının ütopyası Einstein olmaktır! Nietzsche gibi yazmak isterdim. “Yazmak kelimelerle danstır!” Ben bu dansı henüz öğrenemedim. Yazmak kalemin kağıt üzerindeki mucizevi dansıdır. Pist hazır; fakat dansedecek kalem yok! Edebî metin tadı veren “bilimsel” metinler yazmak isterdim. Fakat akademide, akademik yazılarda “sıfat” kullanmak, mecaza, kinayeye, teşbihe başvurmak neredeyse yasaktır; akademik yazı, retorik araçlar kullanmamalıdır. Üslup, entellektüel günahların en büyüğüdür. Çünkü, sıfatsız, uslüpsüz yazı, dil figürlerini (mecaz gibi) kullanmayan yazı, aksi durumdaki ya zıdan daha “objektiftir (daha bilimseldir demeliydim).bu anlayış bize, retoriğe karşı bir retorik, uslüba karşı bir uslüp buyurur. Akademik olsun ya da olmasın, eğer bir yazıda yazarın kendisini bulamıyorsanız; o yazı okunmaya değer bir yazı değildir. Objektif bir yazı olabilir; çünkü içinde yazar yoktur, yazarın kendi tezi ve fikri, kendi kafa gerilimleri ve problemleri, kendi entellektüel duruşu, çok daha önemlisi kalbi yoktur ve o yazı bu yüzden içeriksizdir.

    Uslübu, üslûpsuzluktur. Fakat, uslübumuz başkalarından farklılığımız, uslübumuz kişiliğimizdir. Ben hep bir tarzım, bir uslübum olsun düşü gördüm ve çekiç kullanmayı hayal ettim; ve kötülüğün kol gezdiği bir güçler arenasında fırça kullanmanın lüks olabileceğini düşündüm. Kalemi çekiç olarak kullanmak istedim; akademik büyüklerimiz, bu isteğimi ve rüyamı, düşündüğüm şeyi yapmayı tasarlayan başka herkesin rüyası gibi, kuşkuyla ve düşmanlıkla karşıladılar. Yazılarımız, kişiliğimizden izler taşımamalıydı.. Tercüme yapmak kelimelerle ve dille sevişmektir.tercümeyi hafife almak olsa olsa, cehalet göstergesi olabilir. “Yazmıyorsun, tercüme yapıyorsun!” nakaratının sahipleri, yabancı dil (birkaç yabancı dili) bildiklerini düşünürler ve yazılarını bildikleri bu ya bancı dillerde kaleme alarak yayınlandıklarında, büyük yazarlar ve akade misyenler oldukları vehmiyle yaşarlar. Ana dillerinde yazdıkları ya da yazamadıkları yazıları önemsemezler. Ana dillerini önemsemezler. Düşünce ve düşünme ustası olmanın başlıca şartının, düşünceyi ve düşünmeyi ana dilde öğrenmek olduğunu kolayca unuturlar. Akademik ve entellektüel pazar bunu gerektirir. Nietzscheci bir üslûpla dile getirmek gerekirse, düşünme kelimelerle danstır; hiç kimse ana dilinde düşünmeyi ve yazmayı öğrenmeksizin, yabancı bir dilde düşünme ve yazı ustası olamaz. Fakat, kendi ana dillerinde düşünmeyi ve yazmayı beceremedikleri halde yabancı dillerde yazarlar ve yazılarını “küreselleşme” ya da “kokakolanizasyon” çağının uluslararası entellektüel bit pazarlarında satışa sunduktan sonra, “yerel” meslektaşlarına caka satmaya bayılırlar. Gerçekte, yazılarının küresel pazarda da pek alıcıları yoktur; gerçekte birçok durumda yazılarını kendilerinin kaleme aldıkları da kuşkuludur. Onlar, bu yabancı dillerde yazılmış yazılarını okuduğunuzda da rahatlıkla anlayabilirsiniz ki, yazar ve akademisyen değil, yazar ve akademisyen karikatürleridir. Sözkoııusu yazıları, ana dillerine tercüme etmeye bile cesaret edemezler; çünkü içleri boştur ya da tekrarın tekrarıdır. Onlar da kokakola üretmek isterler; fakat ürettikleri kokakolanın karikatürüdür. Onlar uluslararasıdırlar; kütüphaneleri yoktur, yalnızca bilgisayarları ve internetleri vardır. Ve yalnızca bilgisayarları ve internetleri vardır. Ka lemle dansı değil, sanal dansı bilirler. Sanal entellektüel muhabbetlere ba yılırlar ve buradan bir sanal düşünceler çöplüğü doğar. Değişmeyen amaçları yeni ülkeler, yeni insanlar tanımak, yeni kongre ve iş bağlantıları kurmak, yeni ve özgür ilişkilere girmektir. Ülkeleri sıkıcıdır; kaçmak isterler ve bu yüzden ülkelerinin olmamasını tercih ederler; heryere aittirler ve bu yüzden hiçbir yere ait değildirler. En azından böyle bir vehimle yaşarlar. Yabancılar medenî ve iyidirler; hemşehriler azgelişmiş ve cüzzamlıdır…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir