386 kez görüntülendi.

Röportaj | H. Şule Albayrak ile “Kadın Olmak İslam, Gelenek, Modernlik ve Ötesi” Adlı Eseri Üzerine

Hocam, ilahiyat alanında uzman kadın hocalarla birlikte sizin editörlüğünüzde “Kadın Olmak – İslam, Gelenek, Modernite ve Ötesi” adlı bir eser kaleme aldınız. Bu çalışmanızı değerlendirmeye geçmeden önce sizi bir araya getiren şey neydi, bundan bahseder misiniz?

İslam ve kadın konusu, malumunuz olduğu üzere modernleşme süreciyle birlikte önemli bir mesele olarak tartışılagelmiştir. Bizim tarihimizde de Osmanlı modernleşme süreciyle birlikte kadının toplumsal hayattaki yeri yoğun şekilde tartışıldı; hem aydınlar hem ulema, hem devlet adamları hem de dönemin kadın aktörleri konuya dahil oldu. Cumhuriyet döneminde modernleşmenin merkezine kadını oturtan bir anlayış devlet tarafından benimsendi. Ancak cumhuriyet değerlerine sahip olduğu düşünülen makbul kadının dışındakiler gerici, cahil, mürteci…vb. şekilde tanımlanarak dışlandılar. Uzun yıllar boyunca seküler ve modernist projeyle uyumlu olan, dış görünüş ve yaşam tarzı itibariyle Batılı gibi olan kadınlar makbul görüldü ve kamusal alanda yalnızca bu kadın tipinin var olması istendi. Tabi bu tanımlama ve sınıflamalar İslam’ın kadını geri bıraktığı, ona hiç bir hak tanımadığı dolayısıyla modernleşmek için kadını baskılayan dinin kamusal hayattan el çekmesi gerektiği argümanlarıyla savunuldu. Hasılı, seküler söylemde İslam kadının geri kalışından sorumlu tutulmuş ve tutulmaya devam etmektedir.

Bizim çalışmamız bu türden argümanlara itiraz ediyor ve İslam’ın kaynaklarında ve İslam geleneğinde kadının yerine dair var olan hakikatleri daha güçlü bir şekilde dillendiriyor.

Ayrıca burada şunu da belirtmek isterim: İslam ve kadın konusunu ele alan kaynak eserlere baktığımızda içlerinde çok önemli ve değerli çalışmalar bulunmakla birlikte çoğunlukla erkek ilahiyatçılar tarafından kaleme alınmış, kadın perspektifinin dışarıda bırakıldığı, İslam’ın kadına bakışındaki nüanslara her zaman vakıf olamayan ve çoğunlukla kadınların haklarına yeterince yer verilmeden sorumluluklar üzerine odaklanan çalışmaların hakim olduğunu söylememiz mümkün. Buna bir de popüler hocaların çoğunlukla kültür bağımlı kadın söylemlerini eklediğimizde ne yazık ki kadına ve hassaten Müslüman kadına dair dinen haklardan yoksun taassub altında ezilen bir imaj ortaya çıkıyor. Bizim çalışmamız bu yaklaşıma da itiraz ediyor. Bu itirazı, kadının ontolojik ve sosyolojik meşruiyetini ve sahip olduğu hakları İslam kaynakları ve ilmi geleneğin prensipleri ışığında ortaya koymaya çalışıyor.

Bu kitabı literatürdeki diğer çalışmalardan ayıran, farklı kılan hususlar nedir? Çalışmanızın literatüre ne gibi katkıları bulunduğundan bahseder misiniz?

Çok kısaca ifade etmem gerekirse, biz bu çalışmada İslam’ın kadına yaklaşımını ortaya koymak istedik. Ancak bunu tek kişinin çaba, çalışma ve perspektifine bırakmak yerine; alanından uzman kadın ilahiyatçılardan oluşan bir takım çalışmasıyla gerçekleştirdik. Bu açıdan bu bir ilk oldu. Şimdiye kadar İslam’da kadına dair meseleleri ya erkek hocalar şümullü şekilde ele alıyor veya alandaki kadın yazarlar meselenin bir boyutuna, çoğunlukla da bir yüksek lisans ya da doktora tezi çerçevesinde ele alıyordu. İlk kez bu çalışmada on iki hoca bir araya gelerek ortak bir perspektifle İslam’da kadın konusuna açıklık getirmiş oldu.

Bu çalışmada öne sürdüğünüz iddiayı/iddiaları ve çalışmanın hedeflerini açıklar mısınız?

Bu çalışmayı yaparken temel argümanımız kısaca İslam’ın kadın erkek değil insanı dert ettiği kadının Allah’ın yeryüzünün imarı için yarattığı halifesi olduğu ve kadının İslami çerçevede tüm insanlık haklarına sahip olduğu şeklinde ifade edilebilir. Eşrefi mahlukat olan kadın, insan olarak doğmuş olmak bakımından dokunulmazlığa ve temel haklara sahiptir. Açık bir ontolojik eşitlik söz konusudur. Öte yandan sosyolojik plandaki rol paylaşımına bakarak kadının ikincilleştirilmesine İslami açıdan meşruiyet kazandırmaya çalışmak İslami değil alışkanlıklardan ileri gelen kültür bağımlı bir tutumdur. Bu hususun kitaptaki makalelerde açık şekilde ortaya konduğunu düşünüyorum.

Kanaatimce kitabın önemli bir yönü, argümanını İslam ilim geleneğinin içinden beslenerek ortaya koymuş olmasında aranabilir. Bu açıdan şunu belirtmek isterim ki kitapta, feminist ya da modernist yaklaşımlar benimsenmemiştir. Yazarlar argümanlarını Kuran, Sünnet ve İslami ilimlerin verdiği imkanlar içinde ortaya koymuşlardır.

Hocam bu kitapta Türkiye’de kadın ve kadın sorunlarına hangi açı(lar)dan yaklaştığınızı anlatır mısınız?

Bu kitaptaki 12 makale birbirini tamamlayan 4 bölüm oluşturdu. Her bölümde konunun farklı bir veçhesi ele alındı. İlk bölümde İslam açısından kadının ontolojik değeri üç ayrı hocamızın (Prof. Dr. Fatma Asiye Şenat, Prof. Dr. Hatice Arpaguş, Doç. Dr. Hülya Terzioğlu) üç makalesi ile ortaya kondu. Burada kadının halifeliği, çokça konuşulan eğe kemiğinden yaratılma rivayeti ve İmam Maturidi’nin kadın konusunda bugüne de ışık tutacak yaklaşımı ele alındı.

İkinci bölümde tarihsel süreçte kadının sosyal konumu üç ayrı makale (Dr. Öğr. Üyesi Nihal Şahin Utku, Doç. Dr. Fatıma Zehra Kamacı, Dr. Öğr. Üyesi Rahile Kızılkaya) ile değerlendirildi. Hem antik medeniyetlerde kadının konumuna hem de İslam’ın gelişiyle özellikle asrı saadette kadının sosyal hayattaki konumuna yer verildi. Üçüncü bölümde fıkıh geleneğinde kadının yerine dair üç ayrı makale (Doç. Dr. Münteha Maşalı, Dr. Öğr. Üyesi Saliha Okur Gümrükçüoğlu, Doç. Dr. Ülfet Görgülü) kaleme alındı. Burada hem fıkıh ilmi bağlamında kadınlara dair meseleler işlenirken bir yandan da Osmanlı döneminde kadınların hukuk karşısındaki durumları ve hak arayış süreçlerine nasıl ve ne ölçüde dahil oldukları değerlendirilmiş oldu. Son bölümde ise sosyal meselelerde kadın başlığı altında üç makaleye (Prof. Dr. Huriye Martı, Doç. Dr. Birsen Banu Okutan, Dr. Öğr. Üyesi H. Şule Albayrak) daha yer verildi. Bir yandan oto oryantalist söylemin Müslüman kadına dair yaklaşımı eleştirilirken, aynı zamanda kadına şiddet ile kültür arasındaki ilişkiye ve son olarak İslam’da kadın konusuna yaklaşımda alternatif bir bakış önerisine yer verildi.

Makalelerde ortak şekilde temel sorun olarak gördüğümüz mesele kadının İslam’da ikincil planda tutulduğu iddiası oldu ve çalışmalarda bu konuda mevcut olan söyleme karşı tamamen İslam’ın içinden cevap sunulmaya çalışıldı. Bu açıdan bizim temel derdimiz kadının İslam’daki yerine dair hali hazırda mevcut olan olumsuz argümanlar ve bu çerçevede İslam’a yönelik gerek konvansiyonel mecralarda gerekse yeni iletişim alanlarında yürütülen karapropagandaya karşı sahih bir çerçeve sunma çabası oldu. Umulur ki, İslam’da kadına dair sahih söylemler daha fazla üretilsin ve böylece kafası mevcut propaganda araçları yoluyla İslam’da kadın konusunda karışan gençler ve yetişkinler sorularına sahih içeriklerle cevap oluşturabilsin.

Eserin giriş kısmındaki yazınızda “Müslüman kadının çifte meşruiyet krizi” konusuna değiniyorsunuz. Bu “çifte meşruiyet krizi” kavramını bize açıklar mısınız? Bu kavram ile anlatmak istediğiniz, işaret etmek istediğiniz hususlar nelerdir?

Evet ben bu kavramsallaştırmayı Müslüman dindar kadının günümüzde yaşamakta olduğu çift yönlü dışlanma ve baskı durumuna işaret etmek için kullandım. Zira Müslüman dindar kadın bir taraftan sekülerist oryantalist Batıcı söylem tarafından mağdur ediliyor. Bu çerçevede dindar kadın geri kalmış, ataerkil din ve bunu destekleyen baba-koca-ağabey otoritesi altında bir nevi köle olarak tasvir ediliyor. Bu açıdan kurtarılmaya muhtaç. Ama aynı zamanda ataerki karşısında başkaldırmadığı ve bu baskıyı içselleştirdiği için de dışlanmayı, hakareti hak ediyor. Böylece sekülerist yaklaşımın eş zamanlı olarak acıma-kurtarma ve dışlama-küçümseme-hakaretine muhatap oluyor. Diğer taraftan aynı Müslüman kadın kültür bağımlı dini söylem açısından da kamusal alana açıldıkça, kendi varlığının ve değerinin farkına vardıkça bir tehdit olmaya aday görülüyor. Müslüman dindar kadın eğitim ve meslek sahibi olup kamusal alana çıkmak istediğinde aileyi yok etmekle ve yeterince dindar olmamakla kolayca itham edilebiliyor. İşte ben bu çift yönlü meşru sayılmama, dışlanma ve baskılanma, kısaca “ne isaya ne musaya” durumuna işaret etmek maksadıyla Müslüman kadının çifte meşruiyet krizi ifadesini kullanıyorum.

Kitabın son bölümünde yer alan yazınızda, modernliğin karşısında yer alan geleneğe yönelik farklı yaklaşımların mümkün olduğunu öne sürüyorsunuz. Bu hususun imkânını bize açıklar mısınız?

Son bölümdeki benim kaleme aldığım makalede İslam’da kadına dair mevcut gelenek okumalarını gözden geçirip alternatif bir gelenek okumasının imkanını sorguluyorum. Öncelikle şu tespitten hareket ediyorum. İçinde yaşadığımız çağ, geleneğin dışına çıktığımız ve gelenekle kurduğumuz bağın bilinçli bir çabayı gerektirdiği, bu anlamda geleneğin doğal aktarım yollarının yitirildiği bir bağlama işaret ediyor ve gelenekle ilgili tüm konuşmalarımızın bir tür gelenek inşasına dayandığını ifade ediyor. Artık geleneğin içinden konuşmuyoruz; şartların zorlamasıyla geride bırakmış olduğumuz bir gerçeklik üzerine konuşuyoruz ve bunu yaparken alışkanlıklarımız, niyetlerimiz veya ihtiyaçlarımıza göre bir geçmiş ya da gelenek inşası yapıyoruz.

Gelenekte kadının durumuna dair mevcut söylemlere baktığımızda ise tek bir gelenek okuması üzerinden tek bir kadın modelinin inşa edildiğini söylememiz mümkün. Öyle ki bu söylem bizi geleneği tek biçimli okumaya zorluyor ve bu da kadın söz konusu olunca dışlayıcı ve baskıcı bir okuma. Ayrıca 1400 yılı kuşatan İslam geleneğince tek bir meşru kadın modelinin varlığını kabule zorluyor ki bu da çoğunlukla domestik ve edilgen bir varlık. İlginç olan İslam geleneğinde Müslüman kadından bahsedildiğinde sekülerist Batıcı oryantalist yaklaşımın çizdiği kadın tipi ile kültür bağımlı dini söyleme sahip olanların çizdikleri kadın tipi arasında pek bir fark yok. Oysa 1400 yıllık İslam geleneğinin içinde mütala edilmesi gereken farklı coğrafyalar, farklı kültürler, farklı etnik kimlikler ve farklı sosyo ekonomik ve politik şartlarda yaşayan toplumlarda ortak paydası İslam olan çok çeşitli kadınlık durumlarından bahsetmemiz bir zorunluluk. Dolayısıyla bir kere tekil bir gelenekten bahsedemeyiz. Aynı zamanda gelenekte tek bir kadın tipi olduğunu savunmamız da mümkün değil. İslam geleneğinde asrı saadetteki sahabe kadınlardan itibaren tarih boyunca savaşçı kadınlardan tüccar kadınlara yönetici kadınlardan alim kadınlara hayatın bir çok alanında varlık göstermiş farklı kadın modellerini biliyoruz. Bu kadınlar geleneğin hayatın akışı ve doğal bağlamı içinde çıktılar, yaşadılar, toplumsal fayda ürettiler, isim ve eser bıraktılar. İşte bu gerçek bugün İslam geleneğinde kadın konusunu tartışırken göz önünde tutmamız gereken bir husus diye düşünüyorum. Böylece geleneğin içinde yetişen kadınları es geçmeyen bir tarih okuması ile kadının inşa edici ve tarihsel eyleyen olarak durumunu fark etmiş olacağız. Bu da kanaatimce geleneğe tekçi yaklaşmanın hatalı olduğunu gösteriyor.

Bu okuma ne kadar meşrudur sorusuna gelirsek, hali hazırdaki gelenek okumaları ne derece meşru ise bu tür bir okumanın da bir o kadar meşru olduğu savunabilir.

Türkiye’de bu alanda (kadın çalışmaları / toplumsal cinsiyet çalışmaları) yapılan gerek akademik, gerekse akademi dışındaki çalışmaları yeterlilik ve nitelik açısından nasıl değerlendirirsiniz?

Türkiye’de akademide özellikle sosyal bilimler alanıyla ilgili konuştuğumuzda büyük ölçüde dışa bağımlı bir üretimin olduğundan bahsedebiliriz. Çoğunlukla Batıdaki konulardan, yaklaşımlardan ve yöntemlerden alınan ilhamla yapılan çalışmalar uzun süredir akademideki özgünlük ve fikri bağımsızlık sorununun devam ettiğini göstermekte. Kadın çalışmaları konusunda da benzer bir durum var. Zira dünyada hakim olan kadın çalışmaları belli önermeleri doğrulamak üzere bir yazın oluşturuyor. Her ne kadar kadın çalışmalarında feminizme karşı eleştirel ve alternatif çalışmalar yapılıyor olsa da ana akımdaki yaklaşım belli feminist öncüller tarafından belirlenmeye devam ediyor. Benzer şekilde Türkiye’de de batılı feminist kabuller ve temalar üzerinden bir yazın bulunuyor. Tümüyle kadın bireyselliğine odaklanan, kadını aile ve toplumla ilişkiselliği içinde değerlendirmeyen hatta buna karşı duran bir yaklaşım söz konusu. Ancak bu yaklaşım, kadını özgürleştirmeyi vaad ederken çoğu zaman modern hayatın ve kapitalizmin ürettiği sorunlar karşısında kadını yalnız, yorgun ve savunmasız bırakıyor.

Türkiye’de kadın çalışmalarında ve kadına dair yapılan üretimde hakim olan bakış Batıdaki asıllarını takip ediyor. Ayrıca buradaki feminist söyleme güçlü bir oto-oryantalizm içkin. Ancak son yıllarda kadın konusuna feminizm dışında alternatif yaklaşım çabalarının varlığını görüyoruz. Bu kanalların  güçlenmesine ve kadın meselelerine içeriden, evrenseli es geçmeyen yerli bakışlara, İslam’ın içinden çıkacak evrensel yorumlara ihtiyaç var. Ancak bunun önünde bazı engeller olduğunu söylemek mümkün. Bir tarafta hakim seküler feminizmin domine ettiği kadın çalışmaları alanı ve dayattığı paradigma bulunurken; diğer tarafta alternatif söylemlerin üretilmesini engelleyen bir iç tepkisellik mevcut. Öncelikle akademik alanda feminist paradigmanın dışında eser vermek kolay değil, zira hakim paradigma buna geçit vermeyecek mekanizmaları kendi içinde işletiyor. İkinci olarak gözlemlediğim kadarıyla dindar kesimlerde kadınla ilgili çalışma yapmak hem itibarsız hem de tehlikeli görülüyor. Bir kere kadın çalışmaları bir tür dantel işlemek gibi bir kadın işi görülüyor, değersizleştiriliyor. Ayrıca kadın çalışmalarıyla ilgilenenler feminizmi benimsemiyor olsalar bile akademide bile kolayca feminist olarak yaftalanıyor, bu durum akademisyenlerin bu alana girişini olumsuz etkiliyor. Öte yandan kadın çalışmalarıyla ilgilenmek kadının “feministleşerek” toplumsal rol ve sorumluluklarını reddedeceği korkusunu beraberinde getiriyor. Böylece tüm dünyada Müslümanlara yönelen en önemli eleştiri konusu olan kadın meselelerine gereken sahih cevapların verilmesi yolunda yapılacak uğraşı ve atılacak adımların önü kendiliğinden kesilmiş oluyor. Alanda sağlam bir İslam’da kadın söylemi ve yeterli üretim olmayınca da dindar kadınlar feminist söylem karşısında savunmasız kalıyor hatta bazıları kendini bu söyleme kaptırabiliyor.

Bu konuya gereken ciddiyet ve özenin gösterilmesi, İslam ve kadın konusunun vazıh şekilde ortaya konması kanaatimce 21. Yüzyılda Müslümanlar için sadece akademik bir ilgi alanı değil bir misyon meselesi olmalı. Zira günümüzde Müslüman dünyaya yönelen en önemli saldırılardan biri kadın üzerinden geliyor ve biz bu konuyu kendimiz ve gelecek nesillerimiz için ele almak zorundayız.

H.Şule Albayrak, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Siyaset Biliminden mezun oldu. Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsünden Yüksek Lisans derecesini Hıristiyan Fundamentalizmi adlı teziyle; doktora derecesini Amerika Birleşik Devletleri’nde Din Devlet İlişkileri: Sosyolojik Bir Analiz başlıklı teziyle aldı. Halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Felsefe ve Din Bilimleri Ana Bilim Dalı, Din Sosyolojisi Bilim Dalında öğretim üyesidir. Modernleşme, Sekülerleşme, Din Devlet İlişkileri, Din Sosyolojisi, Modern Dünyada İslam’a dair dersler veren Albayrak’ın ulusal ve uluslararası dergilerde yayınlanan akademik çalışmaları dışında çeşitli dergi ve gazetelerde  yazıları yayınlanmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir