198 kez görüntülendi.

“Vedâ-ı Ramazân”

Vedâ-ı Ramazan[1] 

[2]”شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِيَ أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ”

Ey şehr-i güzîn-i mağfiret encâm! [Ey sonu mağfiret olan şehr-i güzîn]

Kur’ân-ı mübîn-i ilâhî senin şanını tebcil ve takdis ediyor.

Ümmetinin saadet-i dünyeviyye ve uhreviyyesinin kefil-i mübecceli ve süferâ-i ilâhiyyenin en şanlı, en şeref-âveri bulunan kâfile-sâlâr-ı enbiya  [nebiler kafilesinin önderi] (s.a.v.) Efendimizin yed-i beydâ-yı mucize-peymâlarındaki [gösterdiği mucizelerindeki] itimâtnâme-i nübüvvet, sahifelerinde, sûrelerinde senin yâd-ı celaletini, ahkâm-ı âliyyeni beyân ediyor.

Her dakikan, her saatin, her günün, ümmet-i İslâmiyyenin mahkeme-i mücâzât-ı ilâhiyyeden, mahkûmiyyet-i uhreviyyeden reh-âyâb [kurtulmuş] olmasına birer vasıta, birer şahittir.

Ey sened-i celîl-i mağfiret!

Gündüzlerinde başka bir nurâniyet, gecelerinde ise o nurâniyete bin kere tevaffuk edecek halâvet [tatlılık] ve beşâir-i saadet [saadet müjdeleri] vardır, her şeb-i mukaddesin [mukaddes gecelerin] leyâli-i sâireye [diğer gecelere] nispetle birer şeb-i kadr olduğu gibi sana mahsus olan leyle-i kadr de bambaşka bir zaman-ı havârıknişandır [müstesnadır].

Oh!… Ey Ramazan! Bütün şuhûra [aylara] gıpta-bahşâsın ki vaz-ü nasihat ile, tehdit ile, darp ile, hatta ateşle uslanmayan nefs-i emmâre-i mekkâre, sende farz olan oruç ile daire-i itaate giriyor.

Ya Rab! Ne müessir terbiye!…

Eser-i ibdâ’ın olan mahlûkâtının her türlü serâir-i ruhiyye ve kabiliyyet-i fıtrıyyelerini, uluhiyyetine, rububiyyetine layık bir surette biliyorsun, biliyorsun da o bilgi ile bize emrediyorsun!

İlahî! Emirlerindeki bedâyiʿ ve mehâsini, lafzıyla, manasıyla görebilecek basiret ver, fikir ver! Ver de o basiretle görelim, o fikir ile anlayalım ve evâmir-i ilahiyyendeki meâlî-i meknûzeye fikir verelim, ibret alalım.

Ya Rabbe’l-Beyti’l-Atîk! Bu âlem-i kevn u fesadda bir âmirin emrine itaat etmeyenler, ne kadar ağır cezalara giriftâr olmaktalarken, saltanat-ı ilahiyye-i ezeliyyenden, hükümet-i ebediyye-i celâlet-penahinden “rahmeten li’l-âlemîn” olarak umûm-ı halka meb’ûs olan sefîr-i kebîrinin yed-i kutsiyyesindeki berat-ı ahadiyyetine inanmayan ve ahkâm-ı kat’iyyesine râm olmayan kulların, huzūr-ı pâkindeki ictimâ-ı umûmî gününde acaba ne muahezelere, ne belalara dûçar olacaklardır.

Büyüklerden, o da kendi itikatlarınca büyüklerden olanların hatırı için terk-i câna âmâde bulunan âʿrâz-ı dünyeviyye fedaileri, azametin sâhib-i hakîkîsi, kibriyânın mâlik-i ezelî ve ebedîsi olan sen Rabbimin rızası için sekiz, on saat aç durmak, o da kendi menfaatleri için aç durmak fedâkârlığında bulunmazlar. Hatta oruç tutanları istihfaf ederlerse nasıl “Allahu yestehziu bihim[3]e mâ-sadak [uygun] olmazlar?

Bugün, işte bu şehr-i mübarek, kendisinde farz ve müekkeden mesnûn [müekket sünnet] olan evâmire imtisal edenlerden memnun, etmeyenlerden de huzūr-ı Rab izzetinde müştekî ve dil-hûn [kederli] olarak gitti. Oruç tutanlarla tutmayanlar, surette müsâvî [denk] hakikatte ise, sonrakiler sâhib-i mesâvî [fenalıklara sahip] oldular.

Ramazan-ı şerif, müddet-i müsaferetini [seferini] baʿde’l-ikmâl [tamamladıktan sonra] huzūr-u Allah’a arz-ı ahvâl ederek demeyecek mi ki:

Ya Âlime’s-sırrı ve’l-hafiyyât [Ey gizli ve saklı olanları bilen]:

Ben, ümmet-i Muhammediyyeye bir müddet-i kalîle misafir-i âtıfet [hediyelerle gelen bir misafir] olmak için receb, şâban gibi mübeşşirimin [habercilerimin] teşrifât-ı mahsûsasıyla geldim, kullarından pek çoğu beni bir hürmet ile konakladı, bazıları da nereden gönderildiğimi ve ne için geldiğimi bile sormadığı gibi kabul de etmedi hatta kabul edenlerle istihzâ [alay] edenler de oldu.

Ya Afüv Ya Kerîm!

Ben, mihmandarlarıma “receb şehrullah ve şâban şehrî ve ramazan şehr-i ümmetî[4] hadîs-i şerifi ile kendimi beyan ve tarif ettikten sonra kulun Ebû Hureyre rivayeti ile İmâmu’l-enbiyâ Efendimizin hakkımdaki: “izâ kâne ramazanu futihati’l-ebvâbu’r-rahmeti ve gullikat ebvâbu cehennem ve sülsilet eş-şeyâtînu”[5] şehâdet-i Muhammediyyeleri mucibince benden emin olmalarını ve bende edilecek ibâdât u tââtın ve bilhassa orucun kirâmen kâtibînden bile gizli büyük bir sermaye-yi ubûdiyyet olarak tasallut-u şeyâtînden bittabi emin ve mahfuz olacağını ve çünkü bizzat daire-i sıyânet-i ilâhîyyede bulunacağını “küllü ameli ibn Âdem lehu ille’s-sıyam havli ve ene üczî bihi”[6] nutk-u Nebî rast-gû [doğru sözlü] ile güzelce anlattım. Ben, şehâdet ederim ki bu kulların, misafirlerinin hukukuna tamamen riayet ederek vazife-i ubûdiyyetlerini alâ kadri istitâatihim [güçleri yettiğince] îfâya çalıştılar.

Ey vâsıta-ı halâs-ı ümmet [ümmetin kurtuluş vesilesi]!

Hukukuna layıkıyla riayet edemediğimiz halde yine seninle istihlâl-i hukuk ediyoruz, çünkü sende zuhura gelen tecelliyat ve beşâir-i rahmet [rahmet müjdeleri], sana riayet edenleri değil, murad-i ilâhî olursa etmeyenleri bile affa kifayet edecek derecede vâsiʿ ve bî-hudūddur [geniş ve sınırsızdır].

Ya Gafûr Ya Rahîm!

“ve ma yentiku anil hevâ”[7] mazmûn-u celîline mahall-i tecellî olan senedü’l-asfiyâ Efendimize intâk ettiğin “men same ramazane îmânen ve ihtisâben gufira lehu mâ tekaddeme min zenbihi”[8] müjdesi ile o Nebî-i mükerremin âb-ı rûyı [yüzü suyu hürmeti] ve bu mihman-ı azizimizin kutsiyyeti için bütün ihvân-ı dinimiz ile mazhar-ı afv ve gufrān ve dâreynde nâil-i selâmet olarak şâdân-ı handân [mutlu ve şen] buyurulmaklığımızı dergâhından niyāz ederiz, kabul et Ya Rab!

İşte ramazan-ı şerifte münderiç olan müessir-i ulviyye-i ümmet-i Muhammediyyenin a’māk-ı kalbine [kalbinin derinliklerine] sereyān [sirayet] ederek husule getirdiği hiss-i ibtihac-ı ledünnî [ilâhî sevinç hissi], temessül etmiş ve nevâsî-i ümmette [ümmetin alınlarında], olanca meserretiyle, letafetiyle, diyanetiyle, kavmiyyetiyle, bit-tecellî bayram olmuş gelmiştir. Elhamdülillâhi ma enʿame aleynâ min niâmihi celîlihi ve rakîkihi.[9]

-Bayram-

Bir vakt-i pür meserretin ân-ı hulûludür

Müjde siyâmın işte nişân-ı kabûlüdür

Mümin sürur-ı ıyd ile lebrîz-i ibtihâc

Lehv-u luʿb ile kesb-i neşâta yok ihtiyâc

Ey hâlık-ı zemîn ve semâ rabbu zülcelâl

Sen ümmet-i Muhammede gösterme hiç melâl

Her türlü mesʿadetle mübeşşir kıl ânları

Geçsin kemâl-i izz ile devr-u zamanları

Cemiyet-i ilmiyye efrâdından

Mehmed Ârif


[1] Mehmed Ârif, “Vedâ-ı Ramazân”,Beyânü’l-Hak, 1/4 (30 Ramazan 1326/26 Ekim 1908): 63-64.

[2] “O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda açıklamalar ve insanlara rehber olarak Kur’an’ın indirildiği ramazan ayıdır.” [Bakara 2/185]

[3] “[Asıl] Allah onlarla alay eder” [Bakara 2/15]

[4] “Receb Allah’ın, Şâban benim, Ramazan ümmetimin ayıdır.” [Süyûtî, Câmiü’s-Sağîr, 4411; Kenzü’l-Ummâl, 35164]

[5] “Ramazan geldiğinde rahmet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır, şeytanlar zincire vurulur.” [Sahih-i Buhârî, Savm, 900]

[6] “Âdemoğlunun her ameli kendisi içindir, ancak oruç benim içindir ve onun karşılığını ben veririm.” [ْSahih-i Müslim, Orucun fazileti babı, 161, 163 numaralı hadir]

[7] “O hevâsından konuşmaz” [Necm 53/3]

[8] “Kim îmân ederek ve karşılığını umarak Ramazanı oruçlu geçirirse, geçmiş günahları affolur” [Beyhakî, Sünen-i Kübrâ, Beyrut: Dâru’l-Fikr, 4:304.]

[9] “Yüce ve latif nimetleriyle bize ihsanda bulunan Allah’a hamdolsun.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir