671 kez görüntülendi.

XIII. Öğrenci Sempozyumu | 2. Oturum

Tek Hadis Şerhleri:  Literatür, Tarih ve Telif Sebepleri

Rıdvan Talha Yücedağ (İstanbul Şehir Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi)

İslam tarihi boyunca genellikle belirli hadis kitapları bir bütün halinde şerh edildiğinden dolayı “hadis şerhi” denildiğinde akla ilk gelen kitaplar bir hadis kitabı üzerine yazılan şerhlerdir. Bu tür şerhlerin daha yaygın olduğu doğrudur, ancak hadisleri şerh etme faaliyetinin bu kitaplarla sınırlı olduğu söylenemez. Zira bir kitabı baştan sona şerh eden eserler kadar muayyen sayıda hadisler üzerine yazılan şerhler de mevcuttur. İslam tarihi boyunca birçok âlim tarafından telif edilen kırk hadis kitaplarına yazılan şerhler ile tek hadisler üzerine yazılan şerhler bu kapsamda değerlendirilebilir. Belirli bir hadis üzerine yazılmış şerhlere günümüzde daha çok “Tek Hadis Şerhleri” başlığı altında atıf yapılmaktadır. Hatta bu başlıkla yapılmış çalışmalar da mevcuttur. Tek hadis şerhlerinin, diğer türler ile kıyaslandığında hem toplum hem araştırmacılar nezdinde en az bilinen ve modern dönemde en az çalışılan hadis şerhi türü olduğu söylenebilir. Bu kanaate, genelde hadis, özelde hadis şerhleri üzerine yapılan çalışmalar incelendiğinde varılabilir. Hâlbuki tarihi 12 yüzyıl öncesine kadar takip edilebilen ve yüzlerce eserlik bir külliyata sahip olan tek hadis şerhleri, bu ihmali hak etmemektedir. Bu çalışmada tek hadis şerhleri incelenerek bu tür eserlerin literatürü, tarihi ve telif sebepleri tespit edilmeye çalışmıştır. Bu çalışma, hakkındaki çalışmaların oldukça yetersiz olduğu bu alana bir giriş ve bu alanda çalışma yapılmasının gerekliliğine dair bir delil mahiyetindedir.

Anahtar Kelimeler: Hadis, Hadis Şerhleri, Tek Hadis Şerhleri, Tarih, Literatür, Telif Sebepleri

Mişkatü’l Envar’ın Tasavvuf-Felsefe İlişkileri Bağlamında İncelenmesi

Esra Katran

Gazzâli’nin hayatını ve düşünce dünyasını daha iyi tanımak için yazdığı eserlerin incelenmesi doğru bir adımdır. Sempozyumda Gazzâli’nin felsefi bir üsluba sahip olan Mişkâtü’l-Envar isimli eserini inceleyip problematik yönleriyle sunacağım.  Gazzâli ve felsefe kelimelerini bir arada kullanmak istediğimizde zihnimizde Gazzâli’nin filozofları tekfir ettiği hususlar ve felsefeye yönelttiği eleştiriler canlanacaktır. Felsefeyi ve filozofları tenkit etmesiyle bilinen Gazzâli, bu eserinde adeta bir Nur Metafiziği ortaya koymuştur. Dolayısıyla Mişkâtü’l-Envâr Gazzâli’nin diğer eserlerinden farklı olarak hem içerik hem de üslup bakımından ‘felsefi’ bir boyuta sahiptir. Felsefi üslubu sebebiyle eleştirilere maruz kalmış ve bu eserin Gazzâli’ye aidiyeti tartışılmıştır. Mişkâtü’l-Envâr’ın ona ait olmadığını iddia eden düşünürler olmuştur.

Gazzâli alışkın olduğumuz üslubunun dışında bir tutum sergilediği bu eserinde, kendisine Nur suresinin otuz beşinci ayetinde geçen ilahi nurun sorulduğunu ve eseri bu sual üzerine yazdığını ifade etmiştir. Eser sistematik olmamakla birlikte Gazzâli’nin ifade ettiğinden daha fazlasını ihtiva etmektedir. Gazzali’nin düşünce ve tecrübelerinin metafizik anlamdaki temsili olan Mişkâtü’l-Envar’ın bizler için nasıl anahtar bir eser olduğu üzerinde konuşacağım. Gazzâli’nin eseri yazma sebebi, düşünsel arka planı ve eserin ihtiva ettiği mana incelendiğinde görülüyor ki, Gazzâli İslam felsefesiyle yalnızca reddiyeler dizmek ve eleştirmek adına uğraşmamış, bilakis bu geleneğe ehemmiyet vermiştir.

Sonuç olarak bu eserin gerek temel temalarını belirleyerek, gerek kavram incelemesini yaparak Gazzâli’nin varlık ve bilgi görüşünü en iyi ifade eden eseri olduğunu anlatacağım.

Anahtar Kelimeler: Gazzâli, Mişkâtü’l-Envâr, Tasavvuf, Felsefe, Nur Metafiziği

Kâdî Abdülcebbâr’in Şerhu Usûli’l-hamse’sinde Elemlerin İyi Veya Kötü Olarak Nitelendirilmesi

Emre Kablan


Elem terimi İslâm düşüncesi içerisinde daha çok Ahlâk Felsefesi’nde ele alınan ve mutluluk ile ilgili felsefî telâkkîleri ifade etmeye yarayan bir kavramdır.

İslâm filozoflarından Ebûbekir er-Râzî, İbn Sînâ, İbn Miskeveyh ve Fahreddîn er-Râzî elem kavramını farklı şekillerde tanımlamışlar ve elemlerin iyi veya kötü olarak isimlendirilebilmesi için gerekli olan hususiyetleri temellendirmeye çalışmışlardır.

Biz bu çalışmamızda Kâdî Abdülcebbâr’ın elemlerle ilgili yaptığı tahlilleri ele alarak meseleyle ilgili görüşlerine yer vereceğiz.

Kâdî Abdülcebbâr’ın elem problemiyle varmak istediği nihai nokta, Allah’ın vermiş olduğu elemlerin hasen olduğu ve adaleti ile çelişmediği düşüncesini temellendirmektir.

Kâdî, bu düşüncesine varmadan önce problemi herkes için makul denebilecek şekilde ele alarak objektif bir zemine oturtmak için “elemlerin varlığı, gerçekliği ve elemlerin farklılıklarının belirlenmesi” gerektiğini belirtmiş, bunun da idrakten yararlanılarak yapılabileceğini savunmuştur.

Kâdî, daha sonra elemlerin iyi veya kötü olarak adlandırılabilmesi için gerekli hususiyetleri incelemiştir. Ona göre elemin iyi olabilmesi için dört şart gereklidir:

  1. Elem, bir fayda sağladığı zaman iyidir.

  2. Elem, daha büyük bir zararı defettiği zaman iyidir.

  3. Elem, hak edildiği zaman iyidir.

  4. Elem, bir fayda sağlamayı veya bir zararı defetmeyi sağladığı zannedilerek yapıldığı zaman iyidir.

Kâdî, bunların herbirine örnekler verdikten sonra elemin kabîh olmasını sağlayan nitelikleri ele almaktadır. Ona göre elemler, zulüm ve abes oldukları zaman kötü sayılabilirler.

Kâdî, bu durumların herbirini örneklerle açıkladıktan sonra Allah tarafından ve insanlar tarafından meydana gelen elemler konusuna geçmektedir.

Son olarak Allah’ın fiillerinin zulüm ve abes ile nitelendirilemeyeceğini, bunları nefyeden iki niteliğin ıvaz ve lütuf oluşları olduğu sonucuna varmıştır.

Nuh B. Mustafa Ve “El-kelimatü’ş-şerife Fi Tenzîhî Ebî Hanîfe” Eserinin İncelemesi

Halil İbrahim Salman

Osmanlı medeniyetinde önemli bir yere sahip olan özellikle 15. yüzyıldan sonra zirveye ulaşan telif faaliyetleri (yazma eser), 19. Yüzyılın sonuna kadar devam etmiştir. Duraklama ve gerileme dönemine tekabül eden bu dönemde Osmanlı uleması İslamî ilimler alanında ciddi eserler kaleme almışlardır. 17. yüzyıl Osmanlı ulemasından Nuh b. Mustafa da (h.1071) hem telif hem tercüme hem de müstensih olarak birçok eser yazmıştır. Bu eserlerin çok az kısmı tahkik edilmiş olup en önemli eseri “Tercüme-i El-Milal ve’n-Nihal” olarak bilinmektedir. Bu araştırmada ele alınacak kitap olan “El-Kelimatü’ş-Şerife Fi Tenzîhî Ebî Hanîfe” adlı eser hem muhtevası hem de eserin yazılma tarihi açısından önemli bir yere sahiptir. Eser “manâkıp” türü bir eser olmayıp, özellikle Şafii mezhebi tarafından Ebu Hanife’ye getirilen eleştirileri, özellikle hadis ilminin verilerini kullanarak çürütmeye çalışmıştır. Nuh b. Mustafa’nın bu eseri Osmanlı telif geleneğine kıyasla bazı farklılıklar barındırmaktadır. Nitekim yazma eser kataloglarına baktığımızda mezhep müdafaası gibi eserler çok nadir olup genellikle yazılma tarihleri 12 yy.’dan önceye aittir. Bundan dolayı eserin tahkiki ve incelenmesi bu çalışmanın konusunu teşkil etmektedir.

Eserin yazıldığı dönemden (h.1041) yaklaşık 18 yüzyılın sonlarına kadarki zaman dilimi içerisinde söz konusu eserin yazılış amacı ve muhtevası açısından önemi dikkate değerdir. Nitekim o dönemlerde bir mezhep imamı müdafaası şeklinde bir eser kaleme alınması dönemin sosyolojisine ters bir durum arz eder.  Bilindiği üzere 17. yüzyıl, Hanefi mezhebine mensup olan Osmanlı Devleti’nin İslam coğrafyasına hakim olduğu bir dönem olup bu mezhebe karşı katı bir tutum sergileyen eserlerin yazıldığı bir dönem olmaktan uzaktır. Bu nedenle bu eserin yazılma amacının ne olduğu şahsım tarafımdan bir merak konusu olmuştur.

2. Oturum Fotoğraf Galerisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir