170 kez görüntülendi.

Sünnî Kelam Düşüncesinde “Kadîm” Kavramının İbn Sinacı Dönüşümü

Erken dönemlerden itibaren kelamcılar, ontolojik ve epistemolojik açıdan tutarlı bir teori ortaya koymak için Tanrı alem ilişkisi üzerine yoğunlaşmışlardır. Bilindiği üzere alem, Tanrı ve diğer her şey şeklinde bir ayrıma tabi tutulmuş ve bu ayrım da kadîm ve hâdis kavramları ile açıklanmıştır. Bu manada Tanrı kadîm diğer her şey ise hâdis olmak durumundaydı.

Erken dönemde hem Mutezilî hem de Sünnî kelamcılar açısından ezelî denilen şey “varlığının başlangıcı olmayan” anlamına gelmekteydi. Bu da esas itibariyle, Tanrı’nın tek ve ezelî yaratıcı olduğunun kanıtlamasında teselsülü ret için kullanmaktan kaynaklanmaktaydı.

Tanrı’nın zatı dışındaki sıfatlara kadîm denilip denilemeyeceği meselesi ise kelamcılar arasında süregelen bir tartışmaydı. Bu tartışma bildiğimiz üzere Sünnî ve Mutezilî kelamcılar arasında geçmekteydi. Zira Tanrı dışındaki sıfatların kadîm olması birden fazla ezelî varlık yani taaddüdü’l-kudema sorununu; sıfatların hâdis olması ise Tanrı’nın hâdise mahal teşkil etmesi gibi sorunlara sebebiyet veriyordu. Bu sebeple Mutezîlî kelamcılar sıfatlara ezelî denemeyeceği ısrarını devam ettirirken Sünni Kelamcılar iki açıdan da meseleyi ele almayı gerekli gördüler. Buradan yola çıkarak bu yazıda Sünnî kelamcıların kıdem kavramının dönüşümünde nasıl bir rol oynadıkları ve hangi sebeplere dayandıkları kısaca açıklanacak ve nihaî olarak kıdem kavramına İbn Sina’nın katkısıyla birlikte müteahhirun dönem kelamcılarının bu dönüşümü tamamen benimsediklerine Robert Wisnovsky’nin “Sünnî Kelamda İbn Sinacı Dönüşümün Bir Yönü” makalesi ışığında değinilecektir.

Hem Mutezîlî hem de Sünnî kelamcılar açısından Tanrı kanıtlamasında kullanılan kıdem kavramı, öncesizlik anlamından bir adım ileri taşınarak neden olunmamışlık anlamına doğru semantik bir dönüşüm geçirmiştir. Bu dönüşüm elbette ki bilinçli bir hareketin de neticesi olarak ifade edilebilir. Çünkü her ne kadar âlem, ikili bir ayrıma tabi tutularak kadîm ve hâdis olarak iki zıtlık üzerinden açıklansa da Tanrı kanıtlaması söz konusu olduğunda “öncesizlik” vurgusundan ziyade “neden olunmamışlık” ifadesi daha ikna edici gibi gözükmektedir. Yani “varlığının başlangıcı olmayan” Tanrı aynı zamanda “varlığının sebebi olmayan” olarak ifade edilmekteydi. Dolayısıyla kadîm kavramı mütekaddimun dönemi kelamcıları açısından başlangıcı olmayan, yokluğu düşünülemeyen; aynı zamanda da nedenli olmayan olarak tanımlandığını ifade etmemiz mümkündür.

Bu yazı için kaynaklık eden Wisnovsky’ın iddiaları üzerinden kısa bir özet yapacak olursak, her ne kadar bu dönüşümün netice itibariyle İbn Sinacı olduğunu söylesek de zaten belirli bir süreç itibariyle birtakım kelamcılar için bu dönüşümün başladığı söylenebilir. Zira az önce de bahsettiğimiz gibi kıdem kavramının kullanılış amacı itibariyle bu dönüşüm, kendini birtakım akıl yürütme süreçlerini geliştirmeye mecbur kılmıştır diyebiliriz. Bu dönüşüm özellikle Sünnî kelamcılar için önem arz etmektedir. Çünkü bu şekilde Tanrı’ya nispet ettikleri sıfatların da ezelî olup olmadığı tartışmasına açıklık getirmiş olacaklardı.

İbn Küllâb’ın, kadîm sıfatının diğer sıfatlardan farklı olarak bir meta-sıfat olduğunu ileri sürerek birden çok ezelîyi, Mutezile’den farklı bir şekilde çözmeye çalışmasıyla başlayan bu süreç, Eşarî’nin Kitabü’l-Lüma’ eserinde ezelî olanın yokluğunun düşünülmesinin imkansız olacağının ifadesi ile bu dönüşüme ufak da olsa çağrışımlarda bulunurken, en cesur adımı atanın da Gazzâlî’nin hocası Cüveynî olduğunu da söyleyebiliriz. Zira eş-Şâmil fî usûli’d-dîn adlı eserinde, ezelînin aslî bir sıfat olmadığını, bununla kastedilenin yokluğun imkanının reddi olduğunu söylemektedir. Eşarî kanadın yanı sıra çağdaş Mâturîdî kelamcılarda da benzer ifadeler geçmekteydi. Örneğin; Ebu’l Yüsr el-Pezdevî, Kitabu Usulî’d-dîn adlı eserinde arazların hâdis olduğunu ispat etmeye çalışırken ezelîyi zorunlu varlık olarak tanımlar. Gazzâlî ise hocası Cüveynî’den farklı olarak, İbn Küllâb’ın ezeliyi meta-sıfat olarak tanımlamasındaki birden fazla meta zorunluluk sorunu görmüş ve hocasından bir adım daha öteye geçerek ezelîyi bir şekilde zorunlu varlık olarak değil bizatihi zorunlu varlık olarak tanımlamıştır.

Kelamcıların sıfatlar konusundaki bu problemleri ve akıl yürütmeleri kıdem kavramı üzerinde devam ederken İbn Sina’nın vacip kavramı ile bu sorunun nihai olarak çözüldüğünü söylemek mümkündür. İbn Sina mütekaddimun dönemde başlangıcı olmayan olarak tanımlanan kadîm kavramından zaten kıdem kavramında mündemiç olan vacip kavramına ulaşmıştır. Bu akıl yürütme en basit haliyle şu şekilde ifade edilebilir: Başlangıcı olmayanın yokluğu düşünülemez; yokluğu düşünülemeyen şeyin ise varlığı zorunludur. Bu şekilde varlığın yokluğunun imkansızlığı üzerinden yola çıkarak zorunluluk kavramına ulaşmıştır. Yani buradaki varlık, varlığı kendinden olan zorunlu varlıktır.

İbn Sina esas itibariyle sudur teorisine dayanarak bir şeyin ya kendinden ya da bir başkası sebebiyle zorunlu varlık olabileceği düşüncesine ulaşmış ve vâcib bi-zâtihî ile vâcib bi-gayrihî ayrımını yapmıştır. Alemin ezelîliği iddiasını öne sürerken âlemin kıdeminin nedenini Tanrı’dan aldığını söyleyerek, yalnızca bi-zâtihî zorunlu olanın nedeni olamayacağını, dolayısıyla onun da Tanrı olduğunu söylemiştir. Örneğin 2+2=4 sonucunun elde edilmesi zorunludur fakat 4 sonucunun buradaki zorunluluğu 2+2’ye yani bir başka şeye bağlıdır. İşte İbn Sina’nın alemin ezelîliği gibi konularla kastettiği budur. Vacib kavramının bu ayrıma tabi tutulmasının bir neticesi olarak da sıfatların, varlık sebeplerini Tanrı’dan almaları sebebiyle vâcib bi-gayrihî; yani başkası sebebiyle zorunlu olduğunu ifade etmek mümkün hale gelmiştir. Yani her ezeli şey bir Tanrı olmak zorunda değildir. Zira sıfatların zorunluluğu/ezelîliği varlıklarını Tanrı’dan almaları sebebiyledir.

Bu şekilde mütekaddimun dönemi kelamcılarının karşılaştığı birden fazla Tanrı fikri ya da hâdise mahal teşkil etme sorunu, genel kabul itibariyle çözülmüş oldu. Fakat bahsettiğimiz üzere netice arka planı olmayan ve bir anda gelişen bir çözüm değildir. Erken dönemlerden itibaren kelamcıların tartışmaları ve teorileri bahsedilen kavramlar üzerinde yoğunlaşmış ve süreç içerisinde bu fikrin kabul edileceği zemin hazırlanmıştır.

Netice itibariyle Tanrı’nın ezelîliği ile âlem ve sıfatların ezelîliği arasında mahiyet ayrımı yapılarak kıdem kavramı üzerindeki bu sorunlar çözülmüş; İbn Sina’nın teorisini açık ve kesin bir şekilde ifade etmesiyle de artık kelamcılar Tanrı’yı vacibu’l-vücûd olarak benimseyerek bundan sonraki süreçte İbn Sinacı bu ayrım üzerine fikirlerini inşa etmişlerdir.

YORUMLAR

  1. Yazının başında ve ortasında alem hakkında yapılmış olan ayrım hatalı gözüküyor. Kelamcılar Tanrı ve diğer her şey şeklindeki ayrılmalarını mevcut başlığı altında yaparlar buna göre :

    +Mevcut
    -Tanrı (Allah)
    -Tanrı dışında her şey (ma-sivallah = alem)

    Şeklinde olmalıdır. Yine onlara göre Tanrı kadim, ma-sivallah yani alem ise sonradan, hadistir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir