695 kez görüntülendi.

Fıkıhtan Faşizme

Modernleşme olgusunun Osmanlı’da belirgin hâle gelmesi kabaca 18. yüzyılın sonlarına tekabül etmektedir. Esasında Batı’yı çeşitli açılardan model alan modernleşme çabalarını daha erken tarihlere kadar götürmek mümkün olsa da bu dönemdeki çabalar alan ve kapsam olarak sınırlıdır. Ayrıca bunların klasik ıslahat çabaları içinde konumlandırılmaları da mümkündür. 18. yüzyılın sonlarından itibaren III. Selim ve sonrasında II. Mahmut tarafından gerçekleştirilen ıslahat ve yenilikler, devletin yıkılışına kadar farklı boyutlarda ilerleyecek bir modernleşme sürecini “resmen” başlatan gelişmelerdi. Bu modernleşme olgusunun çeşitli alanlarda birbirinden farklı tezahürleri olmuştur. İfade etmek gerekir ki bu tezahürlerin hangi alanlarda ve ne tür seviyelerde olduğu noktasında araştırmacılar arasında belirli bir mutabakattan söz etmek mümkün görünmüyor. Bu noktada döneme yönelik çeşitli okuma şekilleri mevcuttur.

Osmanlı modernleşmesinin bariz bir biçimde açığa çıktığı yerlerden birisi, hiç şüphesiz hukuk alanıdır. Nitekim modernleşme adına atılan adımların birçoğunun, öncelikle hukuk alanında ortaya çıktığı görülmektedir. Bu bağlamda modernleşme dönemi Osmanlı hukuk düşüncesinin seyrini takip etmek bize, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemleri ve Cumhuriyet Türkiye’sine dair pek çok şey söyleyecektir.

Ruth A. Miller’in Türkçeye Fıkıhtan Faşizme-Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Günah ve Suç [1] adıyla çevrilen eseri, modernleşme dönemi Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Cumhuriyet Türkiye’sinde ceza hukukunun değişim seyrini ele almaktadır. Miller eserinde; Osmanlı’da suç kavramının geçirdiği dönüşüm, dinin bu dönüşümdeki rolü, değişen mağduriyet algısı gibi temel konular çerçevesinde ceza hukukunun Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’ndeki seyrini inceliyor. Miller’a göre Osmanlı’nın geçirdiği bu dönüşümler eş zamanlı olarak dünyanın diğer bölgelerinde de gerçekleşiyordu. Bu bağlamda Miller da Osmanlı modernleşmesini Çin ve Arjantin gibi örnekler üzerinden dünya genelindeki değişimle mukayese ederek ele alıyor.

Reformlar: Bilinç Bunun Neresinde?
Miller, geleneksel tarih yazımının aksine Osmanlı reformlarının alelacele yapılan reformlar değil, hayli bilinçli ve ne yapıldığı gayet iyi bilinen reformlar olduğunu söylüyor. Esasında Miller’in kitaptaki temel tezini bu yaklaşım üzerine inşa ettiği söylenebilir. Buna göre Osmanlı Devleti’nin reformları Avrupa devletlerine yetişme çabasının bir neticesi olarak alelâde gerçekleştirilmiş reformlar değildir. Her şeyden önce bu durum kronolojik açıdan sıkıntılı bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Osmanlı sisteminin düzenlenmesi ve Osmanlı’nın vatandaş/devlet ilişkisini yeniden yorumlaması gibi konularda Osmanlı, ya Avrupa ülkeleriyle aynı zamanda ya da onlardan önce birtakım reformlar gerçekleştirmiştir.

Her ne kadar Miller’in yaklaşımı kronolojik açıdan desteklenebilir bir yaklaşım olsa da bu durum, Osmanlı’nın reform hareketlerini tamamıyla kendi bilinci ile gerçekleştirdiği tezinin tartışılabilirliğini ortadan kaldırmıyor. Zira en başta Osmanlı’nın belli başlı reform hareketlerine girişmesi, tamamıyla kendinde ortaya çıkan bir durum değil, bilakis Avrupa devletleri karşısında yaşanan birtakım mağlubiyetlerin neticesinde gerçekleşen bir durumdur. Dolayısıyla hiçbir adımda göz ardı edilemeyen bir Avrupa’nın varlığı söz konusudur Osmanlı için. Ancak yine de Miller’in yaklaşımı burada dikkate alınmalıdır. Çünkü reform ve kendini reorganize etme konusunda iplerin tamamen Avrupa’ya bırakıldığı bir Osmanlı da yok karşımızda.

“Mağdur”un Dönüşümü
Tanzimat öncesinde ceza hukuku tarafından korunan “mağdur”, şeriat ve kamu iken Tanzimat sonrası dönemde bu anlayış tamamıyla dönüşüme uğrayacaktır. Esasında bu dönüşüm modernleşmenin en temel ve tabii tezahürlerinden biridir. Tüm gücü kendinde toplayan rasyonel ve düzenli bir devlet için hukukun koruması gereken “mağdur”, kamudan ziyade devlet olmalıdır. Miller’in kitap boyunca çevresinde döndüğü ve her seferinde çeşitli verilerle destekleyerek vurguladığı nokta da nitekim budur.

Osmanlı ceza hukukunun kodifikasyonu en temelde “mağdur” algısının dönüşmesiyle gerçekleşmiştir. Artık ceza hukuku neredeyse tüm varlığıyla devleti korumaya yönelmiş ve onu her açıdan merkeze konumlandırmıştır. Bunun bir getirisi olarak bu aşamadan itibaren siyasî suç, yalnızca devlete karşı başkaldırıyı değil aynı zamanda onun kanun ve düzenlemelerine karşı başkaldırıyı da kapsar hale gelmiştir. Miller bu durumu tuhaf karşılamaktadır. Ona göre, eğer bir kanuna karşı herhangi bir başkaldırı siyasî suç ise o zaman hırsızlık, cinayet, yaralama ve diğer bütün bireysel suçlar aynı zamanda “hainlik” olarak kabul edilmelidir. Nitekim vakıada da böyle olduğunu belirtmektedir.

Bu durum bizi daha da temel bir kavrama, “suçun soyutlaşması”na götürmektedir. Önceleri “mağdura karşı işlenen suçlar” vardı ve bu suçlar bireyin hareket özgürlüğünün sınırlarını tanımlamaktaydı. Bir de “mağdursuz suçlar” vardı. Bu suçlar ise sosyal ahlakın sınırlarını çizmekteydi. Ancak Osmanlı’nın hukuk sistemini dönüşüme tabi tuttuğu dönemde bu suçlar artık sadece, suçun kendisine karşı işlenmiş sayıldığı hukuk sistemini tanımlıyordu. Miller burada “diskursif (discursive) suç” kavramını kullanmaktadır. Buna göre, devletin artık itibar ettiği suç, kendi varlığına ve bürokratik ideallerine karşı -var olup olmadığına veya suç unsurunun oluşup oluşmadığına bakmaksızın- “suç olarak algıladığı” suçtur. Suç kavramının ele alınışındaki bu değişim, esasında hukuk alanındaki reformların temelini teşkil edecektir. Bundan böyle hukuk, kamuyu ilgilendiren somut suçlar yerine devletin varlığına tehdit olarak algılanabilecek soyut suçlarla ilgilenecektir. Yukarıda da ifade edildiği gibi devletin varlığına yöneltilecek “tehdit”in sınırları da mağdurun dönüşümü ve suçun soyutlaşmasıyla birlikte belirsizleşmiştir. Devlet, kamuyu düzene sokan kanunlara karşı suç işlenmesini pekâlâ kendi varlığının ve otoritesinin yok sayılması olarak kabul edebilir ve bu suçu işleyen kimseyi hainlikle suçlayabilirdi.

Miller’in çizdiği bu tablo, esasında modern devlet yapısının gerekliliklerini ortaya koymaktadır. Merkezî gücü kendinde toplayan modern devlet, hukuk anlayışını da bu doğrultuda değişime tâbî tutacak ve sürekli saldırıya maruz kalan bir organizma olarak gelişimini sürdürecektir. Nitekim o, bu durumun Osmanlı’ya has olmadığını ve modernleşme yönünde atılım yapan tüm devletlerde gözlemlendiğini ifade etmiştir. Osmanlı hukuk sistemindeki bu dönüşümü Çin hukuk sistemine atıfla değerlendirdiği bir bölümde Miller şu tespiti yapıyor:
“Hem Osmanlı hukuk sistemi hem de Çin hukuk sistemi suçluları yalnızca ‘suç unsuru’nu gidermek amacı ile değil daha soyut bazı sebeplerden ötürü yargılamıştır. Hukuk ve onun ceza mahkemelerindeki tatbiki artık soyut idealler olan tekbiçimcilik, rasyonalite ve ilerlemeyi sembolize etmeye başlamıştı.” (sf. 75)

Ulema ve Din
Osmanlı modernleşmesiyle alakalı genel kanaat, modernleşmeyle birlikte dinin ve ulemanın etkisinin azaldığı ve beraberinde de devletin laikliğe doğru bir yol izlediği yönündedir. Miller ise kitabında bunun tam tersi bir olguyu savunmaktadır. Ona göre, bir çatışma veya ayrışmadan ziyade, yeniden organize edilmiş olan sisteme eklemlenen bir ulema söz konusudur. Miller sanılanın aksine ulemanın yeni sistemde güç kaybetmediğini, bilakis güç kazandığını söylemektedir. Ancak ulemanın kazandığı güç, esasında bağımsızlığını kaybetmesi, dolayısıyla güçsüzleşmesi anlamına da geliyordu.

Miller bunun da ötesinde ulemanın ve onun da temsil ettiği dinin araçsallaştığını savunmakta ve ulemanın, devletin gerçekleştirdiği reformları meşru bir zemine yerleştirme işlevi gördüğünü iddia etmektedir: “Kısacası, ulema sınıfının manevi otoritesi, modern devlete karşı yönelen tehdit ve saldırıları bir ‘günah’ olarak kodlama konusunda yardımcı olmaktaydı.” Ona göre şer’iyye mahkemelerindeki görevliler sanıldığının aksine marjinalleşmemiş hatta giderek modernleşen, pozitivistleşen ve sonunda faşizme çıkacak olan sistemin düpedüz destekçileri haline gelmişlerdir. Miller’in bu yaklaşımı, kitabın geneline hâkim olan, dini ele alış şeklinin bir neticesi olarak görülebilir. Onun Osmanlı Devleti içerisinde dini konumlandırdığı yer, dinin Batı’daki rolü ve konumunu çağrıştırmaktadır. Buna göre din ve ulema, gerektiğinde araçsallaştırılabilir bir yapı arz etmekteydi ki bu yaklaşım Osmanlı’dan ziyade Batı’daki din anlayışının bir göstergesidir. Dinin araçsallaştırılabileceği düşüncesi, onun manevi otoritesinin göz ardı edilebileceği anlamını doğurur esasında. Bu anlayış, Mürteza Bedir’in de önsözde dikkat çektiği gibi, yazarın benimsediği özcü (essentialist) yaklaşım içerisinde görülebilir.

Ruth A. Miller Fıkıhtan Faşizme kitabında, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ceza hukukunun değişimini ele alıyor. Ortaya koyduğu eser; modernleşmeyle birlikte Osmanlı yargısında dinin etkinliğinin -sanıldığının aksine- artması, reformların bilinçli bir şekilde gerçekleştirilmesi, mağdurun dönüşmesi ve suçun soyutlaşması gibi birçok tez ve yaklaşımı içermektedir. Bu tezlerden bir kısmı yaygın tarih anlayışının tam tersini savunmaktadır. Dikkate değer birçok yaklaşımın yer aldığı bu eserde ciddi manada eleştirilmesi ve kritik edilmesi gereken noktalar da bulunmaktadır. Netice olarak Miller’in ortaya koyduğu bu eser, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecine dair oldukça titizce hazırlanmış, ciddi ve tartışmaya açık bir tablo sunmaktadır.

[1]Trc. Hamdi Çilingir, Ekin Yayınları, Şubat 2018

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir