108 kez görüntülendi.

Mantık ve Metafizik

Mantığın kurucusunun Aristoteles olduğu kabul edilir. Ancak “kurucusu olmak” ifadesi zaman zaman yanlış anlaşılmış bir ifadedir. Örneğin Aristoteles mantığına karşı çıkan bazı düşünürler, eğer mantığı Aristoteles kurmuşsa ondan önce insanların mantık kullanmayıp, mantıksızca mı felsefe yaptıkları sorusunu ortaya atmıştır. Bunun en önemli örneklerinden biri Hicri IV. yüzyılın başlarında önemli bir dilci ve kelamcı olan Ebu Said Sirafi ile mantıkçı Ebu Bişr Matta b. Yunus arasında geçen meşhur bir tartışmada karşımıza çıkmaktadır. H. 320 yılında Bağdat’ta, Abbasi halifesi Muktedir’in veziri el-Fazl b. Cafer b. Furat’ın huzurunda düzenlenen bu münazarada Sirafi, Aristoteles’in mantık eserleri Arapça’ya tercüme edildiğinde bu ilme karşı çıkarak Müslümanların zaten bir mantığa sahip olduklarını bu yüzden de Aristoteles mantığına ihtiyaç duymadıklarını savunan İslam dilci ve kelamcılarını; Matta ise Aristoteles mantığının evrensel bir mahiyete sahip olduğunu, bu yüzden onun herkes tarafından öğrenilmesi gerektiğini savunan Meşşai filozofları temsil etmektedir. Sirafi, tartışmanın bir yerinde yukarıda zikrettiğimiz eleştiriyi öne sürer; eğer Aristoteles, mantığı kurarak insanlara hakikati elde etmenin yollarını göstermişse ondan daha önce de hakikate eriştiğini kabul ettiğimiz bazı filozofların (Platon kastedilmektedir) durumu nedir?⁽¹⁾ Tartışmanın aktarıldığı Muhsin Mehdi’nin metninde, Matta’nın bu itiraza nasıl karşılık verdiği zikredilmemektedir. Ancak bu eleştirinin, tam da bizim bahsettiğimiz anlamda bir yanlış anlaşılmadan kaynaklandığı açıktır. Öyleyse kendimizi Matta’nın yerine koyalım ve Sirafi’nin bu sorusu üzerinden analizimizi yapmaya başlayalım.

Aristoteles aslında bir tek mantığın değil, şu an bile akademik birimler olarak üniversitelerde var olan birçok alanın da kurucusudur. Aristoteles bu alanları vaz ederken her biri hakkında ayrı bir metin kaleme almıştır. Ancak Aristoteles’in yazım tarzının en önemli özelliği onun kaleme aldığı alan hakkında kendisinden önce hangi çalışmalar yapıldığını, hangi filozofların bu alanla ilgili ne tür bir sonuca vardığını ve bu araştırma alanının kendisine gelene dek hangi evrelerden geçtiğini serdetmesidir. En son olarak da kendisinin bu alana katkısının ne olduğunu zikrederek onu burhani bir şekilde ortaya koymasıdır. Oldukça profesyonel bir tavrı ortaya koyan bu yazım yöntemini Aristoteles mantık ilmi hakkında kaleme aldığı metinlerde de kullanmaktadır. Dolayısıyla Aristoteles zaten mantığı kendisinin keşfetmiş olmadığının farkındadır. Ona göre daha önceki filozoflar da mantık kullanıyorlardı. Zaten düşünmenin herhangi bir kıyas türüne başvurmadan olabilmesi mümkün değildir; mantıkta ortaya konulan kıyas çeşitleri de insan zihninin düşünme kalıplarının bir tür ortaya konuluşundan başka bir şey değildir. Ancak mantık, işbu kıyas türlerini analiz ederek hangisinin doğru çıkarımlara hangisinin yanlış çıkarımlara götürebileceği konusunda dakik bir farkındalığa sahip olmayı vadetmektedir. Dolayısıyla işin bu tarafından bakıldığında hiç kimse Aristoteles’ten önce mantığın kullanılmadığını ya da insanların Aristoteles’ten önce yanlış düşündüğünü iddia edemez. Aristoteles’in bu ilmi vaz etmesinin anlamı da kendisinden önce parça parça kullanılmış olan düşünme yöntemlerini toplayıp düzenleyerek, onları bir bütünlük içerisinde, ilmi bir karakterde sunmasıdır. Yani Sirafi’nin de işaret ettiği üzere Platon, zaten mantıksal bir akıl yürütme çeşidi olan “cedel” yöntemini kullanmıştır. Bu yöntem karşılıklı konuşmaya dayanan bir yöntem olduğu için önerme içerikleri konusunda bazı zaaflara sahiptir ancak doğru önerme içerikleri kullanıldığı zaman elbette insanı hakikate ulaştırabilmektedir.

Buraya kadar ele aldığımız ve daha çok mantığın kıyas bölümü üzerinden yürüttüğümüz analizimiz Sirafi ve diğer birçok kişi tarafından yöneltilen eleştiriye bir cevap mahiyeti taşımaktadır. Bu cevap zaten mantık tarihinde de ortaya konulmuş bir izahtır. Ancak mantığa yapılabilecek ciddi bir eleştiri varsa bu, yukarıda ele aldığımız sorun üzerinden değil, ancak mantığın tanımlar bölümü dediğimiz kısmı üzerinden yapılabilir. Zira mantığın hem asıl gücü hem de asıl zaafı burada yatmaktadır. Ve aslında mantığın Aristoteles elinde bir tür Yunan düşünme biçimini temsil ettiğini iddia edenlerin de haklı çıkabilecekleri bir bölümdür. Çünkü mantığın tanımlar bölümü gerçekten kendine has bazı özellikler ve özgün iddialar taşımaktadır. Bu özelliklerden en göze çarpanı ise, mantığın tanım yapma kuralları olarak vaz ettiği şartların Aristoteles metafiziği ile bağlantılı olmasıdır. Aslında diğer birçok kelamcının mantığı Yunan’a ait bir şey olarak görmesine sebep olan ve onu reddetmelerine yol açan saik temel de budur. Çünkü mantıkta tanım yapmanın şartları tanımlanacak şeyin faslının ve cinsinin tespit edilmesi ve tanımda bunların kullanılmasıdır. Fasıl ve cins ise Aristoteles ontolojisinin kavramları olup, onun madde suret teorisinin bir sonucudur. Bundan da öte fasıl ve cins ile tanım yapma şartı, içerisinde, tanımlanan şeyin hakikatine ulaşılabileceği iddiasını da taşıyan bir şarttır. Zira fasıl dediğimiz şey nesnenin hakikatini yani onu ne ise o yapan ve diğer şeylerden onu ayıran öz demektir. Nesnenin hakikatinin elde edilerek tanımının buna göre yapılması gerektiği iddiası elbette büyük bir iddiadır. Birçok İslam kelamcısı da zaten mantığı, bu iddiasını fark ettikleri için reddetme yoluna gitmiştir. Çünkü özellikle ilk dönem kelamcılar için nesnenin mahiyeti yani onu ne ise o yapan bir özün var olduğu kabulü bulunmamaktadır ve onlar tanımlarını da böyle bir anlayışa göre yapmamışlardır. Onlar Aristoteles’in ontolojisinden farklı olarak atomcu bir ontoloji benimsedikleri için tanım kuramlarını da bu ontolojiyle uyumlu olarak geliştirmişler ve bir nesneyi ancak onun özünü bularak değil, onu diğerlerinden ayırmamızı sağlayan sıfatları tespit ederek yapabileceğimizi kabul etmişlerdir. Çünkü onlara göre tüm nesneler aynı tür atomlardan meydana gelmiştir ve nesneleri birbirinden ayıran şey onların sahip olduğu sıfatlardan ibarettir. Dolayısıyla Aristoteles mantığının gerçekten kendine has iddiaları olduğu ve bunlar üzerinden eleştiri yöneltilebileceği doğrudur. Ancak ilginçtir ki ilk kelamcıların bu tavrına rağmen Gazzali, her ne kadar Aristoteles metafiziğini en ağır ifadelerle eleştirmiş ve çürütmeye çalışmışsa da, mantığın metafizik ile olan bu bağlantısını neredeyse görmezden gelerek mantığın öğrenilmesinin çok zaruri olduğunu ve hem bilimsel hem de dini ilimler için vazgeçilmez bir araç olduğunu söylemiştir. Gazzali’nin bu tavrı her ne kadar daha dakik bir şekilde incelenmeye ve analiz edilmeye layıksa da biz yazımızın sınırlarını aşmamak için Gazzali’nin bu tavrının sonraki alimler tarafından nasıl benimsendiğine değinmekle yetineceğiz.

Mantık ilmi Gazzali’den sonra öylesine yaygınlaşmış ve üzerine yapılan çalışmalar öylesine derinleşmiştir ki, Fahreddin Razi gibi alimler tarafından müstakil bir ilim haline bile getirilmiştir. Gazzali’nin yukarıda zikrettiğimiz tavrı da her ne kadar birçok alim tarafından olduğu gibi benimsenmiş ve İslam dünyasında mantık artık hem dini hem de bilimsel ilimler için vazgeçilmez bir araç haline gelmişse de, onun Aristoteles metafiziği ile olan bağlantısını herkes Gazzali gibi göz ardı edememiştir. Bu yüzden mantık üzerine çalışan bazı alimler onu metafiziksel içerimlerinden koparma girişimlerinde bulunmuşlardır. Bu girişimde bulunan en önemli alimlerden biri ünlü mantıkçı alim Efdalüddin Huneci (ö. 1248)’dir. Huneci bu girişimi mantığın konusunda bir değişiklik yaparak gerçekleştirmeye çalışmıştır.⁽²⁾ Daha önce İbn Sina mantığın konusunu “ikinci makuller” olarak tanımlamıştı. İkinci makuller kavramı ise tamamıyla Aristoteles ontolojisinden devralınan madde suret teorisine ait bir kavramdır. Dolayısıyla İbn Sina’nın iddiasına göre mantık ilmi tamamıyla madde suret ontolojisine dayalı bir kavramın araştırmasını yapmış olmaktadır. İşte Huneci mantığın konusunun bu türlü bir metafiziksel imadan kurtarılabilmesi için mantığın konusunun ikinci makuller değil, “tasavvuri ve tasdiki mâlumat” olması gerektiğini söylemiştir. Fahreddin Razi gibi alimler tarafından zaten müstakil bir ilim haline getirilmiş olan mantık ilmi, bu girişim ile birlikte de belli bir metafizik kabulün imalarından kurtarılarak dini ve bilimsel her türlü ilmi araştırma alanı için rahatça kullanılabilecek bir hale getirilmiştir.


KAYNAKÇA

[1] Muhsin Mahdi, Klasik İslam Düşüncesinde Dil ve Mantık, Çev. Yusuf Daşdemir, Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 36, 2013, ss. 83-120

[2] Bknz. Katibi, Şemsiyye Risalesi, Tahk. Ve Çev. Ferruh Özpilavcı, Litera Yayıncılık, İstanbul, 2017, s.217-218

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir