589 kez görüntülendi.

The Seventh Seal (Yedinci Mühür)

“Ve Kuzu yedinci mührü açınca göğü bir sessizlik bürüdü. Bu yarım saat kadar sürdü. Ve yedi melek ellerindeki yedi borazanı çalmaya hazırlandılar.”(İncil: Vahiy, 8)

İncil’in Vahiy bölümünde yedi mühür, yedi borazan ve yedi kâseden; zamanın sonunda Tanrı’dan gelen ve birbirini takip eden üç yargı dizisinden bahsedilir. Bu üç eşya birbiriyle bağlantılıdır ve birbirlerini tanıtmada, biri diğerini haber vermede kullanılır. Bu yargılar zaman ilerledikçe daha büyük ve yıkıcı felaketlere yol açar. Mühürler açıldıkça afetler, salgın hastalıklar, savaşlar, astronomik olaylar ve en son olarak tamamen yok oluştan –kıyamet- ibaret olaylar zinciri cereyan eder.

Ingmar Bergman’ın 1957 İsveç yapımı siyah beyaz bu özel filmi, Cannes Film Festivali jüri özel ödülüne layık görülmüştür. Ölüm, yaşam, bilgi ve inanç hakkında varoluşsal sorgulamalar gibi konuların işlendiği bu filmin başrollerinde İskandinavya sinemasının önemli isimlerinden Max von Sydow (Antonius Block), Gunnar Björnstrand (Silahtar Jöns), Bengt Ekerot (Ölüm), Bibi Andersson (Mia), Nils Poppe (Jof) yer almıştır.

Filmin teması basit bir alegoriden oluşmakta gibi görünür: İnsanın Tanrı’yı arayışı ve tek gerçeklik olgusunun ölüm olması.

Filmin konusuna bakacak olursak; Orta Çağ’da halk arasında “kara ölüm” olarak adlandırılan vebanın kol gezdiği dönemlerde Haçlı Seferleri’nden dönen şövalye Antonius Block yanında silahtarı Jöns ile bu vebanın insanlarda ve onların zihniyetlerinde ne gibi izler bıraktığına şahit olurlar.

Şövalye Antonius Block deniz kenarında dinlenirken aniden siyahlar içinde, yüzü bembeyaz olan biri kendisini ziyarete gelir. Siyah beyaz filmin renksizliğine katmer çalacak tarzdaki bu dramatik girişin ardından bu kişi kendini ölüm olarak tanıtır. Onunla birlikte gelmesini söyleyen ancak “dur bir dakika” cevabı alan Ölüm ile şövalyemiz bir iddia uğruna satranç oynamaya başlarlar.

Bu bir zaman kazanma mıdır yoksa ölümü hafife almak mı? Ya da ölümün kendisiyle satranç oynamayı teklif edecek kadar cesur olmak mı? Satranç tahtası üzerinde imgesel bir gösteriden ibarettir belki de. Hayat ve bu dünya bir oyundan ibarettir ve ister siyah taşları, istersek de beyaz taşları seçmiş olalım sonuç asla değişmez.

Her ne olursa olsun bu oyun periyotlar halinde sanki sözleşmişlercesine filmin geneline yayılır. Sahilde bir kayanın üzerinde başlayan oyun, bazen bir handa bazen ormanda bir ağaç kütüğünün üstünde bazen ise bir karavanın yanında devam eder. Oyunu şövalye kazanırsa Tanrı’nın varlığına dair bilgi isteyecektir, yok eğer Ölüm kazanırsa şövalyenin canını alacaktır. Gözünü hırs bürüyen ve insani duygularla hareket etmeye başlayan Ölüm kaybetme korkusuyla rakibini alt etmek uğruna kılık değiştirir, hamlelerini öğrenmek için onu kandırmaya çalışır. Örneğin bir papaz kılığına girer ve Antonius kilisede günah çıkarmaya gelmişken ona Tanrı’nın sesiyle seslenir, cevaplar verir tabi fark edilince şövalye Ölüm’ün hırs ile neler yapabileceğine şahit olur kafasındaki sorular daha da artar. Filmin içindeki varoluşsal sorgulamalar repliklerden bize yansır;
“İçimdeki Tanrı’yı neden öldüremiyorum? Neden alçaltıcı ve acı verici şekilde içimde yaşamaya devam ediyor. Neden her şeye rağmen bu gerçeklikten kurtulamıyorum? Dinliyor musunuz?”

Antonius Block’un kendi içinde yaşadığı keşmekeşi en iyi aktaran cümlelerden biri de budur ki sorduğu sorulara da cevap alamamaktadır. Filme duygusal açıdan renk katan bazı şeyler vardır: Karavanla köyleri gezip hokkabazlık ve sirk gösterileri yapan küçük bir aile… Block bu aileyle tanışır ve merhamet, sevgi ve umut gibi hislerle adeta yeniden tanışır. Savaştan önceki yaşamını anımsar. Zaten ağızların tadını kaçıran ölüme karşı bizi ayakta tutan bu duygular ve etrafımızdaki sevdiklerimiz değil midir? İnsanların zayıf noktalarından yakalayan Ölüm onun bu aile ile kalben bağlar kurduğunu fark eder ve oyunda kaybetmemek için eğer kaybederse aileyi de yanında götüreceğini söyler… Antonius bu durumda ne yapacaktır?

– Bu nedir?
– Ölümün dansı…
– Bunları niye çiziyorsun?
– İnsanlara bir gün öleceklerini hatırlatmak için.
– Bu onları mutlu etmez.
– Niye hep mutlu olsunlar ki? Niye biraz da korkmasınlar.
– O zaman resmine kimse bakmaz.
– İnan bana, bakarlar. Bir kafatası, çıplak bir kadından daha ilginçtir. Onları korkutursan düşünürler… Ve düşündükçe daha da korkarlar. Sonra da rahiplere koşarlar.

The Seventh Seal, Orta Çağ kilisesinin halk üzerinde kurdukları baskıyı anlatan bir yapıt; zira ölüm temasının insanlarda oluşturduğu korkuyu nasıl oluşturduğunu perdeye güzelce yansıtıyor. Bu bakımdan akıllara diğer bir Orta Çağ karanlığının ışığını bize tutan film “the Name of the Rose” (Gülün Adı)’u getiriyor…

Satranç oyunun yanı sıra şövalyemiz köyünde vebadan ölen birçok insanı, bu insanlara yapılan muameleyi ve kilisenin halk üzerindeki çıkarcı, bağnaz, baskılayıcı hallerini gördükçe içsel sorgulamalara daha da çok dalar. Şövalye ile yâveri Jöns arasında geçen savaş karşıtı konuşmalardan da çıkarabileceğimiz gibi film anti-militarist bir tavır sergilemektedir. Bunun yanı sıra Bergman’ın diğer filmlerinde de olduğu gibi kadın odaklı, onu koruyan ve yücelten bir tutum vardır. Gerek cadı olduğu gerekçesiyle köy meydanında yakılan bir kadının, gerekse kocasından şiddet gören bir kadının yaptıkları olsun Bergman’ın filmlerinde kara mizah yöntemiyle yerilir ve izleyiciye mesaj gönderilir.

Filmde toplumsal ve dinsel olmak üzere birden fazla eleştiriye yer verilmiştir. Ingmar Bergman bir rahip çocuğudur ve filminde bu sorgulamalara yer verip de bunlara bir cevap vermeyişi ya da veremeyişi belki de bir bakıma kendi halini perdeye aktarmadır. Tanrı algısıyla büyüyen bir çocuk nasıl olur da O’nu bulamaz?

Evet, filmde birçok sorgulama yapılmakta ancak bunlara bir cevap verilmektense işler fikirlere bulanıp daha da düğümlendirilmektedir. Seyirci kendi sorularıyla başladığı filme, karakterlerin sorularıyla devam eder. Filmin sonunda kahramanlarımız yedinci mührün çözüldüğü hissine kapılırmışçasına –ki izleyenler de öyle algılayacaktır- ne kadar kaçarlarsa kaçsınlar her yolun ölüme çıktığını kabullenip en sonunda ölümü bir misafiri karşılar gibi sükûnet içerisinde karşılayacak ve durumlarını kabulleneceklerdir.

Ingmar Bergman kendi filmi hakkında şöyle söyler; Yedinci Mühür, serbestçe kullanılmış Orta Çağ malzemeleriyle sunulan modern bir şiirdir. Filmimde Şövalye, bugünün askerinin savaştan dönmesi gibi, Haçlı Seferi’nden dönüyor. Orta Çağ’da insanlar vebadan ölesiye korkarlardı. Bugün de atom bombası korkusuyla yaşıyorlar. Film, teması hayli basit bir alegoridir: İnsan, onun ebedi Tanrı arayışı ve tek mutlaklık olarak ölüm.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir