516 kez görüntülendi.

Sarıklı İhtilalci: Ali Suâvi

Ali Suâvi, İstanbul’lu bir kadın ile Viranşehir’li ümmî bir adamın oğlu olarak Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği 1839 yılının Ağustos ayında, İstanbul’un Cerrahpaşa semtinde dünyaya geldi. Babası Hüseyin Ağa haksızlık ve adaletsizlik karşısında tahammülü olmayan, asi bir tipti ve kendisini tanıyanlar da bunun bilincindeydi. Hatta Suâvi’nin babası hakkında söylediği şu söz onun ne kadar fevrî bir kişilik olduğunu göstermektedir: ”…haksızlık eden bazı ehibbâsına tokat atmış ve bazısının kafasını yarmış.” Suâvi’nin annesi ise babasına hatta diğer hanımlara nispeten daha tahsilliydi. Nitekim annesi babasına eğitim vermesiyle bilinir ve Suâvi’nin tabiriyle ”şehrîdir”. Annesi tahsilli, babası ise ehl-i ilme saygı duyan biri olan Suâvi, küçük yaşlardan itibaren ilim tahsiline başlamıştır.

Ali Suâvi, bilinen ilk tahsilini Davutpaşa İskelesi Rüştiye Mektebi’nde yapmıştır. Buradan mezun olduktan hemen sonra ise memuriyet hayatına atılmıştır. Bu bilgi ışığında Suâvi’nin 13-14 yaşlarında iken memuriyet hayatına atıldığı görünmektedir. Ancak Suâvi’nin ilim tahsili bununla sınırlı değildir. Kendisinin memur olarak görev yaptığı zamanlarda mahalle camisine gidip orada verilen dersleri takip ettiği bilinmektedir. Suâvi’nin gençliğinin en dikkat çekici tarafı ise kendisi henüz 17-18 yaşlarında iken memuriyet görevinden istifa edip hacca gitmesidir. Hac yolculuğuna başlamadan önce Akâid-i Ehl-i Sünnet’e Dair Nesâyih-i Ebu Hanife Üzerine Şerh başlıklı eserini kaleme almıştır. Hatta hac sırasında yaşadığı maddi sıkıntılardan kurtulmak için bu eserini İran’lı birine 100 kuruşa sattığını söylemektedir.

Ali Suâvi temel İslami ilimlere karşı muhabbet beslemiş, özellikle hadis alanında kendini geliştirmiştir. İmam Suyutî’nin el-Camiu’s-Sağîr adlı eserini ezberlemiş, Sahih-i Buharî‘de tekrarlanan hadisleri ayıklamış ve yeni bir tarzda kaleme almıştır. Ayrıca o, hadisler içerisinde kendisine en fazla tesiri olan hadislerin zulüm aleyhine vârid olanlar olduğunu dile getirmektedir. Suâvi’nin ilerleyen yaşlarında zulme karşı giriştiği mücadelelerde bu hadislerin etkileri olduğunu söylemek yerinde olacaktır.

1861 yılında İstanbul’a dönen Suâvi, memuriyet görevini ifâ ettiği memleketlerden ve gezip gördüğü diyarlardan edindiği malumatlar neticesinde Osmanlı’nın eski düzeninin bozulduğu kanaatine varmıştır. 1856 senesinde imzalanan Islahat Fermanı’nın hiçbir derde deva olmadığını gören Suâvi cemiyet hayatına da bu yıllarda adım atmıştır. Kendisi, gezip gördüğü diyarlardaki haksızlıklara karşı baş kaldırışı, şahit olduğu adaletsizliklere karşı dik duruşuyla tanınmaktadır. İlerleyen yıllarda İstanbul, Edirne, Sofya ve Filibe gibi vilayetlerde dersler veren Ali Suâvi, Şehzade Camii’ndeki vaazlarına kadar dinî ve siyasî düşünceleri bir nevî gelişim evresindedir.

Şehzade Camii’nde ikindi vakti verdiği sohbetlerin birine denk gelen Namık Kemal, Suâvi’nin üzerinde bıraktığı tesiri şöyle ifade etmektedir: “Temyiz-i hafıza, sür’at-ı intikal, natıka, kuvve-i kalemiyye gibi birçok hasâis-i nâdireyi herbiri bir fâzıla sermaye-i mübahât olacak derece cami olduktan başka… Görüldüğü üzere daha otuzlu yaşlarında iken dönemin entelektüellerinin kendisi hakkındaki ifadeleri övgü doludur. Aynı zamanda verdiği dersleri dinlemeye gelen hazirûnun devlet erkânından kişileri barındırması onun siyasî söylemlerinin de var olduğunu göstermektedir.

Suâvi ehl-i kalem ve ehl-i kelâmdandır. Zira henüz resmî yayım faaliyetlerine başlamadan önce kalemiyle risaleler yazıyor diğer yandan kelâmıyla kitlelerin gönüllerine nüfuz ediyordu. Ancak yetişme tarzından dolayı haksızlığa tahammül edememesi onun kalemini ve de kelâmını sivrileştirmesine sebep oluyordu. Nitekim bu sivrilik hayatında pek çok değişimin yaşanmasına sebep olacak hatta ölümüne kadar götürecekti.

1867 yılının başlarında Muhbir Gazetesi ile yayım hayatına başlayan Suâvi, İstanbul muhitinde risaleleri ve nutuklarıyla bir hayli meşhur idi. Dönemin reform hareketleri ve bilhassa Islahat Fermanı Ali Suâvi’nin dilinin keskinleşmesinde büyük rol oynamıştır. Aynı zamanda ulemanın siyasetteki etkinliğinin azalmasıyla birlikte Suâvi’nin söylemleri ulema tarafından da destekleniyordu. Suâvi’nin ulemadan biri gibi giyinmesi, kendini onlardan görmesi ve vefatından sonra verilen “Sarıklı İhtilalci” lakabının sebebi olan sarığı başından çıkarmaması, ulemanın gözünde onu mertebe-i âlîye ulaştırmıştı.

Suâvi gazete yazılarında şu üç özelliğiyle temayüz etmiştir: Osmanlı’nın yeniden güçlenmesi arzusu ve bunu gerçekleştirmek için cebrî tedbirler alması, sıradan insanlarla kendisini bir tutması ve son olarak iktidara karşı direniş gösterme isteği. Onun bu özelliği devleti ve Müslümanları ekonomik alanda eleştirdiği şu satırlarda görünmektedir: “Bize ârız olan bu kepa­zelik nedir, bizi bu iktidarsızlığa sevk eden nedir, bu uyu­şukluk nedir, bu kadınsı hal nedir? Bizler vergilerimizi öder ve sonra da aptal aptal bakmaktan başka bir şey yapmaz­ken, yaratılış bakımından bizden daha zeki olmayan Frenk­lerin, devlet harcamaları konusunda hükümetlerini hesaba çekmeyi gerekli görmeleri nedendir?”

Muhbir Gazetesi yayınına devam ederken Suâvi’nin adını duyduğu ve hayranlık beslediği Mustafa Fazıl Paşa kamuoyunda daha çok yer edinmeye başlamıştı. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunu ve İbrahim Paşa’nın oğlu olan Mustafa Fazıl Paşa, başkent İstanbul’da devlet görevlisi olarak çalışıyordu. Aynı zamanda Mısır Hidivi İbrahim Paşa’nın veliahtı olduğu için abisi İsmail Paşa ile sürekli rekabet halindeydi. İsmail Paşa’nın çekişmelerden baskın çıktığı bu iktidar kavgası sonucundan Fazıl Paşa görevlerinden azledildi ve Paris’e gönderildi. Mustafa Fazıl Paşa Paris’ten makaleler kaleme alarak Osmanlı’yı topa tutarken Ali Suâvi ve diğer entelektüeller Bâb-ı Âlî’yi içeriden eleştiriyordu.

Hatta Suâvi, 93 Harbi esnasında Ruslara karşı başarısız olan Osmanlı yönetimini sert sözlerle eleştirmiş ve bu eleştirilerinde “Türk” kelimesini pek çok yerde kullanmıştır. Her ne kadar bu ve benzeri sebeplerle  pan-Türkist olarak gösterilse de, onun Türklüğü milliyete dayalı bir Türklük olmaktan ziyade pan-İslamist bir görüştür. Zira onun şu sözlerinde olduğu gibi asıl hedefi İttihad-ı İslam’dır: “Acaba vükelâmız biliyorlar mı ki, kavmiyyet da’vası Avrupalılarca bir mes’ele olup bizde kavmiyyet da’vası yoktur. Kavmiyyet da’vaları bizim perişan olmamıza ba’is olur. Müslümanları başa toplamak olsa olsa diyanet mes’elesi olur; yoksa kavmiyyet mes’elesi olmaz.

Suâvi, Fazıl Paşa ile münasebet kurmadan önce Muhbir Gazetesinde genel olarak eğitim, kalkınma, ilmin önemi ve fikir hürriyeti gibi meseleler kaleme alıyordu. Daha sonra Muhbir, neşredilen yazılarda eleştirel bir üslup kullanılması sonucu, eleştirilerin odağı olan Bâb-ı Âli tarafından 32. sayısında 1 ay süreyle kapatıldı. Namık Kemal’in, yayın hayatına başladıktan sonra gazete hakkında övgü dolu sözlerle bahsetmesi, Kemal’in Tasvîr-i Efkâr’da Suâvi’nin yazılarına yer vermesi ve daha pek çok gazetenin Suâvi’nin yazılarıyla ilgilenmesi onun kısa sürede Osmanlı entelektüelleri arasına girmesine katkı sağlamıştır.

Muhbir Gazetesi kapatılmış binaenaleyh Bâb-ı Âlî gazetedeki yazılarından dolayı Suâvi’yi Kastamonu’ya sürgün etmişti. Burada ilmî faaliyetlerine devam eden Suâvi kendi halinde bir yaşam sürmüştür. Ancak sürgünden önce, Nord Gazetesinde Muhbir’in sahibi Filip tarafından Türkçeye çevrilerek neşredilen “Jön Türk Riyaseti İlanı” ile ilgili yazı Bâb-ı Âlî nazarında Ali Suâvi’ye atfedilmiş ve o tarihten itibaren Prens Fazıl Paşa taraftarı addolunmaya başlamıştı. Sürgün edildikten sonra ise bizzat Fazıl Paşa Suâvi’yi Paris’e davet etmişti. İstanbul’un gözünde mimli olan Suâvi aynı zamanda 1867 yılında yayınlanan Basın Sansürü Kanunu sebebiyle kalemini de oynatamayınca, Kastamonu’dan İstanbul’a oradan da Paris’e doğru maceralı yolculuğuna başlamıştır.

Paris’e, Paşa’nın huzuruna geldiklerinde üç kişilerdi: Ziya Paşa, Namık Kemal ve Ali Suâvi. Paşa’nın bu üçlüyü gördüğünde ağzından çıkan ilk kelimeler zikretmeye değerdir: “Benim servetim size de kâfidir, ama çalışalım, artık ne olacak olsun. Elbette bir şey yapalım… Yeni Osmanlılar Paris’te toplantılar yapmaya başladığı sıralarda Sultan Abdülaziz’in Paris’i ziyaret edeceği bilgisi üzerine infial yaratmaları olasılığı sebebiyle Londra’ya gönderildiler. Suâvi ise Cemiyetin yayım faaliyetlerini üstlenerek Londra’da Muhbir Gazetesini tekrardan yayımlamaya koyulmuştu. Gazetenin ilk sayısında Suâvi, Avrupa’nın Osmanlı hakkındaki fikirlerini tashih etme ve Osmanlı’nın eğitim ve medeniyette ileri gitmesini sağlayacak yeni fikirleri yayma gayesinde olduğunu dile getirmektedir.

Suâvi Muhbir’in yazı işlerini tek başına yürütüyordu ve Yeni Osmanlılardan düşünce yapısı ve yaşayışı itibariyle farklı bir hayat yaşıyordu. Bu dönemde cemiyetin toplantılarında alınan kararlara Suâvi riayet etmiyor hatta bazı toplantılara Suâvi davet dahi edilmiyordu. İlerleyen zamanlarda Suâvi’nin, Marie adlı İngiliz bir bayanla kıydığı nikah sonucunda ipler ziyadesiyle gerilmişti. Öyle ki Namık Kemal’in Suâvi’ye karşı kaleme aldığı hiciv sürtüşmeleri gözler önüne sermektedir:

Suâvi dedikleri o küçük adam

Ânı adam sandık o da mı cüdam

Paris’te oturmuş yanında madam

Aman yalnız kaldık Mustafa Paşa’m

Yeni Osmanlılar içerisinde sadece Suâvi’nin bu tarz faaliyetlerde bulunduğunu iddia etmek haksızlık olur, aynı dönemde cemiyetin diğer üyelerinin de tatil beldelerinde sefa sürdüklerini kaynaklarda yer almaktadır. Suâvi için Yeni Osmanlılar ile bağın kopmasına sebep olan olay ise Baden’de yapılan toplantıya kendisinin davet edilmemiş olmasıydı. Hatta Suâvi Londra’da edindiği yeni dostlardan Mustafa Fazıl Paşa’nın insanları kendi tutkuları uğruna kullanan bir adam olduğunu öğrenince kendisine bel bağladığı Mustafa Fazıl’ı hayatından silmeye yakındı. Bu dönemde cemiyet bir toplantı daha yaptı ve Hürriyet gazetesinin yayın hayatına girmesine karar verildi. İlerleyen zamanlarda bir Rum çırağının matbaadaki değerli malzemeleri çalması üzerine Muhbir Gazetesi’nin yayınına ara verildi.

Ali Suâvi artık Londra’da tek başına yaşıyor, başıboş dolaşıyor ve iaşesini, sevmediği Fazıl Paşa temin ediyordu. Londra’da bir süre daha ikamet ettikten sonra tekrardan Fransa’ya dönen Suâvi, 1869 yılında Paris’te Ulûm Gazetesi’ni yayımlamaya başlamış ve küçüklüğünden beri heybesinde biriktirdiği bilgileri aktaracak bir mecra bulmuştu. Ulûm Gazetesi’nde yayımladığı yazılar Suâvi’nin düşüncelerinin büyük bir yekûnunu oluşturmaktadır. On beş günde bir yayımlanan Ulûm’un genel içeriği ulûm ve maarifin yanı sıra ilm-i kelâm ve batıl felsefî görüşlere reddiye şeklindeydi. Ayrıca Suâvi burada pek çok İslâmî ve beşerî ilimler hakkında yazılar yazıyordu. İlaveten cemiyetin diğer üyelerini ve Osmanlı devlet adamlarını  hicvediyor ve İstanbul’a dönmek için Sultan’ın gözüne girmeye çalışıyordu. Suâvi’nin İslam siyaset ve hukuk düşüncesine dair görüşlerine Ulûm Gazetesi’nden ulaşmaktayız.

Suâvi’nin teorilerinin temel karakteristiğini ortaya koymak için Namık Kemal’in görüşleri ile karşılaştırmak faydalı görünmektedir. Zira Namık Kemal, Osmanlı siyaset düşüncesinin özüne “halk hakimiyeti” kavramını yerleştirirken Suâvi, bu terimi İslamî siyaset nokta-i nazarında anlamsız ve Avrupa siyaset felsefi açısından yanlış bulmaktadır. Bir diğer örnek ise Namık Kemal düşüncesinin medârına “kuvvetler ayrılığı” ilkesini yerleştirmiş, Suâvi ise bu ilkeyi benimsemekle birlikte ‘Vahdet-i İmamet’ ilkesini mihenk taşı olarak belirlemiştir. Halk hakimiyeti düşüncesine karşı Suâvi’nin şu sözleri düşüncesinin arka planını anlamamız açısında faydalı olacaktır:

Şimdi şöhret bulmuş bir kaziyye var: ‘Hakimiyyet-i halk’ diyorlar… Aslı ‘souverainete du people’… ‘Souverainete’ ne demektir? Bu kelime fi’l-asl Latince ‘soprenos’ lafzından melhûzdur ki manası ‘dilediğini yapar’, ‘hakîm-i bi’n-nefs’, ‘âmir-i muhtar’ demektir. Peki, kendiliğinden hükmeden ve bi’l-cümle eşya üzerine kudret-i kâmilesini vaz’ eden kimdir? Cenab-ı Allah’tan gayri bu sıfatla muttasıf yoktur ki ‘souverainete’si olsun.

Suâvi’ye göre kuvvetler ayrılığı ilkesi çok önemlidir. Zira ona göre kuvvetler ayrılığı İslam’da zaten mevcuttur. Zira vali, müftü ve kâdının görevleri birbirinden farklıdır. Ayrıca Namık Kemal’de olduğu gibi bu üç kurumu denetlemek için denge sistemine de gerek yoktur. Çünkü bu üçlü sistem birbirine bağlıdır ve kendi içlerinde düzensizlik barındırmaz. Suâvi, bu kuvvetler farklı görevleri yerine getirseler bile, “Vahdet-i İmamet” ilkesinin, Kınalızade’nin “daire”sini hatırlatan bir hiyerarşik düzen içerisinde, onların birbirlerine bağlı olmalarını gerektirdiğini ileri sürmektedir. Suâvi bunu şu şekilde ifade eder: “Ümera halk üzerinde hâkimdir. Ulema, ümera üzerinde hâkimdir. Ve ilm (Şeriat) ulema üzerinde hâkimdir

Suâvi, İslam hukukunun modern dünyada gelişen yeni ekonomik ve sosyal müesseselerle başa çıkabileceğini düşünüyordu.  Bu noktada Mecelle’nin  “Ezmânın tagayyürü ile ahkamın tagayyürü inkâr olunmaz” kaidesini benimseyen Suâvi, İslam hukukunun modern meselelere cevap üretebilmesini bu ilkenin kabulüne bağlı kılmaktadır.

Ali Suâvi ayrıca, siyaset teorisinde “sivil itaatsizlik” hakkını savunmaktadır. O bu sonuca ulaşırken üç tip İslamî argüman kullanmaktadır. Bunlar; ilk halifelere atfedilen gelenekler, Allah’a itaat etme ve kötülüklerden sakınma konusunda Peygamber tarafından topluma yüklenen mükellefiyet ve geç Ortaçağ hukukçularından alınan kavramları İslâm geleneği çerçevesinde yorumlamak. Örneğin Hz. Ömer’in (r.a) cemaatinden herhangi bir hatasını gördükleri takdirde düzeltmelerini istemesi Suâvi’nin dayanaklarından birini oluşturmaktadır. Onun şu sözleri küçüklüğünden bu yana zulme karşı itaatsizliğini ve vefatına sebep olan malum ihtilalin sebebini bizlere göstermektedir: “…eğer kılıcınıza sarılıp şeref meydanında varlığınızı gösterirseniz, müstebitlerin karşısına insan ve hür olarak çıkacaksınız. Ey insanlar! Bir Mehdi’nin gelip sizi kurtaracağına inanmaya daha ne kadar devam edeceksiniz? Gücü ellerinde bulunduran, muahezeden ve mes’uliyetten âzâde olan emirlerin (yöneticilerin), sırtınızdan elde ettikleri kazançlardan vazgeçip, size lütufta bulunmaya başlayacaklarını mı sanıyorsunuz?

Sultan Abdülhamid tahta oturduktan sonra Suâvi, İstanbul’a dönüş için birtakım temaslar kurdu ve memleketi Türkiye’ye geri döndü. Dönemin sadrazamı Midhat Paşa’nın sürgüne gönderilmesi üzerine Abdülhamid Han’ı destekler mahiyette makaleler kaleme almaya başlayan Suâvi, Sem‘ ü Tâ‘at adlı derneği kurarak halkın muhtaç olduğu adamların Midhat Paşa gibiler olmadığını dile getirdi. Ancak burada açıklamakta zorlanılan Abdülhamid Han’a karşı darbe girişimi kafalarda soru işareti bırakmaktadır. “Abdülhamid Han’ın yönetim şeklinde eksiklikler bulduğu sebebiyle isyan etmiştir” şeklinde açıklamalarda bulunulsa dahi iddiadan öteye geçememektedir. Zira Suâvi vefat ettikten sonra eşi evindeki evrakları imha etmiş geride olayın aydınlatılması adına yalnızca varsayımlar kalmıştır. Suâvi, Balkanlardaki Rus saldırılarından kaçan 100-150 kişilik mülteciyi toplayarak V. Murad’ın hapsedildiği Çırağan Sarayı’na baskın düzenlemişti. Ali Suâvi, V. Murad’ı tekrar tahta çıkarmak için giriştiği baskın esnasında Yedi Sekiz Hasan Paşa tarafından kafasına aldığı darbe ile yere düşmüş ve burada hayatını kaybetmiştir.

 

Kaynakça:

Şerif Mardin, Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu, (İstanbul: İletişim Yayınları, 1996).

Hüseyin Çelik, Ali Suavi Hayatı ve Eserleri (Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, 1991).

Abdullah Uçman, “ALİ SUÂVİ”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/ali-suavi (09.02.2021).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir