476 kez görüntülendi.

Modern Bilinç Kuramları Bağlamında İbn Sînâ Felsefesinde “Kendilik Bilinci”nin İmkân ve Açmazları

Özet

Bu çalışmada İbn Sînâ felsefesinde “boşlukta asılı adam” düşünce deneyiyle temellendirilen kendilik bilinci ve bu düşünce deneyinde içerilen metafizik îmâlar, bir diğer ifadeyle zatî şuûr olarak da isimlendirilen benlik idrâki ve bunun kaynağı olarak gösterilen “soyut nefs” görüşü sorunsallaştırılacak olup söz konusu bu temellendirmenin imkân ve açmazları tespit edilmeye çalışılacaktır. Bununla beraber İbn Sînâ’nın bu konu hakkındaki görüşleri, öne çıkan bazı modern bilinç kuramlarıyla karşılaştırılacak ve bu bağlamda maddeyi aşkın olanın, idrakin kendisi mi; yoksa idrake ilişkin farkındalık mı olduğu sorusuna da cevap aramaya çalışılacaktır.

Bu çerçevede çalışma, ele alınan konunun genel gidişatı içerisinde gündeme gelecek olan; “İbn Sînâ’nın zatî şuûrdan kastı nedir? Zatî şuûr sadece insanî nefse özgü bir durum mudur, yoksa hayvanî nefsin de zatî şuûra sahip olduğu söylenebilir mi? Bir diğer ifadeyle insanî ve hayvanî nefs arasındaki ayrım dakikleştirildiğinde zatî şuûr bu ayrımın neresinde kalır? Modern bilinç kuramlarında zihinsel fenomenlerin beyinsel fenomenlere indirgenememesinin temel nedeni olarak gösterilen qualya problemi, İbn Sînâ’nın zatî şuûr ile ilgili görüşleri bağlamında değerlendirildiğinde insan zihni ile hayvan zihni arsında ne gibi farklar ortaya çıkar veya herhangi bir fark ortaya çıkar mı?” gibi sorular ve bu sorulara verilebilecek muhtemel cevaplar etrafında şekillenecektir.

Giriş

Haz, acı, mutluluk, trajedi, tatlı, tuzlu, ekşi vb. en basit öznel deneyimlerimizden tutun da varlık sahnesine çıkalı, söz konusu bu sahneyi anlama çabası içerisinde yürüttüğümüz felsefî ve bilimsel faaliyetlere varıncaya kadar her türlü faaliyetimizin zemininde yer alan ve bu faaliyetleri mümkün kılan bir olgu olarak bilinç, insanlık tarihi boyunca zihinleri meşgul etmiş ve insan var olduğu sürece de meşgul etmeye devam edecekmiş gibi görünmektedir. Bilinç meselesini bu denli önemli kılan şey hiç şüphesiz sadece her türlü faaliyetimizin zemininde yer alıyor oluşuyla sınırlı değildir. Bahsi geçen bu işlevinin yanı sıra varlığa bakışımızı ve bu bakış açısı zemin alınarak geliştireceğimiz bilgi anlayışını da doğrudan belirleyen bir etken olarak bilinç, insan doğasının neliğinden tutun da biyolojik evrim ve yapay zekâ tartışmalarına ve söz konusu bu tartışmaların bireysel-toplumsal tezahürlerine varıncaya kadar birçok noktada kilit bir öneme sahiptir.

Bu itibarla en genel ifadeyle varlığı anlama çabası içerisinde olan bir filozof olarak İbn Sînâ da kendi felsefî sistemi içerisinde kendilik bilinci meselesine, “boşlukta asılı adam” düşünce deneyiyle açıklık kazandırmaya çalışmıştır. Bu çalışmada yapılmak istenen de kendisinin bahsi geçen düşünce deneyiyle temellendirdiği benlik idrâkini sorunsallaştırmak ve böylece söz konusu bu temellendirmenin modern bilinç kuramları bağlamındaki imkân ve açmazlarını tespit etmeye çalışmaktır.

Gerek boşlukta asılı adam düşünce deneyinin, bütün bir nefs teorisi ile beraber düşünüldüğünde aslî zeminine oturuyor olması, gerekse söz konusu düşünce deneyine yöneltilen eleştiriler ve bu eleştirilere verilen cevapların eleştiri literatürü içerisinde tuttuğu yer göz önünde bulundurulduğunda, bu çalışmanın oldukça mütevazı bir düzeyde olacağı muhakkaktır. Bu nedenle çalışmada, spesifik olarak sadece İbn Sînâ’nın boşlukta asılı adam düşünce deneyi merkeze alınarak kendisinin benlik idrâki ile ilgili temellendirmesi ve bu temellendirmenin zemininde yer alan bazı kabulleri sorunsallaştırılarak değerlendirilmeye çalışılacaktır.

Bu çerçevede öncelikle İbn Sînâ’nın “zatî şuûr” ile “şuûrun şuurunda olma durumu” gibi ifadelere kendi felsefî sistemi içerisinde ne gibi anlamlar yüklediğine kısaca temas edilecek, ardından boşlukta asılı adam düşünce deneyi, söz konusu bu ifadelerle beraber ele alınarak sistem içi tutarlılık değerlendirilmeye çalışılacaktır. Son olarak da öne çıkan bazı modern bilinç kuramlarıyla karşılaştırılmak suretiyle boşlukta asılı adam düşünce deneyiyle temellendirilen benlik idrâkinin imkân ve açmazları tespit edilmeye çalışılacaktır.

1. İbn Sînâ’da Kendilik Bilinci

Yukarıda da temas edildiği üzere İbn Sînâ, kendi felsefî sistemi içerisinde kendilik bilinci meselesine, “boşlukta asılı adam” düşünce deneyiyle açıklık kazandırmaya çalışmıştır. Düşünce deneyine geçmeden önce söz konusu bu düşünce deneyinin daha iyi anlaşılması için İbn Sînâ’nın “zatî şuur” ile “şuûrun şuûrunda olma durumu” gibi ifadelere ne gibi anlamlar yüklediğine bakmak faydalı olacaktır.

İbn Sînâ’nın zatî şuûr ve şuûrun şuûrunda olma durumu gibi ifadelere ne gibi anlamlar yüklediği ile ilgili ayrıntılı açıklamalara, kendisinin et-Ta’likat ve el-Mübahasat isimli eserlerinde rastlıyoruz. İbn Sînâ burada, varlığın şuûrunda olmanın (zatî şuûr) bilkuvve olmayıp yaratılıştan gelen bir özellik olduğunu, dolayısıyla da bedenin herhangi bir organ ve fiili olmaksızın vasıtasız/tabii bir biçimde gerçekleştiğini, bu nedenle de söz konusu bu şuûrun bizzat varlığın kendisi olduğunu ifade etmekte ve nefsin bir fiili olarak ortaya çıkan bu durumun sadece insanlara has bir durum olmadığını, aksine hayvanların da varlıklarının şuûrunda olduklarını ifade etmektedir. Şuûrun şuûrunda olma durumunun ise bilkuvve olup çalışıp kazanmakla (kesb ile) elde edildiğini, aksi takdirde -yani bilfiil olması durumunda- aklın değerlendirmesine gerek kalmayacağını ifade eden İbn Sînâ, aklın bir fiili olan şuûrun şuûrunda olma durumunun, sadece insana has bir özellik olduğunu vurgulamaktadır.[1]

Bu ifadelerinin yanı sıra şuûrun şuûrunda olma durumunun bilkuvve olmasından ötürü zatın, bazen kendi varlığının şuûrundan habersiz (gafil) kalabileceğini ve uyarılması gerektiğini ifade eden İbn Sînâ, uyarılma (tenbih) neticesinde de henüz kazanılmamış olan şuûrun şuûrunda olma durumunun kazanılacağını belirtmektedir.[2] Bununla beraber insani nefsin mücerred olma yönüne de vurgu yapan İbn Sînâ, mücerred bir varlık olduğu için yalnızca insani nefsin kendi varlığını akledebileceğini ve bir şeyin akledilmesinin maddeden tecrid edilmesi demek olduğu için de mücerred varlıklar olmayan hayvanî nefislerin kendi varlıklarını akledemeyeceğini, bu nedenle de varlıklarını sadece tahayyül/tevehhüm edebileceklerini ifade etmektedir.[3]

Zatî şuûr ve şuûrun şuûrunda olma durumu kavramlarıyla ilgili İbn Sînâ’nın yukarıda geçen ifadelerini maddeler halinde sıralayacak olursak;

  • Zatî şuûr yani varlığının şuûrunda olmak nefsin fiilidir ve söz konusu bu şuûr varlığın kendisidir. Dolayısıyla bilkuvve değil bilfiil ve daimidir (her ne kadar kişi bazen kendi varlığının şuûrundan habersiz olsa bile)
  • Bu nedenle kesb ile elde edilmez vasıtasız/tabii bir biçimde gerçekleşir.
  • İnsanın yanı sıra hayvanlar da varlıklarının şuûrundadırlar.
  • Varlığın şuûrunda olmanın şuûrunda olmak ise aklın fiilidir.
  • Dolayısıyla bilfiil değil bilkuvvedir. Eğer bilfiil olsaydı bu durum daimi olur ve aklın değerlendirmesine gerek kalmazdı.
  • Bu nedenle varlığın şuûrunda olmanın şuûrunda olmak çalışıp kazanmakla (kesb ile) elde edilir.
  • Şuûrun şuûrunda olma durumu yalnızca insana özgüdür.

İbn Sînâ’nın zatî şuûr ve şuûrun şuûrunda olma durumu gibi ifadelerden ne kastettiğine değindikten sonra söz konusu bu ifadeleri anlamlı bir zeminde tartışma olanağı bulacağımız boşlukta asılı adam düşünce deneyinin içeriğine geçebiliriz. Söz konusu düşünce deneyinde kullanılan ifadelerin oldukça dakik ifadeler olması nedeniyle El-İşarat ve’t-Tenbihat, Kitabu’n-Nefs veKitabu’l-Mübahasat’tan alıntılarla doğrudan İbn Sînâ’nın ifadelerine yer vermek daha faydalı olacaktır. Bahsi geçen düşünce deneyinde İbn Sînâ şu ifadelere yer vermektedir:

Kendi nefsine dön ve düşün (teemmül et). (…) Şayet sen zatını ilk yaratılışında sağlıklı bir akıl ve yapıda yaratılmış olarak vehmedersen ve onun bütünüyle parçaları birbirine bitişik olmayan bir konum ve yapı bütününde olduğunu ve organlarının birbirine değmeyip aksine ayrı ayrı durduğunu ve de yalıtılmış havada bir an asılı durduğunu varsayarak vehmedersen, kendini her şeyden habersiz ancak varlığının sübutundan haberdar olarak bulursun. Şimdi, daha önce ve daha sonra zatını neyle algılıyorsun?[4] (…) Değerlendirmen doğru olduğu zaman sen kendi nefsinden biliyorsun ki burada söz edilen “varlık şuuru”nu kendi fiilinden veya halinden istidlal yoluyla kazanmış değilsin.[5] (…) O halde varlığı ispatlanan zat için aynıyla o olan, cisimliğinden ve sabit olmayan organlarından başka bir özellik vardır. O halde dikkat eden kimse için, nefsin varlığını cisimden başka, hatta herhangi bir cisimden başka bir şey olarak kabul etmeye bir imkân vardır. O kimse o şeyi bilmekte olup onun şuûrundadır. Eğer o kimse o şeyden gafilse, dikkatinin buna çekilmesine ihtiyacı vardır.[6]

Yukarıda geçen ifadelerden de anlaşılacağı üzere İbn Sînâ, boşlukta asılı adam düşünce deneyiyle özetle, bedenin herhangi bir organ ve fiili olmaksızın vasıtasız gerçekleşen benlik idrâkini temellendirmekte, buradan hareketle de soyut bir cevherin varlığına gitmekte, bunun yanı sıra insani nefsin bazen kendi varlığının şuûrundan gafil olabileceğini ve uyarılması gerektiğini ifade etmektedir.

İlk bakışta oldukça anlaşılır gelen söz konusu düşünce deneyi, İbn Sînâ’nın, yukarıda geçen “zatî şuur” ve “şuûrun şuûrunda olma durumu” ile ilgili ifadeleriyle beraber düşünüldüğünde birbirine alternatif iki farklı netice ortaya çıkar. Bahsi geçen düşünce deneyinde teemmül fiilinin kendisi dikkate alındığında, İbn Sînâ’nın bu düşünce deneyiyle aklın fiili olan ve kesb ile elde edilen “şuûrun şuûrunda olma durumunu” temellendirdiği sonucuna ulaşılırken; teemmül fiili değil de boşlukta asılı adamın kendinde hali dikkate alındığında, İbn Sînâ’nın, bahsi geçen düşünce deneyiyle nefsin fiili olan ve vasıtasız/tabiî bir biçimde gerçekleşen “zatî şuuru” temellendirdiği sonucuna varılır.

İbn Sînâ’nın zatî şuûr ile ilgili pasajlarını da göz önünde bulundurarak bahsi geçen düşünce deneyiyle kendisinin, zatî şuûru temellendirdiği şeklinde bir okuma yapacak olursak, anlaşılması oldukça güç bir netice ile karşı karşıya kalırız. Buna göre söz konusu düşünce deneyinde, bir taraftan varlığa ilişkin idrâkin (zatî şuûr) vasıtasız gerçekleştiğinden hareketle nefsin soyut bir cevher olması gerektiği imasında bulunulduğunu; diğer taraftan ise -anlaşılması oldukça güç bir biçimde- hayvanın da varlığına ilişkin vasıtasız gerçekleşen bir idrâke sahip olduğu ve fakat tümelleri idrâk edemiyor oluşundan ötürü –ki tümelleri idrak edemiyor oluşunun nedeni de totolojik bir biçimde soyut bir cevher olmayışıdır- hayvanî nefsin soyut bir cevher olmadığının savunulduğunu görürüz.

Daha dakik bir ifadeyle İbn Sînâ, boşlukta asılı adam düşünce deneyiyle bir taraftan zatî şuûru temellendirmekte ve zatî şuûrun kaynağı olarak gayrı maddi bir cevher imasında bulunup buradan hareketle de aklın fiili olan şuûrun şuûrunda olma durumunun kesb edildiğini ifade etmekte; diğer taraftan ise hayvanın da zatî şuûra sahip olduğunu ve fakat tümelleri idrâk edemediği için hayvanî nefsin gayrı maddi bir cevher olmadığını bu nedenle de hayvanın şuûrun şuûrunda olamayacağını belirtmektedir.

Bu noktada bigâne kalınmayıp sorulması gereken temel soru şu; Eğer boşlukta asılı adam düşünce deneyiyle zatî şuûr temellendiriliyor ve buradan hareketle de soyut bir cevhere gidiliyorsa İbn Sînâ’nın, hayvanda da zatî şuûr olduğu yönündeki ifadelerini nasıl anlamak gerekir, dahası, söz konusu bu ifadeleri, İbn Sînâ felsefesinin temel postulatlarından olan hayvanî nefsin soyut bir cevher olmadığı şeklindeki görüşle telif etmenin bir imkânı var mıdır?

Böyle bir soruya cevap vermek, bütün bir İbn Sînâ felsefesinin dakik bir analizini yapayı gerektirdiğinden ve böyle bir şeyin de çalışmanın sınırlarını aşıyor olmasından dolayı burada problemi vazetmekle yetinip bu soruya, konuyla ilgili literatürün tamamını göz önünde bulundurma imkânı bulacağımız bir yüksek lisans ya da doktora tezinde cevap aramak daha doğru olacaktır.

2. Modern Bilinç Kuramları İle İlişkisi

İbn Sînâ’nın kendilik bilinci ile ilgili görüşlerine yer verdikten sonra söz konusu bu görüşlerin, modern bilinç kuramlarıyla telif imkânını tartışmaya geçebiliriz. Buna göre yukarıda genel hatlarıyla çerçevesi çizilen problem, garip bir biçimde bizlere, İbn Sînâ’nın bilinç ile ilgili görüşleri ile modern bilinç kuramlarını ortak bir zeminde tartışabileceğimiz bir telif imkânı sunmaktadır. Daha açık bir ifadeyle İbn Sînâ’nın zati şuur ile ilgili ifadelerinin oluşturduğu problemli durum, aşağıda ayrıntılarına yer verilecek olan günümüz zihin felsefesi problemlerinden qualya problemi ile beraber düşünüldüğünde daha anlamlı hale gelmekte, bu da bizlere ortak bir tartışma zemini oluşturmaktadır.

Modern dünyaya geldiğimizde, bilimsel bilgi anlayışında yaşanan değişim ve dönüşüm neticesinde, her alanda olduğu gibi bilinç meselesi ile ilgili olarak da klasik anlayıştan tamamen farklı bir tablo ile karşılaşırız. Yukarıda da temas edildiği üzere gerek İbn Sînâ’nın gerek Descartes’in savunduğu beden-ruh düalizminin, iki ayrı cevherin (beden-ruh) nasıl olup da birbirleri ile etkileşime geçtiği problemi başta olmak üzere dillendirilen başkaca problemlere, tatmin edici bir cevap bulunamıyor oluşundan ötürü büyük ölçüde savunulabilir bir teori olmaktan çıktığını ve yerini tekçi bir kuram olan maddecilik ile bir yönüyle tekçi bir yönüyle de düalist bir kuram olan nitelik düalizmi başta olmak üzere çok sayıda farklı kurama bıraktığını görürüz.[7]

Bununla beraber klasik mantığın bir parçası olan tümellerin/makullerin varlık statüsü ile ilgili tartışmaların da klasik dönemde bir ön kabul olarak bedenden ayrı soyut bir cevhere gidişin zemininde yer aldığı bilinen bir gerçektir. Buna karşılık günümüzde tümellerin herhangi bir varlığı kabul edilmeyip sadece ortak bir isimlendirmeden ibaret olduğu kabulü de göz önünde bulundurulduğunda soyut cevherin, sahip olduğu söz konusu bu zemini de kaybettiği apaçık ortadadır. Bilinç alanı ile ilgili olarak yaşanan bir diğer önemli dönüşüm ise bilinç derken ne kastedildiğidir. Klasik dönemde bilinç derken sadece kendilik bilinci ve şuûrun şuûrunda olma durumu gibi üst düzey bilinç durumları kastediliyor ve buradan hareketle soyut bir cevhere gidiliyorken; günümüzde bilinç, kendilik bilinci ve şuûrun şuûrunda olma durumunu da kapsamakla birlikte fenomenal deneyimlerimizin tamamına karşılık gelmektedir.

Bütün bu değişimler göz önünde bulundurulduğu takdirde İbn Sînâ’nın savunduğu şekilde bir beden ruh düalizmine gitmek çok mümkün görünmese de bilinç meselesini tamamen beyne indirgemek de çok kolay görünmemektedir. Zihinsel fenomenlerin (bilincin), beyinsel fenomenlere (beyne) indirgenememesinin temel nedeni ise “qualya problemi” olarak bilinen “tecrübenin kendisinin öznelliğinin, beyinsel fenomenlerle açıklanamayışı” ile “zor problem” olarak bilinen beyindeki tamamen fiziksel ve kimyasal hal değişimlerinin, nasıl olup da “acı, tatlı, sevgi, nefret gibi olgulara neden olduğu” problemine tatmin edici bir cevap bulunamayışıdır.[8]

Modern bilinç kuramlarıyla ilgili sorun bununla da sınırlı değildir. Bununla beraber insana özgü bir durum olarak hayvanda olmadığı düşünülen ve üst düzey bir bilinç durumu olan “düşündüğü şey üzerine de düşünme” ya da “bildiğini de bilme” durumu bilinç ile ilgili problemi daha da derinleştirmektedir. Buradan hareketle, hayvanın, bir şeyi sadece deneyimlemesine karşın; insanın, bir şeyi deneyimlemekle kalmayıp deneyimlediği şey üzerine düşünmek suretiyle deneyimin kendisini de deneyimlediği ve bu yönüyle hayvandan ayrıldığı söylenebilir.

Sonuç olarak, modern bilinç kuramlarında, son tahlilde zihinsel fenomenleri beyinsel fenomenlere indirgeme eğilimi olduğunu görürüz. Fakat yukarıda da temas edildiği üzere qualya problemi ile zor sorun gibi problemler, hemen bütün tekçi bilinç kuramlarında bilincin beyinsel fenomenlere indirgenmesinin önünde büyük bir engel olarak durmaktadır. Bu durumda gündeme gelecek olan kilit problem ise maddeye indirgenemez olanın, bir diğer ifadeyle maddeyi aşkın olanın, idrakin kendisi mi; yoksa idrake ilişkin farkındalık mı olduğu’ problemi olacaktır. Zira maddeyi aşkın olanın ne olduğunun dakik bir analizi, insan ve hayvan arsındaki farkı da daha bir belirgin hale getirecektir.

Böyle bir soruya cevap vermek oldukça zor olsa da idrak esnasında, idrak organları ile beyinde olup biten şeyler bir takım fiziksel hal değişimlerinden ibaret olduğu için maddeye indirgenebilir olgular olup, idrak nesnesinin kendisi de tamamen maddi bir şey iken; idrakin kendisi yani idrakin zemininde yer alan şey -söz konusu idrake ilişkin farkındalık olsun ya da olmasın farketmez- maddeyi aşkın bir şeymiş gibi görünmektedir.

Buradan hareketle beden-ruh düalizmine dayanan bir bilinç kuramına sahip olan İbn Sînâ’ya baktığımız vakit nefsin manevi bir cevher oluşundaki ısrarın kaynağının qualya problemi ve zor sorundan ziyade “bildiğinin de bilincinde olma” durumu, bir diğer ifadeyle idrake ilişkin farkındalık ve tümellerin varlığı olduğunu, bununla beraber maddi olan hayvan nefsinin de idrake sahip olması dolayısıyla bir qualyasının olduğunu görürüz.  Bu noktada modern bilinç kuramları ile beraber düşünüldüğünde iki seçenek ile karşı karşıya kalırız;

Buna göre; modern bilinç kuramlarında olduğu üzere zihinsel fenomenleri beyinsel fenomenlere indirgeme noktasında ortaya çıkan zor sorun ile qualya problemi tek bir problem olarak vazedildiği takdirde;

  • Ya hayvanda da beden-ruh düalizminin olma ihtimalinin olduğu şeklinde işi daha da karmaşıklaştıracak olan bir görüş de savunulabilir hale gelecek;
  • Ya da qualya problemi kilit nokta olarak görülmekten vazgeçilip “bildiğinin bilincinde olma durumu” ve tümellerin varlığı –her ne kadar modern dünyada tümellerin varlığı kabul edilmiyorsa da- bilinç tartışmalarının merkezine alınacak.

Bu durum, bir yönüyle İbn Sînâ felsefesinin açmazı iken bir yönüyle de imkânı konumundadır. Zihni beyne indirgemenin önünde duran engellerden biri olan qualya probleminin hayvan için de geçerli bir problem olması, buna karşın İbn Sînâ’da hayvan zihninin beyinden ibaret olması İbn Sînâ felsefesi için bir açmaz olarak büyük bir problem teşkil etmektedir. Sağladığı imkâna gelecek olursak, İbn Sînâ’nın, beden-ruh düalizmine giderken hiç gündeme getirmediği qualya problemi bile tek başına zihnin beyne indirgenmesinde büyük bir engelken, bugün bile sadece insana özgü durumlar olduğu düşünülen makuliyet, düşünme ve bildiğini de bilme gibi durumlar da göz önünde bulundurulunca bilinç probleminin çok da kolay çözülebilecek bir problem olmadığı ve İbn Sînâ’nın savunduğu beden-ruh düalizminin de bir imkân olarak varlığını korumaya devam ettiği söylenebilir.


Kaynakça

İbn Sînâ. El- İşarat ve’t-Tenbihat. Trc. Ali Durusoy. İstanbul: Litera Yayıncılık, 2013.

__________. Eş-Şifa: Kitabu’n-Nefs. Trc. M. Zahid Tiryaki (Tercüme daha basılmadı).

__________. et-Ta’likat. Nşr. Abdurrahman Bedevî. Kahire: 1947.

__________. Kitabu’l-Mübahasat. Nşr. Abdurrahman Bedevî. Kahire: 1947.

Revonsuo, Antti. Bilinç Öznelliğin Bilimi. Trc. Selim Değirmenci. İstanbul: Küre Yayınları, 2017.


Notlar

[1] İbn Sînâ, et-Ta’likat, nşr. Abdurrahman Bedevî (Kahire: 1947) 160-161.

[2] İbn Sînâ, et-Ta’likat, 30.

[3] İbn Sînâ, et-Ta’likat, 79-80.

[4] İbn Sînâ, El- İşarat ve’t-Tenbihat, trc. Ali Durusoy (İstanbul: Litera Yayıncılık, 2013), 107.

[5] İbn Sînâ, Kitabu’l-Mübahasat, nşr. Abdurrahman Bedevî (Kahire: 1947) 207.

[6] İbn Sînâ, Eş-Şifa: Kitabu’n-Nefs, trc. M. Zahid Tiryaki (Tercüme daha basılmadı) 10.

[7] Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi için bkz. Antti Revonsuo, Bilinç Öznelliğin Bilimi, trc. Selim Değirmenci (İstanbul: Küre Yayınları, 2017), 76.

[8] Antti Revonsuo, Bilinç Öznelliğin Bilimi, 87-90.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir