314 kez görüntülendi.

Tanrı’nın Kuraltanımaz Kulları

Zühtten Marjinal Kulluğun Doğuşuna: Melâmet & Kalenderîye, Haydâriye

İslam’ın ilk iki asrındaki zühd hareketleri kemâle erip tasavvuf artık ciddi manada zuhûr ettiğinde başlıca iki ekol ön plana çıktı.* Bunlardan ilki daha çok tevhid ve marifet gibi konuları işleyen ve zühd döneminin havf odaklı dindarlık anlayışını daha yeni yeni recâ ile dengelemeye çalışan Bağdat ekolü iken; diğeri biraz daha sonra beliren ve melâmet ile fütüvvet esaslı olan Horasan ekolü idi.

Horasan ekolünün/Melâmiyyenin temel iddiası III. yüzyıldan itibaren tasavvufun yaygınlaşmasının akabinde sufilerin çeşitli ritüel ve şekillerle meşgul olarak tasavvuf hareketinin esas noktaları olan takvayı ve saf kulluğu ihmal ettikleri şeklindeydi. Halbuki tasavvufun nüvelerini bulabildiğimiz zühd döneminin temel karakteri bunlara bir tepki ve yüz çevirme (zühd) esaslı idi. Sözgelimi zahitler, İslam devletinin kısa sürede geldiği noktada zenginlik ve lüksü dinin esas gayesi gördükleri takvâya mâni buldular ve bunlardan yüz çevirdiler (kaliteli kumaştan elbiselerini çıkarıp rahatsız edici sûfu [yün] giydiler), sosyal hayatın kaosunda günlük meşgaleler yüzünden kulluk vazifelerine odaklanamadıklarını düşündüler ve bundan yüz çevirdiler (şehri terk ettiler, makam-mevkîyi reddettiler, geçinebilecek kadar kazandılar ve bir kısmı evlenmeyi dahi reddetti), şekilci-kuralcı-donuk din anlayışından ve entelektüel hayattan yüz çevirdiler (özellikle fıkıh ile kelam ulemasıyla sürtüştüler ve onları dinin özünü ıskala(t)mak ile ithâm ettiler). Binaenaleyh tasavvuf anlayışındaki bu özden sapma düşüncesi kaçınılmaz olarak bir tepkiyi meydana getirdi. Horasan’da Hamdûn el-Kassâr (ö. 271/884) liderliğinde gelişen bu hareket marifetullah yolunda nefisle mücadeleyi en önemli meselesi olarak belirledi. Buna göre tüm erdemli ve yüce davranışları -hatta bazı ibadetleri bile- gizlemek ve kınayanın kınamasından korkmamak[1] takip ettikleri esas yoldu. “Allah yolunda cihad ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar”[2]ayeti onlara ilham verdi ve “Melamet, selameti terk etmektir” ifadesini düstur edindiler.

Melâmîlerin bu yöntemi başlangıçta müspet sonuçlar verdi. Farklı bir metoda tâbî olmaları sebebiyle ilk dönem sûfî müellifleri onları zaman zaman tasavvuf-dışı addetseler de sert eleştiriler serdeden olmadı. Bilakis, genel kanı bu kişilerin de hakikî velîler olduğu şeklindeydi ve bu durum hicrî VI. yüzyıla kadar devam etti. Bu tarihten evvel “kalender” adı da tedavüle girmişti ve müspet manada kullanılıyordu. Ancak yukarda kodlarını verdiğimiz bu anlayışın derûnunda taşıdığı serkeş yapı bu tarihlerden itibaren ayyûka çıkmaya başladı. Sayıları hızla artan ve dervişlik iddia eden bir grup, melamet kisvesini -irâdi yahut gayriirâdi- suiistimal ederek işi toplumsal sapkınlığa ve heterodoksiye vardırdılar. Bu kişiler yalnızca geride zikrettiğimiz zühdî yüz çevirme ameliyesiyle yetinmediler; anarşist ve marjinal davranışlara sarılıp bunları yaydılar. Zirâ onlara göre
sosyal yaşam kişiyi kaçınılmaz olarak Tanrı’dan uzaklaştırdığı için, kemâle erme içtimaî çerçeve içinde güdülen bir yaşamla uyuşamazdı. Kurtuluş için toplumun açık ve toptan reddi gerekmekteydi. Sonuçta bu marjinal gruplar iyice yayıldı ve Cemâleddin Sâvî (ö.630/1232) önderliğinde örgütlenerek Kalenderîliği, Kutbuddin Haydar (ö. 618/1221) önderliğinde örgütlenerek de Haydârîliği oluşturdular.

Töre-Bozumu: Dervişlik Kisvesinde Toplumsal Sapkınlık

Peki neydi onları aykırı kılan, hangi kurallara nasıl meydan okudular? Bu noktada gerek Müslüman tarihçilerin gerek de gayrı müslim seyyâhların tasvirlerinden hareketle bu coşkun ve taşkın adamların portresini sunmakta fayda var: Bu kişiler inançları, davranışları ve görünüşleriyle diğerlerini dışlar ve onlar tarafından dışlanırlar, tam olarak İslam toplumunun kıyısında duran heterodoks ve heretiklerdir. Kalenderîlerin ayırt edici özelliği “çehâr darb (dört vuruş)” denilen saç, sakal, bıyık ve kaşların usturayla kazındığı tuhaf görünüşleridir; bu hususun Rum Abdalları, Şems-i Tebrizîler ve Celâlîlerce de benimsendiği söylenir. Haydârîler ve Câmîler ise yalnızca bıyıklarını uzatarak Kalenderîlerden ayrışırlardı. Elbise giymezlerdi, yalın ayaktılar. Yalnızca avret yerlerini örten bez parçaları kullanırlar ve kimileri hayvan postlarına bürünürdü. Başlarında başlık taşımazlardı ancak yine de bazıları geyik, keçi, koç gibi hayvanların boynuzlarını takarlardı. Tuhaf şeylerle donanmayı seviyorlardı, özellikle Haydârîler vücutlarına zincirler, kuşaklar ve demir halkalar takarken sapkınlıklarını (tensel arzuları yok etme iddiasıyla) cinsel organlarına demir halka takmaya vardıranlar da oluyordu. Gezginliklerinden ve dilenciliklerinden olsa gerek hepsinde bulunan ortak materyaller derviş değneği ve aynası ile dilenci çanağı idi. Toplu halde yaşar ve gezerlerdi zira onları şehir dışına sevk eden sufiyane bir uzlet hayatı yaşama isteği değil; topluma açıkça muhalefet etmekti. Kendileri gibi olan zümrelere kolayca intibâk ederlerdi. Bu gruplarda def ve borazan taşıyanlar olurdu, gezerken bunları çalıp ilahi söylerler; bu törenlerine raks ve semâyı da sokuştururlardı. Bir “keşf” unsuru olarak esriklik veren keneviri (esrar) kullanmaya başlamaları, kırsalda yatıp kalkan bu gruplar için çok da uzun sürmemişti. Ayrıca ihtiyatla belirtilmelidir ki; haklarında livâtâ ve hayvansevicilik iddiaları da zikredilirdi.

İâşeleri için kullandıkları dilenme yöntemleri basit halkın dini duygularını manipüle etmeye dayanırdı; bu oldukça klişe ama bir o kadar da etkili bir yöntemdi. En çok başvurdukları yöntem şuydu: Bir yerleşkenin ya en kalabalık meydanında ya da en zenginin evinin önünde toplanırlardı. Çokça saygı duydukları yaşlı önderleri öne çıkar ve anlamsız sözler-tuhaf davranışlar eşliğinde kendinden geçtiği bir tirat sergilerdi. Akabinde de yakında ahalinin dûçar olacağı büyük bir felaket hakkında kehânette bulunurdu. Bunu duyan diğer dervişler ahlar vahlar içinde halkı galeyâna getirir ardından da yalvara yakara bu felakete mâni olması için önderlerini psişik güçlerini kullanmaya ikna ederlerdi. Sonuçta önderleri ikinci bir tiratla ahaliyi felaketten kurtardığını belirtir ve oradan uzaklaşırken, diğer dervişler de hem Allah’ın rızasını tekrar kazanmaları hem de kendileri gibi Allah dostlarını memnun etmeleri için halktan para, yiyecek yahut başka materyaller isterlerdi. [3]

Aynı seyyahın bir başka rivayetine göre cahil halkla -bâhusus kadınlarla- bu dervişler arasında başka ilişkiler de vuku bulmaktaydı. Ahâli arasında bu kişilerin okült güçleri olduğuna dair bir kabul şüyû bulmuştu. Binaenaleyh kimileri fal baktırmak ya da büyü yaptırmak için bu dervişlere başvuruyor ve hizmetleri karşılığında onlara yiyecek vs. sunuyorlardı.

Çelişki, Te’lif ve Sonuç

Yukarıda tasvirini sunduğumuz gruplar bu akımların en sapkın örnekleridir. Elbette tüm Kalenderîleri yahut Haydârîleri bu çerçevede değerlendirip onları bir çırpıda şeriat kılıcının altına koyamayız. Zaten buna engel teşkil eden güçlü bir argüman da var: Kalenderî figürü her ne kadar yabancı seyyahlardan (Menavino, Ruy Gonzales de Clavijo) otorite sahibi alimlere (İbnü’l Hatib, İbnü’l Cevzî, Latîfî, Tûsî) kadar son derece menfî vurgularla anılsa da; Feridüddîn Attâr’dan, Hâce Abdullah Herevî’ye, Fahreddin Irakî’den Mevlânâ’ya kadar pek çok arif kalenderîliği övmüş ve kimisi kendini de bu zümreye nispet etmiştir. İslam yorumumuzun sacayakları olan ulemâ ve urefâ arasındaki bu ihtilaf te’lîfe muhtaç gözükmektedir. Bu uğurda kalenderiliğin oldukça müspet ve kabul gören tarihi seyrinin Cemaleddin Sâvî’den itibaren değiştiği ve zındıklık haline aldığı ileri sürülse de[4] eldeki veriler kapsamında bunu söylemek pek da kâbil gözükmemektedir.

Bu hususta iki varsayım öne sürülebilir gözükmektedir. İlki, ideal ile pratik arasındaki ayrıma dayanır. Buna göre âlimlerin zemmettikleri, sosyal hayatta töre-bozucu bir rol üstlenen bu sapkın dervişlerin bizzat kendileri (Pratik/Kalenderîler) iken; ariflerin methettikleri melâmet gibi yüce duyguları ve saf takvayı idealize eden teorinin (İdeal/Kalenderîlik) bizzat kendisidir.[5]

İkinci sav ise bu coşkun ve taşkın gürûhun hiçbir zaman mezkûr âriflerin yaşadıkları bölgelerde etkin olmadıkları şeklindedir. Zîra devletin, dolayısıyla da şeriatın, otoritesinin güçlü olduğu bu gibi bölgelerde böyle anarşist zümrelerin barınma şansı bulunmamakta idi. Hakikaten de mevcut veriler bizlere bu grupların daha ziyade merkezden uzak kırsallarda bulunduklarını ve uğradıkları bölgelerin güçlü sosyal yapıya sahip büyük şehirlerden ziyade taşra yerleşkeleri olduğunu gösterir. Büyük ihtimalle bu sapkın gruplar büyük şehir ahâlisi için uzak bir efsaneden ibaretti. Kaldı ki, benzer grupların -kalenderîlerden birtakım değişimler geçirerek- büyük şehirlerde de serilip serpildikleri görülmüştür. Ancak özellikle Osmanlı Devleti’nde fazlaca vukû bulan bu tarihi tecrübeler, yukarıdaki savımızı destekler mahiyette sık sık sürtüşmeler, isyanlar ve neticesinde de kanlı fetvalarla nihâyete ermiştir. Anadolu’daki bu ilgi çekici tecrübe bir başka yazının konusu olmaya sezâdır.


*Bu yazının istinat duvarları olarak Ahmet T. Karamustafa’nın Tanrının Kuraltanımaz Kulları adlı çalışması ile -başta “Osmanlı Sufiliğine Bakışlar” adlı eseri olmak üzere- Ahmet Yaşar Ocak’ın muhtelif çalışmaları belirlenmiştir. Bu münasebetle Karamustafa’nın çalışmasına verdiği isim bizim yazımıza da münasip bulunup tercih edilmiştir.

[1] Melâmet ismi de buradan gelir

[2] el-Mâide (5): 54

[3] bkz. Giovan Antonio Menavino, Türklerin Hayatı ve Adetleri Üzerine Bir İnceleme, Dergâh Yayınları, 2011

[4] M. Fuad Köprülü, “Anadolu’da İslâmiyet”, DEFM, sy. 5, s. 297-301

[5] Mamafih pratikteki iyi örnekler de onlara referans olmuş olabilirler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir