193 kez görüntülendi.

Nahivciler ile Mantıkçılar Arasındaki Tartışmalar | Kitap İnceleme

Mehmet Şirin Çıkar 

Ankara, İSAM Yayınları, 2017, 200 sayfa.

 

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belagatı Ana Bilim Dalında, Profesör olarak görev yapmakta olan Mehmet Şirin Çıkar’ın 2001 yılında hazırlamış olduğu doktora tezinin, 2009 yılında kitaplaştırılıp İSAM yayınları tarafından Mantıkçılar ile Nahivciler Arasındaki Tartışmalar ismiyle basılan eserini değerlendirmeye tabi tutacağız. Dil ile düşünce arasındaki bağlantıyı nahiv-mantık tartışmalarından hareketle okumak ve bu okuma sonucunda bu tartışmaların İslam Medeniyeti’nde ilimlerin şekillenmesine verdiği yönü, sağlıklı bir şekilde ortaya koymak iddiasıyla kaleme alınmış bu kitap, üç ana bölümden oluşmaktadır.

Kitabın üzerine oturduğu yapı üzerine genel bir bilgilendirme yaptıktan sonra, bölümlerin içeriği hakkında değerlendirmelerde bulunacağız. Kitap, gayet açık ve anlaşılır bir üsluba sahiptir. Düşünceler, kimi zaman doğrudan aktarılmakta kimi zaman ise anlamayı kolaylaştırmak için örnekler üzerinden açıklanmaktadır. Üç ana bölümden oluşan kitabın her bir bölümü altında alt başlıklar açılmakla, konunun işlenişi kolaylaştırılmaya çalışılmış ve okuyucunun kitabı takip etmesinin önü açılmıştır. Her bir sayfadaki düşüncelere, dipnotta referans gösterilmesi okuyucunun, araştırma yapmak istediğinde hangi kaynaklara başvurması gerektiği bilgisini vermesi açısından oldukça önemlidir. Kitabın yapısı hakkında genel bir bilgilendirmeden sonra kaynak eserler hakkında şunları söyleyebiliriz: 

Konunun araştırılması aşamasında ve kitabın oluşturulma sürecinde başvurulan kaynak eserlerin; kitabın giriş kısmında isimleriyle birlikte zikredilmesi, içerikleri hakkında da özet mahiyetinde bilgiler verilmesi, ileride aynı veya benzer konu üzerinde araştırma yapacaklar için büyük bir kolaylık olmakla birlikte, okuyucuya kitabın beslendiği menba’ları sunması itibariyle de güven duygusu vermektedir. 

Yazar araştırmasına konu olan tartışmaları hicri III. ve IV. asırla (başlangıç dönemi) sınırlandırmakla birlikte, bu tartışmaların modern dönemdeki yansımalarına değinilmemesinin, bir eksiklik addedilebileceğinden hareketle, kitabın üçüncü bölümünü Nahiv-Mantık Tartışmalarının Olgunlaşması ve Modern Dönemdeki Yansımaları’na ayırmıştır. Bu son bölümün kitaba eklenmesi tartışmaların süreç içerisinde hangi boyutlara ulaştığını ve nerelere evrildiğini görebilmemiz adına oldukça kıymetlidir.

Kitabın birinci bölümü karşımıza Arap Nahvinin Oluşumu Ve Mantığın İslam Dünyasına Girişi ismiyle çıkmaktadır. Kitap boyunca önce nahiv ve nahivciler hakkında bilgi verilecek daha sonra mantık ve mantıkçılar hakkında bilgilendirme yapılacaktır. Bunun nedenini yazar, tartışmaların nahiv açısından ele alınmasıyla açıklamaktadır. Birinci bölüme genel olarak gramer tarihi hakkında bilgi vererek başlayan yazar, Yunan, Hint ve Süryanice’yi konu edinip, bu dillerin gramerlerinin çıkış sebepleri üzerinde durmaktadır. Modern dönemdeki tartışmaların anlaşılmasına hazırlık olması açısından oldukça gerekli malumatların verildiğini söylemeliyiz. Kitap, Arap nahvinin oluşum süreci hakkında; Arap dili ve nahvi arasında farkın bulunduğuna ve bu iki kavramın tam olarak aynı manaya delâlet etmediğine işaret eder. Dil nahvi önceler, dil olmadan nahvin ortaya çıkması mümkün değildir. Nitekim Arapça, Arap grameri olan nahiv kuralları bilinmezden evvel, Arap toplumunda selika (tabii bir şekilde doğru konuşma) üzere amelî bir bilgi ile biliniyor ve hata yapılmadan konuşulabiliyordu. 

Peki, Arap nahvinin oluşmasına yol açan etkenler neydi? Bunları dil etkeni, din etkeni ve kavim etkeni olarak zikredebiliriz. Din etkeni bağlamında nahvin İslamî ilimler ile ilişkisi özelinde, modern dönemdeki tartışmaları aydınlatacak nitelikte şunları söyleyebiliriz: Nahvin oluşumunu etkileyen faktörleri dışarıda değil de içerde aramamız doğru olacaktır. Özellikle nahvin ilk oluşum dönemi göz önünde bulundurulduğunda, dilsel bir amaç güdülmesi ve dini kaygılardan ötürü böylesi bir çabaya girişilmesi bize iç faktörleri işaret eder gibidir. Bu bağlamda nahvin bir ilim olarak karşımıza çıktığı dönem ve sonrasını anlamak için İslamî ilimler ile ilişkisine bakmamız gerekir. 

Nahiv-Kıraat ilişkisi, Kur’an-ı Kerim’in özellikle yabancılar tarafından hataya düşmeden okunması için nahiv olmazsa olmazlardandır. Aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’in farklı kıraatlere göre okunması, nahvî olarak farklı yorumlama yollarına gidilmesinin de önünü açmıştır. 

Nahiv-Fıkıh ilişkisi, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’ten hüküm çıkarma görevini üstlenen fıkıhçıların, her iki kaynaktaki lafızların hangi manalara gelebileceğini ve nelere delâlet ettiklerini tespit etmek için dil üzerine yoğunlaşmaları gerekiyordu. Onların bu yoğunlaşmaları, nahiv ilmi için de büyük bir önemi haizdi. 

Nahiv-Kelam ilişkisi, nahiv ilminin temel yöntemlerinden olan kıyâs ve illetin izlerini kelamda bulabiliriz. Nahvin oluşumda iç faktörlerin etkisini aynı zamanda nahvin bilgi kaynaklarına (Kur’an-ı Kerim, kıraat, şiir, nesir, ve hadis) ve nahiv metodolojisinin kaynaklarına (kıyâs, semâ’, icmâ’, istishâb, istihsân) bakarak da görebiliriz. Daha önce de dile getirdiğimiz gibi, yazarın nahiv ilmi hakkında bu denli geniş bilgi vermesi, modern dönemde başını Albert Merx’in çektiği büyük bir grubun, Arap nahvinin Yunan mantığından etkilendiği iddialarına cevap verme niteliğindedir. Bu konu hakkında üçüncü bölümde daha kapsamlı bilgi vereceğiz.

Birinci bölümde nahvin oluşum süreci hakkında bilgi verildikten sonra mantık hakkında da kısaca bilgilendirme yapılacaktır. Tanım farklılıkları olmasına rağmen, tüm tanımların az çok vurgu yaptığı şey mantığın; kişiyi yanlış düşünceden koruyan, doğru düşüncenin formlarını veren âlet ilmi olduğudur. Düşünceye ve düşünmeye büyük önem atfeden İslam Medeniyeti, mantık ilmine de ayrı bir yer tahsis etmiştir. Aristo’nun Organon’u, birçok kez Süryanice’den Arapça’ya çevrilmiştir. Aynı zamanda Bağdat’ta Medresetül-Mantıkıyyîn diye adlandırılan bir okulun varlığı da bilinmektedir. Bizi yakından ilgilendiren, Hristiyanlık’ın Nestûrî mezhebine bağlı Yunan asıllı Ebû Bişr Mettâ b. Yûnus’un (ö. 328/940) da bu medresenin önde gelenlerinden olmasıdır. Birçok Süryanice kitabı Arapça’ya nakletmek suretiyle riyâsetül-mantıkıyyîn payesine eriştiği de bilinmektedir.

İkinci bölüm ise karşımıza Nahiv-Mantık Tartışmalarının Başlaması ve Dönüm Noktası: Sîrâfî-Mettâ Örneği başlığıyla çıkmaktadır. Bu tartışmaların başlamasının temelinde birçok şey yatmasına rağmen yazarın düşüncesine göre asıl neden her iki ilmin de kendilerini kelamın âleti olarak görmeleridir. Diğer faktörlere bakacak olursak; nahiv ilminin, birkaç istisna sayılmazsa, Arap olmayan yabancılar tarafından kurulduğu herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Arap olmayan bu nahivcilerin daha çok İran asıllı olmaları ve mantık ilminin Arap dünyasında tanınmadan önce İranlılar tarafından bilinmesi, bu nahivcilerin mantığı nahiv ilmiyle karıştırdıkları iddiasını gündeme getirmiştir. Yine bilinen bir şeydir ki çoğu nahiv alimi, mantığın ilkelerinden burhân’ı kullanan Mu’tezile ekolüne mensuptu. Nahiv ile Mu’tezile arasındaki bağ ise akıldı, birisi akîdelerini temellendirmek için aklı kullanırken, öbürü de nahiv hükümlerini kanunlaştırırken aklı bir âlet olarak kullanmaktaydı. 

Mantık ilmi ise tercümeler aracılığıyla İslam dünyasına girmiş ve tüm ilimlerin âleti olduğunu iddia ederek nahivcilere karşı cephe oluşturmuştu. Tartışmaların başlangıç döneminde mantıkçılara bakacak olursak Kindî’nin nahiv-mantık tartışmaları hakkında herhangi bir görüş belirtmediğini görürüz. İlimlerin sayımı ile ilgilenen ilk düşünür olması, onun ilimlerin üstünlüğünü tartışmaktan ziyade, ilimlerin her birine meşru bir zemin hazırlama çabası içerisinde olmasını gerektiriyordu. Serahsî ise nahiv ve mantık ilminin konu ve amaç yönünden farklı olduklarını ifade ettiği bir eser kaleme almıştır. Ebubekir er-Râzî’ye gelecek olursak, onun bir filozof olarak bir nahivci ile yüz yüze tartışmaya girdiğini bilmekteyiz. 

Tartışmaların başlangıç döneminde nahivciler kanadına bakacak olursak, ilk dönem nahivcilerinin daha çok kendi içlerinde bir tartışmaya girdiklerini görürüz. kıyâsı ve ta’lîli ön plana çıkaran Basra ekolü ile semâ ve rivâyeti ön plana çıkaran Kufe ekolü arasındaki tartışmalar nahvin pek dışına çıkar nitelikte değildir. Lakin başlangıç döneminin sonlarına doğru Zeccâcî (ö. 339/950) gibi isimler mantığın nahve karıştırılmaması gerektiğini söyleyerek bu tartışmada kendilerini göstermişlerdir. Lakin Zeccâcî’nin bu tavrına rağmen, Sîrâfî-Mettâ tartışmasından önceki nahivciler mantıktan etkilenmişlerdir. Bu etkiyi nahivcilerin metotlarında ve kullandıkları yeni kavramlarda görmekteyiz.

Şimdi ise Sîrâfî-Mettâ tartışmasına gelebiliriz. Tartışma metni ilk ve tek olarak Ebû Hayyân et-Tevhîdî’nin el-İmtâ’ ve’l-Muânese adlı eserinde yazıya dökülmüştür. Tartışma, Sîrâfî’nin tartışma gününü özetlemesiyle ve tartışma meclisinde bulunan Ali b. İsa er-Rummânî’nin olayı tam olarak aktarmasıyla Tevhîdî’ye ulaşmıştır. Hicrî 326 senesinde yapılan tartışmada dönemin büyük nahivcileri ve filozofları bulunuyordu. Tartışma, Büveyhîler’in veziri İbn Sa’dân’ın huzurunda gerçekleşti. Tartışma vezirin mecliste bulunanlara yönelerek; içinizde Mettâ’nın: “Hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan, hayrı şerden, delili şüpheden, şekki kesinden ayırmanın tek yolu mantık ilmine hakim olmamız, belirleyenin tanımladığı ve tasnif ettiği şekliyle mantık ilminden yararlanmamız ve onun ilkelerini iyi bilmemizle olur.” şeklinde belirttiği mantık hakkındaki fikirleriyle tartışacak kimse yok mudur, sorusuyla başlamıştır. Bunun üzerine başlangıçta pek istekli olmayan Sîrâfî daha sonra Mettâ’ya rakip olarak çıkmıştır. Sîrâfî’nin Mettâ’ya, mantıktan kastettiğin nedir, sorusunu yöneltmesiyle taraflar hakiki olarak karşı karşıya gelmişlerdir. Mettâ bu soruya: “Mantık, sözün (kelam) âletlerinden bir âlettir, onunla bir mizan gibi doğru söz yanlıştan, bozuk mana doğru olandan bilinir. Ben de onunla, noksan olandan tam olanı ve batandan neyin çıkacağını bilirim.” diye cevap vermiştir. Mettâ’nın, mantığı ma’kulâtın değil de kelamın âleti olarak tanımlaması, tartışmanın devamında ona sürekli eksi olarak yazılacaktır. Sîrâfî ise hiç bir milletin, konuştuğu dilin kurallarını yani gramerini bilmeden sözün doğrusunu yanlışından ayıramayacağını belirtir. Mettâ, mantığın genel bir gramer olduğunu açıkça iddia etmemekle birlikte, mantıkçıların bütün dillerin lafızlarının anlamlarını çıkarabileceğini öne sürmüştür. Bu fikri öne sürmek oldukça büyük ve esaslı bir yük altına girmek demektir. Bu fikri öne sürmesinin akabinde Sîrâfî Mettâ’ya konuştukları dil olan Arapça’nın yapısına dair birçok soru sorar. Bu sorulara cevap veremeyen Mettâ, Sîrâfî karşısında ezildikçe ezilir. Mettâ nahiv ile ilgilenmediğini; mantığın manayı, nahvin ise lafzı konu edindiğini dile getirmiş, akabinde ise mananın lafızlardan üstün olduğunu sözlerine eklemiştir. Sîrâfî Mettâ’ya karşı çıkarak: “Nahiv mantıktır fakat Arap kelamından alınmıştır. Mantık da nahivdir fakat o dille anlaşılır.” diye cevap vermiştir. Aslında Sîrâfî’nin bu tartışmada vurgulamak istediği, Arap nahvinin mantıkî içeriğine odaklanmak ve mantığın başka, nahvin de başka bir şey olduğu görüşünün yanlışlığını ortaya koymaktır. Sîrâfî, lafız ve mana arasındaki ihtilafı ise lafzın tabii olması, mananın ise aklî olmasından kaynaklı olduğunu belirterek çözmeye çalışır. Sîrâfî nahivcinin mana olmaksızın sadece lafızla ve mantıkçının da lafız değil, sadece manayla ilgilendiğini kabul etmez. Ayriyeten mantıkçının mutlaka lafızlarla da uğraşması gerektiği fikrindedir. Tartışmanın sonunda Sîrâfî’nin getirdiği açıklamalar karşısında vezir İbn Sa’dân nahvin üstünlüğünü ilan eder. Görüldüğü üzere Mettâ’nın böylesi bir mağlubiyet yaşamasının arkasında yatan en büyük etken, onun nahiv ilmini önemsemiyor ve bilmiyor olmasıydı. Sonraki dönemdeki mantıkçılar, bu tartışmadan ders çıkararak nahiv ilmindeki eksiklerini gidermeye çalıştılar. Tartışma hakkında son olarak diyebiliriz ki Arap nahivciler dil ile akıl ve nahiv ile mantığın arasında bir fark görüp, birinin diğeriyle karışmasını istememiş ve ikisini de aynı kefeye koymamışlardır.

Üçüncü bölüm ise karşımıza Nahiv-Mantık Tartışmalarının Olgunlaşması ve Modern Dönemdeki Yansımaları başlığıyla çıkmaktadır. Olgunlaşma dönemine baktığımızda, artık kimsenin sadece mantığı bilmekle veya sadece nahvi bilmekle her şeyi bilebileceğini iddia etmediğini görürüz. Her ikisi de birbirinden farklı sanatlar olarak düşünülmüş her ikisi için de farklı konu ve amaçlar belirlenmiştir. Bu noktada karşımıza iki isim çıkmaktadır, Fârâbî ve Yahyâ b. Adî. 

Fârâbî’nin düşüncesinde nahiv ve mantık birbirlerinden iki yönle ayrılmaktadır. Birincisi, mantığın tüm dillerde ortak olan deyimlerle ilgilenmesi bakımından nahivden daha umumî ve küllî olması. İkincisi ise teknik terimlerin farklılığıdır. Bunlara ilaveten onun yazdıklarından şu da anlaşılabilir; nahiv dilsel ifadeyle ilgilenirken, mantık düşünce ve sözlerin manalarıyla ilgilenir. Yahyâ b. Adî ise kendisinden önce mantık ve nahvin tam bir tanımı yapılmadığını iddia ederek bu iki ilmi şu şekilde tanımlamıştır: Mantık, kendisine delâlet eden şeylere uygun bir telif oluşturmak için, küllî şeylere delâlet eden lafızlarla ilgilenen sanattır. Nahiv ise Araplar’ın kullanışlarına göre lafızların hareke ve sükunuyla ilgilenen sanattır. Bu tanımlardan hareketle Adî’nin bu iki sanatı konu ve amaçları bakımından birbirinden ayırdığını söyleyebiliriz. Bu tanımlarda dikkat çeken husus ise onun, nahivcilerin anlama önem vermeden sadece lafızlarla ilgilenmesi gerektiğini söylemesidir. Fakat bu pek de mümkün gözükmemektedir. 

Olgunlaşma döneminde karşımıza çıkan bir diğer büyük isim Gazzali’dir. Ona göre mantık, nefy ve ispat bakımından din ile ilgili bir şey içermeyip; bilakis mantık, delîller, kıyâslar, burhânın şartları, tertibin keyfiyeti ve haddin/tanımın doğruluğuyla ilgili düşüncedir. Yine o bu gerekçelerden ötürü,  mantık ilmini İslam metodolojisine dahil etmiş hatta ictihad için mantık ilmini şart koşmuştur.

Arap nahvi ile yabancı kültürler arasındaki ilişkilere dair modern dönemde ileri sürülen iddialar üç başlık altında toplanabilir. Bunlardan birincisi; Albert Merx’in başını çektiği bu grup, Arap nahvinin daha kuruluş aşamasında mantığın üzerine bina edilmiş olduğunu iddia ediyordu. Arap nahvinin kısa kabul edilebilecek bir zaman diliminde inşa edilmesi, bu görüşü savunanların dayanak noktası olmuştur. İkincisi; bu grup ilk dönemde bir etkilenme olmadığı lakin sonraki dönemde mantıktan bir etkilenme olduğunu iddia ediyordu. Nahivcilerin özellikle kıyâsa verdikleri önemi sonraki dönemde arttırmaları, bu iddia sahiplerinin hareket noktasını oluşturuyordu. Bunlara ilaveten Arap nahvinin Yunan, Hint ve İran gramerinden etkilendiğini söyleyen kimseler de bulunuyordu. Üçüncü grup ise böylesi etkileri toptan reddeden bir görüşe sahipti. Etkiyi reddedenlerin en büyük delilleri, tercüme hareketi başlamadan Arap gramerinin yazılmış olduğuydu. Arapların da Yunanca bilmemelerinden dolayı, tarihsel olarak ilk Arap nahivcilerinin, Yunan gramerini ve mantığı bilmeleri ve ondan etkilenmeleri mümkün gözükmemektedir.

Genel bir değerlendirme yapacak olursak; klasik dönemde tartışmanın daha çok Sîrâfî ve Mettâ arasındaki diyalog merkeze alınarak ele alındığını söyleyebiliriz. Modern dönemde ise tartışma büyük oranda, Albert Merx’in iddiasından sonra bu iddiayı destekleyenler ve desteklemeyenler doğrultusunda seyretmiştir. Klasik dönemden oldukça farklı bir yere evrilen tartışma, aslında şu kavganın verildiği bir savaş meydanına dönüşmüştür: Müslümanlar İslamî ilimlerin temelini oluşturan nahiv ilmini dahi yabancı kaynaklardan mı almıştır? Eğer bu doğrulanırsa, onlara göre Müslümanlar ortaya hiçbir alanda hiçbir şey koymamış, kendinden öncekileri veya çağdaşlarını taklit eder konumda kalmıştır. Değerlendirmesini yaptığımız bu kitap, hem klasik dönemdeki dil-düşünce bağlantısını açığa çıkartmakta hem de modern dönemde ortaya atılan iddialara cevap verme niteliği taşımaktadır. Bu bağlamda önemli bir yere oturan bu kitap, kanaatimizce yazılma amacına hizmet etme kabiliyetini haizdir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir