94 kez görüntülendi.

Nesturi Hristiyanlık ve Antakya Teolojisi | Kitap İnceleme

Dinler Tarihi’nin çeşitli alanlarında yaptığı çalışmalar ile tanınan Kürşad Demirci 1961 İstanbul doğumludur.1980 yılında Fatih Vatan Lisesi’nden, 1985 yılında da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji ve SanatTarihi Bölümü’nden (Prehistorya ve Eski Ön Asya Arkeolojisi) mezun olmuştur. Yüksek Lisans ve Doktora derecelerini Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dinler Tarihi anabilim dalından almıştır. 1995 yılındaYardımcı Doçent, 2005 yılında Doçent, 2013 yılında da Profesör unvanlarını almaya hak kazanmıştır. Yazarın çoksayıda tercüme, bilimsel makale ve ansiklopedi maddelerinin yanı sıra, Bir Hıristiyan Mezhebi Olarak Ortodoksluğun Teolojisi, Yahudilik ve Dini Çoğulculuk, Nesturi Hristiyanlık ve Antakya Teolojisi, Yahudi Mistisizmi veya Kabalacılık, Eski Mezopotamya Dinlerine Giriş, Dinler Tarihinin Meseleleri, Dinlerin Dejenerasyonu, Hinduizmin Kutsal Metinleri Vedalar isimli kitapları mevcuttur.

Kitabın konusu olan Nesturilik, Erken Dönem Hıristiyanlığı’nın günümüze kadar gelen en önemli mezheplerinden biridir. Yaklaşık olarak dördüncü yüzyılda ortaya çıktığı söylense de MS. 1. yüzyıla kadar uzanan bir tarihi vardır. Ortaya çıktığı coğrafya Anadolu’da Antakya ve civarıdır. Fakat kısa zamanda ortaya çıktığı mekânı aşarak Urfa, Nusaybin üzerinden İran’a, oradan İç Asya’ya ve hatta Hindistan’a kadar ulaşmayı başarmıştır. Asya’da Türkler ve Çinliler arasında yüzyıllarca yaşamıştır. Meryem’e yaklaşımları İslam’ın yaklaşımı ile büyük oranda örtüşür. İsa konusundaki radikal diyofizit görüşleri sebebiyle diğer Hıristiyan mezheplerden kolaylıkla ayırt edilebilirler. Emevi ve Abbasi saraylarında entelektüel faaliyetlerde bulunmuşlardır. Önemli bir kısmı misyonerlik faaliyetleri neticesinde Katolikliği kabul etseler de halen orijinal öğretiyi sürdüren gruplar mevcuttur.

Değerlendirdiğimiz bu kitap, yekün itibariyle oldukça kısa olsa da bilgi bakımından son derece konsantre bir kitaptır. Yazar gerekli bilgileri az ve öz bir şekilde okuyucuyla buluşturmuştur. Dili ağır olmamakla beraber içerik bakımından yalnızca Doğu Hıristiyanlığı’na ilgi duyan okuyuculara hitap etmektedir. Türkiye’de bu konuda yazılmış tezler ve telif eserler maalesef yeterli nitelik ve nicelikte değildir. Yazar, bu eseriyle mevcut boşluğu bir nebze de olsa doldurmayı hedeflemektedir. Bu konuda yapılan diğer çalışmalardan bazıları şunlardır: Keldaniler ve Nasturiler– Kadir Albayrak, Nasturiler– Yonca Anzerlioğlu, Doğuşundan Günümüze Nesturi Kilisesi– Talha Fortacı. Yazar, bu kitabın yazım aşamasında birkaç Türkçe eser haricinde çoğunlukla Batı’da yapılan çalışmalardan istifade etmiştir. Kitaptaki bilgileri refere ettiği başlıca yazarlar arasında Sebastian Brock, Donald Fairbairn, Robert Grant, Bruce Metzger ve Johannes Quasten bulunmaktadır.

“Nesturi Hıristiyanlık ve Antakya Teolojisi” adlı kitap giriş ve iki ana bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde yazar çalışmadaki vurgusunun teoloji ağırlıklı olacağından bahsetmektedir. Hıristiyanlığın oluşum sürecindeki en önemli teolojik anlayışlardan birinin Antakya Okulu olduğunu ifade etmektedir. Bir tefsir/kelam ekolü olduğunu iddia ettiği Antakya Okulu’nun, Kitab-ı Mukaddes hakkında yaptığı inanç yorumlarının bazı mezheplerin doğmasına sebep olduğunu söylemektedir. Bu kitap boyunca ele alınan Nesturi mezhebi de Antakya Okulu’nun ürünlerinden biridir. Radikal diyofizitler olarak dabilinen Nesturiler Arap Suriye geleneği ile Helenistik felsefe ve Yahudiliğin mirasını kompoze etmiş ve sistemleştirmiştir. Nesturi mezhebinin kurucusu aslında Antakya teolojisi adına var olan sürecin bütünü olsa da bireysel anlamda Tarsuslu Diodore olduğu belirtilmektedir. Mezhebin isim babası Nestorius ise 380 civarında bugünkü Maraş sınırları içerisinde doğmuş ve bir dönem İstanbul piskoposluğu yapmış din adamı ve teologdur. Yazar, çalışmasını büyük oranda ilk dönem ile sınırladığını ifade etmektedir. Buna gerekçe olarak ise Hıristiyanlığın bütününe ait pek çok olayın bu dönemde vuku bulmasını göstermiştir. Yazar giriş bölümünün son kısmında ele aldığı bu teolojik anlayışı ana hatlarıyla analitik olarak tanıtmaya çalışacağını belirtmekte ve bu alandaki çalışmaların eksikliğinden yakınmaktadır.

Antakya Okulu’na Giriş başlıklı birinci bölümde yazar ana hatlarıyla ekollerin oluşumu öncesi döneme değinmekte ve akabinde kısaca Antakya Ekolü dışında kalan İskenderiye ve Kapadokya gibi ekollerden bahsetmektedir. Ayrıca bir de “Roma Okulu” olarak adlandırdığı bir ekolden bahsetmiş ve bu ekolün en önemli temsilcisi olarak Aziz Augustine’i zikretmiştir. Ancak böyle bir isimlendirme ve Roma’yı, İskenderiye, Antakya, Kapadokya gibi müstakil bir ekol olarak ele alma tarafımızca makul görülmemiştir. Zira Roma’daki teoloji faaliyetleri bir “okul” olarak anılacak kadar kapsamlı olmamıştır. Bu kısa girişten sonra yazar, asıl konusuolan Antakya Ekolü’nün ve başta Nesturilik olmak üzere ekolün içinden çıkmış bulunan diğer mezhepler üzerinde durmaktadır. Yazar Hıristiyan ekollerin henüz sistematik olarak ortaya çıkmadığı ilk iki yüzyılı değerlendirken; Hıristiyanlığın ikinci yüzyıla kadar gentileler ve Theosebes’ler gibi Yahudi sempatizanı paganlar arasında bireysel uğraşlar neticesinde varlığını sürdürdüğünü ifade eder.

Bununla beraber, Roma’da birinci yüzyıldan önce başlamış olan senkretizm ve tek tanrı temayüllerinin Hıristiyanlık gibi monoteist bir dinin zeminini hazırladığını söyler. İlk iki yüzyılın diğer önemli yanı ise bu dönemlerde paganlara karşı apolojik metinlerin yazılmaya başlanmasıdır. Apolojik metin yazarlarının en önemlisi Justin Martyr’dir. Justin Martyr, dördüncü yüzyılda ünlenen Roma’daki ekolün kurucusudur. O,Hıristiyanlara Pagan kültüre karşı kimlik oluşturmaları için örgütlenmelerini tavsiye etmiştir ve nasıl yapacaklarını Kutsal Kitap’tan referanslarla açıklamıştır. Bu yüzden Hıristiyanların ilk örgütlenmelerini de Justin’de görüyoruz.

Üçüncü yüzyılın ortalarına kadar süregelen bu sistemsiz ve dağınık çalışmalar bazı merkezlerde oluşan ekoller sayesinde sona ermiştir ve düzenli bir teolojik literatür oluşmaya başlamıştır. Üçüncü yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise bu merkezler Hıristiyan Babaların da içerisinde kümelendiği mekanlar haline gelmiştir. Bu mekanlar arasında yer alan İskenderiye, Roma karşıtı etnik ve sosyal mücadelesini dinüzerinden yürütmüş ve resmi Hıristiyanlığın dışladığı bir merkez haline gelmiştir. İskenderiye Ekolü’nün yataklık yaptığı monofizit akide, Süryanilik ve Ermenilik gibi mezheplerin çıkış noktası olmuştur. Bir diğerönemli teoloji ekolü Kapadokya’da ortaya çıkmıştır. Aziz Basil, Nyssalı Gregory ve Nazianzuslu Gregory’nin içinde yer aldığıKapadokya Ekolü mümkün olduğunca siyasal ve doktrinsel dengeleri gözetmiş ve bugünkü resmi Hıristiyanlık anlayışının temelini oluşturmuştur.

Bu dönemin üçüncü önemli ekolü ise değerlendirdiğimiz kitabımızın da asıl konusunu teşkil eden Antakya Ekolü’dür. Antakya Ekolü, Antakya ve civarında yaşayan kilise babalarının görüşleri etrafında şekillendiği için bu ismi almıştır. Bu ekol hem yeni mezheplerin ortaya çıkmasına hem de imparatorluğun içindeki siyasal kavgalara temel hazırlamıştır. Savunduğu görüşler itibariyle homojen gibi görünse de gerçekte çok farklı inançların karmasıdır. Antakya Ekolü’nün görüşleri başta Nesturilik olmak üzere birçok Hıristiyan grubu da etkilemiş ve yönlendirmiştir. Bununla birlikte Antakyalı Babaların görüşlerini en iyi yansıtan mezhep şüphesiz Nesturiliktir. Batılı araştırmacıların yaygın kanaatine göre Antakya Ekolü’nün tarihsel başlangıcı dördüncü yüzyıl olsa da ekolün başlangıç sınırını ikinci yüzyılın ortalarına çekmemiz yanlış olmayacaktır. Bunun sebebi ise imparator Marcus Aurelius’un yönetiminin sekizinci yılında Antakya piskoposu olarak atanan Theophilus’un Antakya Ekolü’nün ilk temsilcisi olarak kabul edilebilmesidir.

Antakya Ekolü’nün Nesturiliğe kaynaklık edecek şekilde gerçek anlamda kurucusu Diodore of Tarsus’tur. Ekolün en klasik isimleri ise Theodore of Mopsuestia, Theodoret of Cyrus ve Nestorius’tur. Ekol’ün Antakya’daki etkisi beşinci yüzyıldan itibaren azalsa da başka topraklarda devam etmiştir. Bunun sebebi ise 431 Efes Konsili’nde alınan kararlar neticesinde Antakyalı kilise babalarının birçoğunun aforoz edilmesidir. Bu olaylar neticesinde Antakyalı babalar Pers idaresindeki Nusaybin’e yerleşmişler ve Nesturilik bu topraklarda Barsumasve öğrencisi Narses the Leper eliyle canlanmıştır. Bu topraklara yerleşen Nesturiler terkedilmiş Bizans/Ortodoks veya Monofizit manastırlarda iskân etmişlerdir. Manastır tecrübesi yaşayan Nesturiler bu tecrübelerini Çin’e, Arabistan’a kadar yaymışlardır.

Yazara göre Antakya Ekolü’nün bir diğer önemli yanı ürettikleri teolojinin çok geniş bir etki alanı yaratmış olmasıdır. Urfa ve Nusaybin gibi dönemin güçlü teoloji merkezlerinin kaynağı da Antakya’dır. Hatta yazara göre Antakya Ekolü çeşitli Hıristiyan gruplar bir yana; İslam teolojisinin şekillenmesinde bile rol oynamıştır. Bu bağlamda çoğu araştırmacının iddia ettiğinin aksine Antakya Ekolü’ndeki doktrinsel farklılıklar İskenderiye Ekolü ile girilen polemiklerle alakalı değildir. İskenderiyeliler ile Antakyalılar arasındaki ayrılık oldukça derindir. Araştırmacıların indirgemeci yorumları modern ökümenik uzlaştırma arayışından kaynaklanmaktadır.

Antakya Okulu’nun/Nesturiliğin Ortaya Çıkışı ve Temel İnançlar başlıklı son bölümde yazar Antakya’nın tarihçesinden, coğrafi öneminden, bölgedeki Yahudi varlığından yani kısaca Antakya Ekolü’nün ortaya çıktığı bölgenin genel özelliklerinden kabaca bahsettikten sonra ekolün kuruluşuna ve temel doktrinlerine geçmektedir. Antakya’da başta Grekler, Makedonlar ve yerli Araplar olmak üzere pek çok etnik grup yaşamaktaydı. Bunun sebebi bölgenin stratejik öneminin yüksek olmasıydı. Şehirde Yahudi nüfusunun da oldukça yüksek olduğu tarih kaynaklarında zikredilmektedir. Tarihçi Josephus, Seleucid imparatorlarının Yahudilere Antakya’ya göçtükleri takdirde tam vatandaşlık vaat ettiğini yazar. Birinci yüzyıldan itibaren ise bölgenin Hıristiyanlaşması başlamıştır. Günümüzde de İsevileri ifade etmek için kullandığımız Hıristiyan/Christian kelimesi ilk kez Antakya’daki gentile ve Yahudi Hıristiyanları aşağılama ifadesi olarak kullanılmıştır. Gentile ve Yahudi Hıristiyanlar dışında, bölgedeki Doketik ve Gnostik Hıristiyanların varlıkları da kaynaklarda zikredilmektedir. Antakya Ekolü’nün üzerine kurulduğu sosyal yapı bu şekildedir. Düşünce yapısına bakacak olursak bölgedeki hâkim felsefi anlayışın Grek ve Aristocu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Şüphesiz bu anlayışlar Antakyalı Babaların teolojik yaklaşımlarını oldukça etkilemiştir.

Burada bir noktaya değinmeyi önemli bulmaktayız. Yazı boyunca “Antakya Okulu/Ekolü/Teolojisi” dediğimizde kastımız değerlendirilen kitabın başlığıyla da uyumlu olarak Nesturiliktir. Elbette ki Antakya Teolojisi içerisinde yeşermiş farklı mezhepler de mevcuttur.

Ancak bunların hiçbiri Nesturilik gibi bütünüyle Antakya coğrafyasına bağlı değildir. Anlayışlarının kökeninde farklı coğrafyaların da etkisi olmuştur. Nesturileri bu coğrafyanın en önemli mezhebi kılan özellik tefsir anlayışlarıdır. Buna paralel gelişen ikinci önemli özellik Kristoloji anlayışları ve Mariyoloji meselesine bakışlarıdır. Ayrıca onlar felsefi anlayış olarak da son derece rasyoneldirler. Bu yüzden yazar onları Mutezili gelenek ile benzetmiş hatta Nesturilerin Mutezili geleneğin ortaya çıkmasında ciddi rol oynadıklarını ifade etmektedir. Fakat biz bu benzetmenin uygun bir benzetme olduğu kanaatinde değiliz. Çünkü dinlerin içerisinden rasyonel yorumlar üreten hareketlerin ortaya çıkması son derece olağan bir durumdur. Bu durum tarihsel olarak daha sonra çıkan hareketin kendinden önceki harekete öykünerek benzer düşünceler ürettiği anlamına gelmemektedir. Yazarın bu benzetmesi ve Nesturiliğin Mutezile’nin fikir babası/kaynağı olduğu iddiası kanaatimizce indirgemeci bir yorumdur.

Antakya Ekolü’nün temel doktrinlerine geldiğimizde en başta onların tefsir anlayışlarından bahsetmemiz gerekir. Antakya tefsirinin çoğunlukla zahiri bir yoruma bağlı kaldığı ifade edilir. Bu anlayış başta Theodoreof Mopsuestia olmak üzere tüm babalarda görülür. Antakyalı babalar cümleyi oluşturan tüm birimleri tek tekanaliz etmişlerdir. Gramatikal unsurlar genişçe kullanılmıştır. Bu metoda önem vermelerinin başlıca nedeni güvenilir bir kanon oluşturma gayeleridir. Hangi metin vahiydir hangisi otaniktir gibi endişeler Babaları ister istemez gramere itmiştir. Doğru metni bulma amacıyla Antakyalı Babaların yaptığı bu çalışmalar modern zamanlarda Biblikal Kritisizmcilerin çok işine yaramıştır. Gramerin önem kazanmasının bir diğer sebebi etimoloji gibi dilbilimsel yöntemlerle Eski Ahit’ten İsa’ya dair ipuçları bulma çabasıdır.

Antakyalıların gramatikal analiz yapmalarının bir diğer gerekçesi İskenderiyelilerin alegorik yorumunu sıkça eleştirmeleridir. Onlara göre İskenderiyelilerin alegorik olarak değerlendirdiği kelimeler metinlerin yanlış tercümeleriyle alakalıdır. Antakya Babalarının yarı vahiy olarak değerlendirdikleri bir diğer tefsir kavramı ise “Theoria”dır. Theoria, ayetlerin doğru anlaşılmasını sağlayan üst ve mistik bir yöntemdir veişleyişinin Kutsal Ruh aracılığıyla gerçekleştirildiğine inanılır.

Antakyalıların teolojik inançlarına geldiğimizde İsa’nın tabiatı meselesi ve buna bağlı olarak geliştirilen kurtuluş düşüncesi oldukça önemlidir. Bu noktada Nesturiler mümkün olduğunca İsa’nın tanrılığından çok insani yönüne vurgu yapmaktadırlar. Onların bu anlayışı diyofizitizm olarak ifade edilmektedir. Yani İsa’da hem insani hem de ilahi tabiat mevcuttur ve bu iki tabiat birbirine hiçbir şekilde karışmadan varlık biçimlerini devam ettirmişlerdir. İsa’nın tabiatı ve kurtuluş doktrini arasında yakın bir ilişki kurulmuştur. Buna göre insanlığı kurtaracak olan İsa’nın hangi yönüdür? Diyofizit Nesturiler için bu sorunun cevabı oldukça basittir: Kurtuluş, ilahi İsa’nın insani İsa’ya inayeti sayesinde gerçekleşecektir. Mesih her ne kadar ilahi öze sahip olsa da kurtuluş yolunun taşlarını insani yönünü kullanarak döşemiştir. Monofizitlere karşı geliştirdikleri anlamlı argüman şöyledir: Eğer İsa sadece insan olmuş olsaydı kurtuluşu gerçekleştiremezdi. Çünkü kurtuluş için Tanrı’nın dünyaya inmesi kaçınılmazdır. Eğer İsa sadece tanrı olsaydı bu sefer insanlık insan oluş üzerinden öğreneceği bilgileri öğrenemez ve kurtuluş yolunu bulamazdı. Kurtuluşun gerçekleşmesi için Tanrı’nın insan olması şarttı.

Antakya Ekolü’nün teslis anlayışına gelindiğinde ise bu ekolün erken safhalarında Baba, Oğul, Kutsal Ruh kavramlarının olduğunu söylemek mümkün değildir. İgnatius, Samsatlı Pavlus, Lucian gibi kurucu Babaların hiçbirinde teslisin bir inanç esası olarak kabul edildiğine dair hiçbir işaret yoktur. Yazara göre monoteist kültürden ilk kopuş teolojik olarak Eustathius ile başlar.

Siyasi olarak ise Antakya piskoposluğuna Aryüsçü Eudoxius’un seçilmesinden sonradır. Theodosius döneminde, 381 İstanbul Konsili’nden itibaren, Antakya Ekolü’nün klasik Babalarının önemli bir kısmı erken dönem geleneğinden uzaklaşarak teslisi kabul etmiş fakat diyofizitizmde ısrar ederek eski Antakya kültürünü devam ettirmişlerdir. Yukarıda da kısaca değindiğimiz üzere Nesturiler İsa’nın tabiatı konusunda radikal diyofizitizmi benimsemişlerdi. Buna göre İsa ilahi ve insan olmak üzere birbirine kesinikle karışmayan ikitabiata sahipti. İlahi ve insani unsur kendi mükemmelliklerinde varlıklarını sürdürürler. Fakat insani tabiat gönüllü olarak ilahi tabiata tabidir. Çarmıhta acı çeken de İsa’nın insani tabiatıydı.

Son olarak Nesturilerin Kristoloji’nin yanı sıra Mariyoloji konusundaki tutumları da oldukça enteresandır. Meryem’i theotokos olarak kabul eden gruba karşın, Nesturiler Meryem’in kristotokos veya antropotokos olduğu görüşünü savunurlar. Onlara göre Logos, Meryem’in oğlu olamazdı. Meryem’in rahmi ancak Kelam’ıniçine yerleştiği bir tapınak olabilirdi. Bu fikirlerini İncil pasajlarıyla da delillendirmişlerdir. Fakat tek mesele bu görüşün İncil’de dayanağının olmaması değildir. Tanrı annesi olmak Nesturilerin devir aldıkları Yahudi mirasına tersti. Onlar Pagan tanrıçalara meydan okuyan bir coğrafyada yetişti. Bu yüzden bu konuda ödün vermemeleri anlaşılması zor bir şey değildir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir