94 kez görüntülendi.

Tahayyülü Kavramak: Felsefe ve Sanat

Felsefe düşünmenin sürecidir. Eşyanın hakikatini aklın yettiği ölçüde kavrama faaliyeti. Sanat ise hissetmek. Aklın ötesine geçip ortaya bir şey koymak. Belki bu yüzden sanatçı toplumun genel yapısının dışındadır. Aklın hükmünü bir yerden sonra kenara bırakmış hayal aleminde raks etmenin tadına varmıştır. Felsefe ve sanat aklın gücüyle muhayyilenin ortaya çıkardığını birleştirmekte ve insana bütüncül bir yapı arzetmektedir.

Muhayyile kavramını merkeze yerleştireceğimiz bu yazımızda Dücane Cündioğlu’nun Felsefe ve Sanat kitabı üzerinde duracağız. Kitap birçok makalenin bir araya gelmesinden oluşuyor. Muhayyile mefhumuyla birçok sanatçı ve sanat eserinden söz edilip tahlil ediliyor. Kitabı samimi hale getiren bir özelliği de Dücane beyin sanat eserinin orijinaline ulaşmak için yaptığı seyahatlerdeki notlar. Kimi notlarda nerede olduğunu, kiminle karşılaştığını, sanat eseri karşındaki hislerini, kimi yerde ise sanatçıya dair düşüncelerini aktarmakta. Ayrıca kitabımız Sinema ve Felsefe, Mimari ve Felsefe serisinin bir parçası.

Kitabın muhtevasına bakacak olursak, ilk makalesine Cündioğlu, Sanatın varlık nedeni tahayyül” diyerek başlıyor. Tahayyül insanın ucu bucağı olmayan şahsi hür alanı. O yüzden bilim gibi çeşitli sınırlamaları veya yöntemleri yok. Buradan çıkarımla sanatın hayal etmekten ibaret olduğunu yani akletmek olmadığını, aklın da bir sınırının olduğunu fakat muhayyilenin olmadığını ifade etmekte. 

Cündioğlu, yine ilk makalesinde düşünürlerin ve sanatçıların yazgısının çoğu zaman zer (altın) ve zor (iktidar)’a rağmen yaşamak olduğunu belirtiyor. Düşünür ve sanatçı hep bu ikisi arasında kendisine açtığı alanda özgürlüğünü sağlamaya çalışmıştır. Bunun sebebinin ne olduğunu ise yine Dücane beyin verdiği bir örnekle açıklayacağız: Medrese ve tekke. 

Medrese şeriatin timsalidir; sınırların, kuralların, uyumun, toplumsal düzenin. Bunların aksi davranışlar kabul edilmez; hor görülür ve hatta cezaya sebebiyet verir. Medresede her şey belirlidir. Kesin bilgi talep edilir, zahire hükmedilir yani görülene, gerçeğe. Halbuki tekke böyle değildir. Bu ikisi, iki zıt kutup gibidir. Medrese ne kadar uyumu, kuralları temsil ediyorsa tekke de o kadar uyumsuzluğu (görünen uyumsuzluk içindeki uyumu), toplumsal düzenden ziyade bireysel özgürlüğü temsil eder. Cündioğlu şöyle demektedir; “Zer de umrunda değildir dervişlerin, zor da. Muhayyilesinin peşinde, yıldızların üstünde, Rahman’ın hemen yanıbaşında.” Sınırlar, kurallar ortadan kalkmıştır derviş için. Kesin bilgiler, zahirde gerçekleşen her ne varsa hiçbir şeyi görmez. O muhayyilesinin sağladığı sınırsız alanda Rahman’a kavuşmak ister. Tek derdi bu olmuştur, kendinden dahi geçmiştir. 

Sanat da medresenin temsil ettiği sınır koyucu çevreden ziyade tekkenin sınırları kaldıran, her kim olursa olsun kendine çağıran yönünde ortaya çıkar. Sanatçı, muhayyilesine düşen şeyin üzerine gidendir. Toplumsal kurallar ve bunun getirisi sınırlardan ötede bir hareket alanı oluşturmasından dolayı uyumsuz olan, kimi zaman tutunamayandır sanatçı. Şöyle der Cündioğlu: “Sanat tekkede tezahür eder. Arasokakalarda. Kadırım kenarlarında. Abes olanın, muğlak ve meçhul olanın sinesinde. Tahayyülün zirvesinde.”

Dücane Cündioğlu’nun kitaptaki bir yazısı da “Saç Diplerinden Kokusu Alınır Hakikatin” başlığını taşımaktadır. Hakikate temas etmenin nasıl olacağı üzerinde durulur bu yazıda. “Şey”in aslına ulaşmak, hakikate yaklaşmak için çaba göstermek… Bu, resimde tabloların aslını seyretmekle gerçekleşebilir. Ressamın elinden çıktığı haliyle… Bir kopyasıyla değil. Ressamın renkleri ve yine onun gölgeleri ile. Aynı şey yazarların eserlerine nüfuz etmek için de söz konusudur. Tercüme, hakikatin bir aktarımından ziyade metnin mütercim tarafından anladığının aktarımıdır. Burada yine Dücane beyin başka bir kitabından çıkardığımız şu soruyu sorabiliriz: Anlam, anlayanın anladığı mıdır yoksa anlatanın anlattığı mı? O yüzden eğer Shakespeare’nin ne anlattığını bilmek istiyorsak onu Shakespeare’den dinlemeliyiz, aksi takdirde Shakespeare’nin anlattığını değil mütercimin Shakespeare’den anladığını dinlemiş oluruz. Bu da bizi hakikatten uzaklaştırır. 

Yine kitabımızdan Dücane beyin “Van Gogh Gibi Değil Şems Gibi” yazısı üzerinde duralım. Burada Van Gogh’un “Hapishane Avlusu” resmini inceleyeceğiz. Avluda volta atan otuz yedi adam ve göğe yükselen iki tane kelebek var. Van Gogh bu tabloyu yaptıktan sonra otuz yedi yaşında iken bir tabanca ile göğsüne ateş edecektir.

Van Gogh da hiç hapishane deneyimi olmasa da o kendi ten hapishanesini resmetmişti. Kasvet, keder, elem, hüzün. O, bu içinde bulunduğu durumdan ve kendi içerisinde yaşadığı hapis hayatından kurtulmak için ölmeyi tercih etmişti. Ten hapishanesinden kurtulmak için bu gerekliydi; ölmek. Ama nasıl ölmek? Van Gogh’unki gibi değil Şems gibi ölmek gerekliydi. Dücane Cündioğlu bu yazısında Van Gogh’un çektiği sıkıntıları yerinde görebilmek için Fransa’da yaptığı ziyaretleri anlatır. Buradan anlaşılması gereken bir husus da resme, renklerine ve anlattığına vakıf olmak için gereken çaba ve ortaya çıkan mühim tespitlerdir. Hakikate yaklaşmak için anlatana yaklaşmak gerekir.

Hakikat, yazılmış olan veya resmedilmiş olan değildir. Asıl hakikat bunların da ötesinde daha derindedir. Öyleyse resim ve yazı nedir? Hakikatin temsili. Dücane Cündioğlu bu konuda Renê Magritte’nin “Bu Bir Pipo Değildir” adlı tablosundan söz eder. Tabloda bir pipo resmedilmiş ve altına bu motto iliştirilmiştir ama bu motto da resmin parçasıdır. Yani pipo ve “ceci n’est pas une pipe” ifadesi birlikte resmi tamamlarlar. Tablodaki pipo, piponun kendisi değil resmidir yani hakikati değil temsili. Çünkü hakikat bir tanedir. Taaddüd etmez. Çok olan, şeyin tasavvuru ve tasviridir. O yüzden Renê Magritte şöyle demiştir: Şayet resmin altına ‘Bu bir pipodur’ diye yazmış olsaydım, yalan söylemiş olurdum.” Bu nedenledir ki arayışımız temsiller olmamalıdır yalnızca temsillerle olabilir. Pipo ile pipo resmini ayırt etmezsek hakikat ve hakikat olmayan ayrımına da sahip olamayız. Temsillerle hakikate yaklaşmak umudumuzu da temsillerde yitirmememiz gerekir.

Cündioğlu, kitabın sonlarına yaklaşırken görmenin ve işitmenin toplumlar üzerindeki etkileri ile ilgili çok mühim tespitlerde bulunuyor. Resim ve heykel sanatının bizim kültürümüz içinde tutunması pek mümkün görünmüyor. Çünkü Batı’nın görmeyle olan irtibatını biz müslüman bilinç olarak işitmeyle kurmaktayız. İşitme eylemi görmekten farklı olarak bize hayal etme yetimizi istediğimiz gibi kullanmaya izin verir. Bu açıdan baktığımızda, görmek hayal edebilme yetimizi azaltacağı için sığ bir faaliyet olarak kalmakta; işitmek ise tahayyülün kapılarını ardına kadar açmaktadır. Mesela radyodan dinlediğimiz şarkı veya tiyatro vb. şeyler sırasında bir yandan da hayal gücümüzü kullanabiliriz fakat televizyon karşısında veya sinemada gördüğümüze odaklanmak mecburiyetindeyiz. 

Hıristiyan kültürde, dinin öğretilmesi için Papa Georgius Magnus ile beraber okuma yazma bilmeyenlerin de faydalanması için görselleştirme yoluna gidilmiştir. Okuyarak öğrenemeyen halk bakarak öğrenir. Bundan dolayı resmin Batı’da gelişiminde kilisenin ressamları himaye edişi de göz ardı edilemez. Yani Batı kültürü özü itibariyle görseldir. İslam kültüründe ise görsellik teşvik edilmekten ziyade hor görülmüş ve daha çok işitsel bir gelişim vaki olmuştur. Bizim için plastik sanatlar geri planda hakikate giden yolun dışındadır. Aslolan ise kelamdır, sözdür. Bilhassa da Kelamullah.

Sonuç olarak kitap, içinde barındırdığı birçok yazı ile resim sanatı üzerinden geniş bir perspektif çizmekte. Bu alana dair bir bakış açısı sağlamaktadır. Özellike sanatı felsefe ile birlikte okumak bu faaliyete çok önemli bir derinlik sağlar. Tablolara yaklaşımımızın sadece felsefi olması yetmez aynı zamanda hislerimiz de kuvvetli olmalıdır. Van Gogh’un hislerine ortak olamasak da onu anlamaya çalışmak resimleri karşısında takınmamız gereken bir tutumdur. Zira tahayyül gücümüzü hislerimizle destekleyebiliriz. Hissederek tahayyül ederiz. Sadece görerek değil işiterek ve bu yüzden akletmenin de ötesindedir tahayyül. Sınırların ötesinde. Kimi zaman aklın eremediği yerde ve de hissedilen yerde…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir