161 kez görüntülendi.

Türkiye’de Alevîlik-Bektaşilik: Sosyolojik Açıdan Türkiye’de Alevîlik-Bektaşilik

Türkiye’de Alevîlik-Bektaşiliği sosyolojik bir yönden açıklayabilmek için, bu dinî anlayışa mensup birey ve toplulukların kimlik ve/veya etnik yapısından aile yapısına, nüfus ve coğrafi dağılımlarına, kentsel ve kırsal alandaki durumlarına kadar pek çok özelliğin ele alınması gerekmektedir. Ne var ki, yüzlerce yıllık bir dinî anlayışı her şeyiyle kapsamak mümkün olmadığından, bu noktada kapsamı sınırlandırılmaya çalışılacak, ancak öte yandan da Alevîlik-Bektaşilik ile ilgili sosyolojik durumun görülebilmesini sağlayacak hususlara değinilmeye çalışılacaktır. Dolayısıyla, burada değinilecek noktaların şu şekilde özetlenmesi mümkündür: kimlik ve/veya etnik yapı, nüfus ve coğrafi dağılım, geleneksel Alevî köyleri ve yöreleri, kentsel alanda Alevîler, Alevîlikte aile yapısı, musahiplik ve düşkünlük kurumları, cemevleri ve din eğitimine yönelik sorunlar. Son olarak ise günümüzdeki Alevîlik-Bektaşiliği (yaşayan Alevîlik-Bektaşilik) görebilmek adına akademik camiada yapılmış olan birkaç nitel araştırmaya değinilecektir.

Kimlik ve/veya etnik yapıdan başlanacak olursa, ilk olarak şu hususu belirtmek gerekmektedir ki, kimi araştırmacılar Alevîliğin “Dili, dini, ırkı ne olursa olsun insanlar iyidir” ve “72 millete bir nazarla bak” düsturunu benimseyen bir dinî anlayış olduğu ve dolayısıyla kökleri ırkçı bir anlayışa varan böyle bir kavramla açıklamanın doğru olmadığını savunmaktadır. Bu değerlendirme bir dereceye kadar doğru bir değerlendirme olarak görülebilirse de, bu dinî anlayışa mensup kişilerin kendilerini nasıl tanımladıklarını ve etnik yapılarını bilmek, sosyolojik açıdan önemlidir. Zira, Alevîlerin kendilerini nasıl gördükleri, araştırmacıların onları nasıl gördüğünden önemlidir, denilebilir. Ancak kendini –yurtdışında yaşayanlar gibi– hem Türk hem Alman olarak tanımlayanların olduğu da hesaba katılırsa, kimliğe/etnik yapıya ilişkin genellemelerden kaçınılması gerektiği bir kez daha hatırlatılabilir. Alevîlerin kimlik ve/veya etnik yapısına bakıldığında, günümüzdeki Türkiye’de Türk, Kürt, Zaza, Arap (Nusayrî) ve Arnavut etnik kökenlere mensup Alevîlerden bahsedilmesi mümkün olmakla birlikte, Balkanlarda da Arnavutlar ve Bosnalılar gibi unsurlardan bahsedilmesi de mümkündür (Yaman, 2012, 48).

Alevîliğin etnik kökenine dair araştırmacıların görüşleri incelendiğinde, kimi araştırmacıların Alevîliği bir “Türkleşme olgusu” olarak görürken, kimisinin de Alevîlerin “özbeöz Türk” olduklarını söylemekte olduğu ve bazı araştırmacıların da Alevîliğin, Türklerin eski şaman dinine dayandığını söylediği görülmektedir. Öte yandan, Alevîlerin Kürt kökenli olduğunu söyleyenlerin yanı sıra Zaza kökenli olduklarını ve Zazaların ayrı bir ulus olduğunu savunanlar da mevcuttur. Kimilerine göre ise Alevîler, Anadolu’daki eski halkların halefleridir (Türkdoğan, Baltacıoğlu, Eröz, Bender, Engin, Eyüboğlu ve Oğuz’dan aktaran: Yaman, 2012: 51). Ancak bu noktada Alevî topluluklar arasında Türklük duygusunun ağır bastığını ve çoğunluğun Türk Alevîlerden oluştuğunu belirtmek gerekmektedir (Bruinessen, 2013: 44). Alevîlik ile bağlantılı olarak “Kızılbaş”, “Bektaşi”, “Rafızi” ve “Caferi” gibi çok sayıda kavram kullanıldığına ve bu durumun da ortaya bir kavram kargaşası çıkardığına daha önce değinilmişti. Bu hususta Alevîlerin kendilerini nasıl tanımladıklarına bakılacak olursa, Dedeler (Alevî din adamı ve lider) üzerine yapılan bir araştırmada, Dedelerin neredeyse tamamına yakınının kendilerini “Alevî” olarak tanımladıkları görülmüştür. Buna ek olarak, “Bektaşi”, “Alevî-Bektaşi”, “Kızılbaş” ve “Caferî-Alevî” kavramlarını da kendilerini tanımlamak için kullandıkları anlaşılmıştır. Kendilerini yalnızca “Alevî” olarak tanımlayanların ocakzade dedeler olduğu, Babagan Bektaşi koluna mensup olanların ise ağırlıklı şekilde “Bektaşi” olarak tanımladığı ortaya çıkmıştır. Ne var ki, yine bu araştırmada kendilerini yalnızca “Alevî” olarak gören dedelerin büyük bir çoğunluğunun Bektaşiliği Alevîlik içinde bir tarikat, bir kol olarak gördükleri ve “Alevîlik bir ağaçsa, gövdesi Bektaşiliktir” dedikleri görülmüştür (Yaman, 1994: 36-38).

Türkiye’de Alevîlerin nüfus ve coğrafya dağılımına değinilecek olursa, bu hususla ilgili olarak belirtmesi gereken ilk nokta, Alevîlerin nüfusuna (sayısına) dair açık ve net bir bilgiye ulaşmak günümüzde bile pek mümkün görünmemektedir. Bunun en temel sebebinin ise tarihte yaşananlardan ve birtakım siyasi çekincelerden ötürü Alevîlerin kimliklerini saklaması olduğunu söylemek pek de yanlış olmayacaktır. Her ne kadar Türkiye’deki Alevî nüfusa yönelik net bir sayı verilemese de, bu konu üzerinde çok sayıda araştırmacının çalışmaları bulunmaktadır ve bu araştırmacıların verdiği sayılar genel itibarıyla 5-25 milyon arasındadır. Çeşitli tahminlere dayanarak araştırmacıların bir kısmı 4-5 milyon, bir kısmı 20 milyon, bir kısmı 10-15 milyon, bir kısmı da 20-25 milyon gibi sayılar öne sürmektedir (Nesimi, Kehl-Bodrogi, Üzüm, Zelyut, Schüler, ve de diğerlerinden aktaran: Yaman 2012: 58-61). Coğrafi dağılıma bakılacak olursa, Türkiye’deki Alevîlerin geçmişte Osmanlı ile yaşamış oldukları tecrübelerden ötürü, genelde ulaşılması zor dağlık bölgelerde ve yalıtılmış (dışarıya kapalı) köylerde yaşamış oldukları, ancak 1950’li yıllardan itibaren başlayan köyden kente göç akımının etkisiyle çok sayıda Alevî’nin kırsaldan kentlere adeta akın ettiği söylenebilir. Geleneksel olarak Alevîlerin yoğun bir şekilde Doğu ve İç Anadolu Bölgelerinde bulunduklarını, bunun sebebinin ise saygı duydukları ziyaret noktalarının ve ocak merkezlerinin yoğunlukla bu bölgelerde toplanması olduğunu söylemek mümkündür. Ancak, köyden kente göç sonrası bu yoğunluk büyük oranda değişmiş ve nüfusun büyük bir kısmı artık kırsalda değil, İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde yaşamaya başlamıştır (Clarke, 1998: 203-208; Ayrıca farklı araştırmalar için bkz. Yaman, 2012: 61-63).

Geleneksel Alevîlik, köken olarak endogami (iç evlilik), bâtınî nitelikli, Osmanlı Devleti ile yaşadıkları sürtüşmelerden ötürü mekânsal ve coğrafi olarak merkezde değil de çevrede (periferi) yaşayan ve bunun bir neticesi olarak dışa kapalı ve birbirine sıkı sıkıya kenetlenmiş bir yapı gösteren bir nitelik taşımaktadır. Geleneksel Alevî yöreleri ve köyleri ise yoğunlukla Tunceli, Sivas, Tokat, Çorum ve Erzincan gibi illerde olup, bu yörelerde Alevî toplulukların –tahmin edilebileceği üzere– ağırlıkla tarım ve hayvancılığa dayalı bir sosyo-ekonomik yapılanmaya sahip olduklarından bahsedilebilir. Bu yapılanmada ev ekonomisi de denilebilecek, ailelerin belirli bir oranda toprak sahibi olduğu ve bu toprakta kendi tüketeceği üretimler yaptığı, tüketemediği kısmını da yakın muhitlerdeki pazarlara giderek sattığı bir ekonomik yapılanma hâkimdir. Ne var ki, köyden kente göçlerin başlamasıyla 1950’li yıllardan itibaren bu sosyal ve ekonomik yapı çözülmeye başlamış ve Alevîler doğal olarak gittikleri kentlerde birey(sel)leşme gibi süreçlere girerek bu kimliklerinden uzaklaşmışlardır.

Kentsel alanda Alevîlerin durumuna bakılacak olursa, 1950’li yıllarda köyden kente göç akınlarının başlamasıyla çok sayıda Alevî, köylerini terk ederek kentlere göç etmek durumunda kalmıştır. Öte yandan, teknolojinin giderek gelişmesiyle bu köylere yollar yapılması, eğitim ve öğretimin zorunlu hale getirilmesi, iletişim sistemlerinin giderek gelişmesi gibi gelişmeler Alevîlerin yaşamakta oldukları bu izole köylerdeki münzevi hayatlarının bozulmaya uğramasına ve haliyle Alevîlerin (zorunlu olarak) dış dünyaya açılmasına sebebiyet vermiştir. Bu nedenle daha önceleri yaşadıkları köylerde sıkı bir dinî-sosyal dayanışma içerisinde olan Alevîler, doğal olarak bu birlikteliği bir arada tutamamışlar ve yapısal olarak bir laikleşme sürecine girmişlerdir. Bunun yanı sıra göç eden nesillerden sonra gelen nesiller artık laik Türkiye’nin eğitim sisteminde aldıkları eğitim neticesinde nispeten elitleşmeye ve kentlerde karşılaştıkları yeni sosyo-ekonomik yapıya ayak uydurmaya başlamışlardır. 1966 yılında kurdukları Türkiye Birlik Partisi ile siyasi alanda da kendilerini temsil etme gücüne ulaşan Alevîler, entelektüel (gazeteciler, sanatçılar, mühendisler, doktorlar, avukatlar vb.) kesimde de yer almaya başlamışlardır. Bunun yanı sıra, daha önce de belirtildiği üzere, 1970 sonrası dönemde yeni Alevî nesil, dinî kimliğini sorgulamaya başlamış ve büyük oranda bu kimliğini reddederek sosyalist/komünist düşüncelere yönelmeye başlamıştır.

Öte yandan, köyden kente göç eden Alevîlerin yerleşecekleri yeni muhitleri seçerken aynı köy veya yöreden insanların bulunduğu bölgeleri seçtikleri de dikkat çekmektedir. Böylelikle Alevîler yeni bir yapılanmaya girmeye başlamışlar ve belki de köylerinde bıraktıkları sosyal yapılanmanın bıraktığı o boşluğu bu şekilde doldurmaya çalışmışlardır. 1990’lı yıllardan itibaren ise siyasal İslam’ın güçlenmeye başlamasıyla, devletin siyasal İslam’a karşı Alevîleri desteklemeye başladığı ve kentlerdeki Alevîler için inanç ve kültür alanında çok sayıda esneklik tanındığı görülmüştür. Bu vesileyle çok sayıda vakıflar, dernekler kurulmuş ve cemevleri açılmıştır. Yine, Alevîler köylerindeki bağları yaşatabilme adına çok sayıda köy, kasaba, ilçe yahut il dernekleri kurmuşlardır. Kentlere göç eden Alevîler zamanla çeşitli meslek alanlarına dağılmış ve aynı doğrultuda farklı ekonomik sınıflara dâhil olmuşlardır (Yaman, 2012: 56-68).

Alevîlikte aile yapısına bakılacak olursa, ilk olarak aile kurumunun Alevîlikte ve Alevî topluluklarda oldukça önemli bir yeri olduğu söylenebilir. Zira Alevîlikte bir kimsenin toplum önünde kabul görmesi, inancının tamama ermesi (eksik kalmaması) ve bireyin toplumsal-dinsel süreçlere katılabilmesi için evlilik şart koşulmuştur. Bu durum Alevîlerin kutsal kitabı niteliğinde olan “Buyruklar”da şu şekilde dile getirilmektedir: “… Zira mücerredin dini, imanı ve İslamlığı tam değildir. Ve evli olanın dini, imanı ve İslamiyet’i tamamdır.” Alevî ailelerde geleneksel Türk ailesine benzer şekilde ataerkil denilebilecek bir yapılanma söz konusudur. Aile içerisinde çoğu zaman erkeğin sözü geçmektedir. Geleneksel Alevîlerde aile kurumunda evliliklerde büyüklerin sözü oldukça önem arz etmektedir. Evlenecek çocuklara fikirleri sorulmakla birlikte, kız çocuğuna bu hususta fazla hak tanınmamaktadır. Ayrıca, yine geleneksel Alevîlikte içten evlenme (endogami) söz konusu olup bu husus çok katı bir şekilde devam ettirilmiştir. Bunun sebebi ise daha önce de belirtildiği üzere Alevîlerin geçmişte yaşadıkları sıkıntılardır. Bu nedenle Alevîler kendi içlerine kapanmış ve aile kurumu da bu doğrultuda bir yapılanma göstermiştir, çünkü Alevîler sırlarının dışarıya gitmesini istemediklerinden evlilik yolu ile de olsa bunu engellemişlerdir. İçten evlenme (Endogami) Alevîlikte o kadar önemlidir ki, endogami yapmayanlar düşkünilan edilmiştir. Alevî ailelerde ve evliliklerde “ikrar” hayati derecede önem taşır. Bu “ikrar” evlenen iki kişinin karşılıklı kabulü niteliğinde olup evlenen çifte belirli toplumsal sorumluluklar yükler. Taraflar bu ikrara uymadıkları takdirde ise, ağır yaptırımlarla karşı karşıya kalırlar. Aile kurumunun Alevîlikte geçerli yapısını ihlal edenler, düşkünlük ile cezalandırılmışlardır. Bunun yanı sıra Alevî ailelerde tekeşlilik (monogami) yaygındır; çokeşlilik (poligami) ise daha çok kısırlık, erkek çocuk olmaması gibi durumlarda ortaya çıkmaktadır. Buna ek olarak, Alevî ailelerde, Sünnîlerde görülenin aksine kadın ve erkeğin birlikte ibadete katılması söz konusudur. Temel ibadetleri olan cemlerde Alevî kadın ve erkekler bu ibadetlerini birlikte gerçekleştirmektedirler.

Günümüzdeki Alevî aile yapısına bakılacak olursa, yukarıda bahsedilen bu unsurların genel itibarıyla bozulmaya ve ortadan kalkmaya başladığı görülebilir. Bunun en belirgin örneği ise, Alevîlikte görülen içten evlenme kaidesinin değişmeye başlamış olmasıdır. Özellikle köyden kente göçlerin başlaması ve sonrasında şehirlere ayak uydurmaya başlayan Alevîler, evlenecekleri zaman artık Alevî olmayan ailelerin kızlarını/oğullarını tercih etmeye başlamıştır. Bunun yanı sıra musahiplik ve kirvelik gibi durumlardan kaynaklanan inanç temelli engellerin de kalkmaya başladığı, evlenecek Alevîlerin bu inanç kaidelerini çok fazla gözetmediği de ortaya çıkmıştır. Ayrıca, kentlere yaşanan bu göçün de etkisiyle bir yaptırım kurumu olan düşkünlük kurumunun da artık işlevini yitirmeye başlaması, evlenecek Alevîlerin dinî yasakları ve kuralları dikkate almamasında etkili olmaktadır. Günümüz kozmopolit ortamında Alevîler (özellikle genç nesiller) bu tür dinî motiflerden ziyade artık evlenecekleri kişilerde fikir uyumu vb. farklı kriterler aramaktadırlar. Öte yandan, geleneksel Alevîlikte gördüğümüz evlilik ve aile yapısının günümüzde ortadan kalktığını söylemek de pek mümkün görünmemektedir. Zira halen bu kriterlere uyan, dinî geleneğine bağlı çok sayıda Alevî görmek mümkündür (Bal, Vorhoff, Erdentuğ ve Yalçınkaya’dan aktaran: Yaman, 2012: 248-256; Türkekul, 2016: 165).

Alevî-Bektaşî topluluklarda önemli olan diğer iki kurum musahiplik ve düşkünlük kurumlarıdır. İlk olarak musahiplik kurumu ele alınacak olursa, bu kurumun geleneksel Alevîlik-Bektaşilikte önemli bir geçiş ritüeline sahne olduğu söylenebilir. Musahip kelimesi Arapça kökenli olup “biriyle sohbette bulunan, konuşan” anlamlarına gelmektedir. Alevîlikte ergenlik çağına girmiş iki kişinin aynı zamanda bir törenle Alevîliğe girmesine “musahip” olma denir. Alevi anlayışa göre bu iki kişi artık kardeşten daha ileri sayılmaktadır. Musahiplik kurumu bu şekilde Alevîlikte toplumsal ve dinî dayanışmayı sağlayan bir kurumdur. Musahip olmakla birlikte Bektaşiliğe giren birey, toplumun doğal üyesi olmaktan çıkmış, resmi üyesi olmuştur. Bu kurum “doğal grup” ile “dinî grup”un özdeşleşmesini sağlamaktadır. Bugün musahiplik, kırsal kesimde bir dereceye kadar devam etmekte ise de, kent hayatında tarihe karışmak üzeredir. Göç öncesi yerleşim merkezlerinde Musahip olmuş kimselerin çoğu, büyük şehirlerde musahibini unutmuş ve Musahip hukukunu dikkate almamıştır. Kentlerde yetişen kuşak ise Musahip akdi yapmaksızın hayatını sürdürmektedir (Yaman, 2012: 240-245; Coşkun, 2014; 45). Alevîlikte önemli diğer bir kurum da düşkünlük kurumdur. Düşkünlük kurumu, geçmişte Alevî topluluklarda çeşitli nedenlerden kaynaklanan suçların değerlendirmesini yapıp, suçluyu tespit edip cezalandırarak toplumsal düzenin sağlanmasında işlev gören önemli bir kurumdur. Diğer bir deyişle, halk mahkemesidir de denilebilir. Üç Sünnet-Yedi farzın her birini yerine getirmeyen için ayrı ayrı “düşkünlük” cezaları vardır. Suçlu olan kişilere de “düşkün” denilmektedir. Bu cezalar çeşitli ağırlıklarda olup, toplumdan çeşitli boyutlarda maddi ve manevi şekilde dışlanma cezaları vardır. Geleneksel toplumlarda toplum nizamı ve disiplininin korunmasında önemli bir rol oynamış olan düşkünlük kurumu, günümüzde diğer pek çok geleneksel kurum gibi işlevini neredeyse tamamen yitirmiştir. Bu iki kurumun yanı sıra, Alevîlik-Bektaşilikte dedelik, ocak ve dergâh gibi kurumlar da bu inanç sisteminin temel yapıtaşları arasında yer almaktadır (Yaman, 2012: 245-248; Coşkun 46-47).  

Alevîlerin çeşitli sorunlarına ve taleplerine değindikten sonra, son olarak günümüzdeki Alevîlik-Bektaşiliği (yaşayan Alevîlik-Bektaşilik) görebilmek için, yapılmış olan birkaç saha çalışmasına değinilebilir. Afyonkarahisar’daki Şuhut İlçesine bağlı Kayabelen Köyü üzerinde göç ve sosyokültürel değişim konusunda 2018’de yapılan bir araştırmaya göre, bu köyde yaşana göçlerin ideolojik veya baskı kaynaklı değil ekonomik sebeplerden ötürü gerçekleştiği ortaya çıkmıştır. Göç sonrasında kentlere yerleşen Alevîlerin çocuklarının ve torunlarının dinî inanış ve geleneklerinden uzaklaştığı ve bunun da “köyde yaşanan Aleviliğin gelecek kuşaklara aktarımında sorunlar yaşanmasına yol açtığı” sonucuna varılmıştır. Ayrıca kentlerdeki Alevîlerin köylerine ev inşa etmeye başladıkları, ancak bunun temelli bir yerleşim değil, fakat yazlık olarak kullanma amacıyla yapıldığı anlaşılmıştır. Diğer bir deyişle, kentten köye bir göç görünmemektedir. Görüşmeleri yapan araştırmacı, köy halkının bu gelişmeleri (yeni nesillerin dinlerinden uzaklaşması) olumsuz olarak değerlendirdiğini aktarmaktadır (Demirer, 2018).

Sivas’ta Kangal İlçesi’nin Alevî olan yaklaşık elli köyü üzerinde, 2014 yılında geleneksel Alevî sosyal örgütlenmesi konusunda yapılan bir araştırmaya göre ise, Musahiplik kurumunun geleneksel yapıdaki canlılığını ve gücünü koruyamamış olsa da hala yaşamakta ve yaşatılmaya çalışılmakta olduğu, 40 yıldır Cem ibadeti yapılmayan köylerde dahi herkesin bir musahibinin olduğu, Dedelerin geleneksel otoritelerini büyük ölçüde yitirdiği, Cem ibadetinin ciddi dönüşümlere uğradığı ve dede ocaklarının artık dernek veya vakıflar altında yeniden örgütlenme faaliyeti içerisine girdiği anlaşılmıştır (Coşkun, 2014). Erzincan’ın Tercan İlçesi üzerine Alevîlikte dedeli ve ocak anlayışı üzerine 2013’te yapılan bir araştırmada ise, araştırmacı ocak sisteminin geçmişteki kadar etkili olmadığını ve bozulduğunu ancak hâlâ etkisini sürdüren bir yapılanma söz konusu olduğu, bu yapılanma ile dede ve taliplerin ilişkisini sürdürmekte, birbirinden haberdar olmaya devam ettikleri sonucuna varmıştır. Ayrıca araştırmacı, köyden kente göç sürecinin yoğun olarak yaşandığı 60’lı yıllardan sonra bu yapılanmanın oldukça sekteye uğradığını, ocağa ve dedelere olan ilginin azalıp, lider ve yazarlar ilginin arttığını söylemektedir (Ünlü, 2013).

2012 yılında İstanbul ve Tunceli’de gençler üzerinde Alevîlik ve Ateistlik konusunda yapılan bir araştırmada ise şu sonuçlara varılmıştır: (1) Alevî gençleri, Marksist anlayışa ya da sosyalist siyasi anlayışa yakınlaşarak ateizmi benimsemiştir. (2) Kırdan kente göç, şehirleşme, bireyselleşme, küreselleşme gibi toplumsal ve düşünsel gerçeklikler-değişimler Alevî gençlerin ateizme yönelimini hızlandırmıştır. (3) Materyalist felsefe anlayışı ve pozitivizmin bilim tapıcılığı düşüncesinden etkilenen Alevî gençleri ateizmi benimsemiştir (Telimen, 2012). 2011 yılında, Kütahya’ya bağlı Sofça ve Sobran köyleri üzerinde gerçekleştirilen bir araştırmaya göre ise Alevî inanç sistemi dâhilinde gelenek-göreneklerini, ibadetlerini devam ettirme çabası içinde olduklarını ancak eskiye nazaran bunlarda değişiklikler meydana geldiği sonucuna ulaşılmıştır. Çalışmada bahsedildiği kadarıyla, bugün bu köylerde, Doğum törenleri, Nevruz, Hıdırellez, Cem ayinleri, İkrar cemi, Görgü cemi, on iki hizmet erkanı gibi pek çok Alevî ibadeti ve ritüeli hala gerçekleştirilmekte ve tavşan eti yeme, top oynama gibi yasaklara halen uyulmakta olduğu görülmüştür (Savaş, 2011). 2005 yılında Isparta’nın Senirkent İlçesi’ne bağlı Uluğbey Beldesi’nde Alevîlik üzerine yapılan araştırmada, buradaki Alevîlerin pek çok ibadet, ritüel ve dinî kaideleri takip ettiği sonucuna ulaşmıştır. Araştırmacı, uzun süre Veli Baba Sultan Ocağı’ndaki çeşitli ibadet ve ritüelleri takip etmiş, bunları fotoğraf ve video ile de kayıt altına almıştır. Her ne kadar yıllar içerisinde bozulmalar olması doğal ise de, araştırmacının gözlemlediği kadarıyla Alevîler dinî geleneklerini, kültürlerini yaşamakta ve yaşatmaya çalışmaktadırlar (Ersal, 2005).

 


 

Kaynakça

[1] Bruinessen, M., Ağa, Şeyh ve Devlet (çev. Banu Yalkut), İstanbul: İletişim Yayıncılık, 2013.

[2] Clarke, Gloria Lucille. ‘Bir Dedenin Kimliğinde Müziğin Yeri Ne Kadardır?’ Seçkinlerin Müzik Eğitimi – Türkiye Alevilerinin Manevi Liderlerini Yetişmesindeki Müziğin Rolü, İstanbul: M.S.Ü. SBE, Müzikoloji Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Doktora Tezi, 1998.

[3] Coşkun, Hasan, Geleneksel Alevî Sosyal Örgütlenmesi “Sivas Kangal Türkmen Alevîleri Örneği” (Doktora Tezi), Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimler Anabilim Dalı Din Sosyolojisi Bilim Dalı, Konya, 2014.

[4] Çeliker, Melda, Türkiye’de Alevilik: Siyasal Bir Analiz (Y. Lisans Tezi), Kırıkkale Üniversi-tesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Anabilim Dalı, Kırıkkale, 2013. 

[5] Demirer, Kazım, Şuhut İlçesi Kayabelen Köyü Alevilerinde Göç ve Sosyo-Kültürel Değişim (Y. Lisans Tezi), Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı, Afyonkarahisar, 2018. 

[6] Ersal, Mehmet, Isparta İli Senirkent İlçesi Uluğbey Beldesinde Alevîlik (Y. Lisans Tezi), Celal Bayar Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Manisa, 2005.

[7] Savaş, Çiğdem, Kütahya’ya Bağlı Sofça ve Sobran Köylerindeki Alevilikle İlgili İnanç ve Uygulamalar (Y. Lisans Tezi), Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Kütahya, 2011.  

[8] Telimen, Muzaffer, Alevi Gençliği ve Ateizm (İstanbul ve Tunceli Örneği) (Y. Lisans Tezi), Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimler Anabilim Dalı Din Sosyolojisi Bilim Dalı, Isparta, 2012. 

[9] Türkekul, Ramazan, “Alevi Ritüelleri: Bismil Örneği”, AÜDTCF Antropoloji Dergisi, Sayı:31, Ankara, Haziran 2016, ss.159-178.

[10] Ünlü, İhsan, Alevilikte Dede ve Ocak Anlayışı “Tercan Örneği” (Y. Lisans Tezi), Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimler Anabilim Dalı İslam Mezhepleri Tarihi Bilim Dalı, Sivas, 2013.

[11] Yaman, Ali, Alevilik & Kızılbaşlık Tarihi, İstanbul,: Nokta Kitap, 2012.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir