473 kez görüntülendi.

Kutsal Geyiğin Ölümü

Özgürce soluk almak mıdır yaşamak yalnız!

Ne acıklı bir yazı, ki bu kutsal tapınakta

Görmeye gelmiş bir gölge gibi kendisini

Yalnızca yas tutup dolaşmak düştü bana?

Ve ben nasıl bilinçli, mutlu bir ömür derim

Ona, ki her günü bir başka yasla dolmada

Ve bizi alıp sessiz sürüklemede burdan,

Lethe’nin kıyısında, bir ağıt gibi gamlı,

Sayısız ölülerin yaslı alaylarına?

Vakitsiz bir ölümdür boş geçen ömrün adı.

Ve bana düşen de bu acı kadın yazısı

*Goethe (Iphigenia Tauris’te)

 

Yunan Yeni Dalga Sineması’nın en önemli isimlerinden olan Yorgos Lanthimos’un 2017 yılında Cannes Film Festivali’nden En İyi Senaryo Ödülü’yle dönen The Killing of a Sacred Deer ya da Türkçe gişe ismiyle Kutsal Geyiğin Ölümü olarak anılan filmi üzerine birkaç kelam edelim.

Beğeneni kadar beğenmeyeni de fazla olan The Killing of a Sacred Deer, başta rahatsız edici atmosferi ve mekanik bir anlatım diline sahip olmasıyla Lanthimos filmlerinin genel özelliklerini içinde barındırıyor. Filmde gelir düzeyi yüksek bir kardiyolog olan Steven’ı Colin Farrell canlandırırken Steven’ın eşi olan Anna’yı Nicole Kidman canlandırıyor. Steven ve Anna çifti, on iki yaşındaki oğulları Bob ve on dört yaşındaki kızları Kim ile birlikte müreffeh ve sorunsuz bir yaşam sürmekteydiler. Steven bir gün gerçekleştirdiği başarısız ameliyat sonucu babasının ölümüne sebep olduğu on altı yaşında bir genç olan Martin’e sahip çıkar ve onunla arkadaşlık yapmaya başlar. Bir müddet olumlu ilişkiler sürdürseler de Martin daha sonra gerçek niyetini açığa vurur ve arkadaşlıkları bozulur.

Martin babasının ölümünden Steven’ı sorumlu tutmaktadır, Steven ise anestezide yapılan bir hata sonucu böyle bir durumun yaşandığını ve kendisinin ameliyattan önce alkol aldığı iddialarının gerçek dışı olduğunu söyler. Bu açıklamalara inanmayan Martin sırasıyla Steven’ın oğlu, kızı ve karısına geçeceğini belirttiği üç adımlı bir lanette bulunur ve lanetin bozulması için bu üç aile bireyinden birini öldürmesi gerektiğini Steven’a bildirir. Lanetin bir bir gerçekleşmesiyle Steven, kısas isteyen anti-kahramanımız Martin’i evinin bodrumunda tutsak eder. Ancak lanetin bozulmadığını ve günden güne ailesini daha çok zararın içine soktuğunu gören Steven, aile fertlerinden en küçüğünü bir çeşit kura sonucunda öldürür. Lanet sona erer, hesap kapatılır ve ailenin kalan bireyleri lanetten önceki yaşamlarına devam ederler.

Filme ilham kaynağı olan ve ismini veren Iphigenia tragedyasına göre ise Truva’ya sefer hazırlığında olan Miken Kralı Agamemnon büyük bir donanma hazırlar. Ancak her nedense donanma yelken açıp Ege Denizinde ilerlemek istediğinde rüzgar aniden kesiliverir ve donanma hareket edemez hale gelir. Agamemnon bu hususu kahinine danıştığında kahini bu duruma Tanrıça Artemis’in kendisine olan öfkesinin sebep olduğunu, Agamemnon’un Artemis’e adanmış olan kutsal bir geyiği öldürerek ona karşı suç işlediğini ve Artemis’in öfkesinin ancak ve ancak Agamemnon’un kızlarından biri olan Iphigeneia’yı kendisine kurban etmesiyle yatışacağını söyler. Agamemnon, kızı Iphigenia’nın  yalvarış ve yakarışlarına aldırmadan kızını Artemis’in öfkesinin dinmesi için kurban eder. Bu anlatıdan da anlaşılacağı üzere Martin ile av tanrıçası Artemis arasında bağlantı kuran yönetmen, kısas ve arınma olgusunu da bu anlatı temelinde filmine yerleştirmiştir. Tabii belirtilmelidir ki bu tür mitik anlatılardan ilham alınmış olması, filmin söz konusu mite birebir uyma zorunluluğunu doğurmaz. Bununla birlikte mitik ögeler sanat eserinin etkisini artırıcı bir unsur olarak görülmelidir. Bu anlamda felsefe bile gelişip olgunlaşmasını bir ölçüde bu tür mitik anlatıların etkisine borçludur.

 

 

Girizgah niteliğinde birtakım ön bilgileri de verdiğimize göre filmin değerlendirilmesi gereken asıl unsurlarını ele alabiliriz. Film manidar bir şekilde Hristiyan inancına göre çarmıha gerilen Hz. İsa’nın acı dolu halini seyreden annesi Hz. Meryem’in duyduğu ızdırabı anlatan epik bir ilahi türü olan Stabat Mater ile başlıyor. Hristiyan inancında Hz. Adem ve Havva’nın yasaklı ağaçtan meyve yemeleri sonucu nesilden nesile bütün insanlara intikal eden lanetin Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesiyle sona erdiği düşüncesi hakimdir. Bu inançtan da anlaşılacağı üzere söz konusu filmde yukarıda adı geçen ilahi türünün kullanımı Bob karakterinin kurban edilerek babasının lanetini ortadan kaldırmasına bir gönderme olarak görülebilir. Gerek mekan seçimi, gerekse karakterlerinin vasıfları yönünden Batı kültürünün yansıtıldığı filmde bir çatışmanın olduğu aşikardır. Yazımızın devamında da bu konularla ilgili mülahazalara değineceğimizden şimdilik bu kadarıyla iktifa edip aynı derecede öneme sahip diğer bir konuya değinelim.

Başkasının Kemali mi, En Yakınının Kanı mı?

Lanthimos’un bir önceki filmi The Lobster’ı hatırlayın; filmde evli olmayan kişiler tabiri caizse kemale erişmek hususunda muvaffakiyet sağlayamamış birer “hayvan” olarak ifade edilmişti. The Lobster kadar distopik olmasa da benzer bir durum bu film için de geçerlidir. Babasının ölümü ve annesinin dul kalmasıyla Martin, annesinin kemali için annesinin de hoşlandığı Steven’ın babası yerine geçmesini isteyecektir. Bu sayede yeniden bir aile kurumu oluşacak ve Martin’in annesi de “hayvan” olmaktan yani kemalsizlikten kurtulacaktı. Ancak durum hiç de öyle olmadı. Martin, annesini kabul etmeyen Steven’ı sonuçları açısından elim bir kehanetle lanetledi. Steven, Martin’in annesini reddetmeseydi büyük bir ihtimalle böyle bir lanete de maruz kalmayacaktı. Sonuçta Steven için tek bir seçenek kaldı ve bu seçeneğe göre aile fertlerinden birini kurban ederek Martin’e olan borcunu ödemesi gerekiyordu. Martin, Steven’ı birtakım seçeneklere maruz bırakarak kendince Tanrıça Artemis gibi adaletin savunucusu konumunda olma düşüncesindeydi.

Lanet Karşısında Aile Bireylerinin Tutumu

Lanete göre ailenin en küçük bireyi olan Bob, kız kardeşi Kim ve annesi Anna sırasıyla; yürüyememe, gözlerden kan gelme ve ölüm durumlarıyla karşı karşıya kalacaktı. Bob ve Kim’in yürüyememesi ve daha sonrasında Bob’un gözlerinden kan gelmesiyle Steven ve karısı Anna bu durumun farkına varmaya başlamıştı. Hal böyle olunca çocuklar ve anne hayatta kalma içgüdüsüyle baba Steven’a yaranmaya çalıştı. Oğlan, uzun olan saçlarını kısaltma ve çiçekleri sulama gibi babasının kendisinden istediği şeyleri yerine getirip babasının mesleği olan kardiyolog olma düşüncesini babasına söyleyerek hayatta kalmaya çalışırken; kız, ailesi için kendini feda edebileceğini söyleyip babasına karşı ters psikoloji uygulayarak bu emele ulaşmaya çalışmaktaydı. Steven çocukları arasında bir seçim yapamadı, çünkü iki çocuğu da bireysel olarak çok başarılıydı.

Anna’ya gelecek olursak; o kocasının en sevdiği elbiseyi giyip onu cinsel manada tatmin ederek hayatta kalmayı düşünmekteydi. Aslında çocukların annesi olan Anna karakterinin böyle bir davranışta bulunmasına gerek yoktu. Çünkü lanet ilginç bir şekilde Anna’ya etki etmiyordu. Sebebi ise büyük ihtimalle Anna karakterinin yönetmenin gözünde mitolojik metinlerdeki kutsal dişi imgesinin bir tezahürü olarak görülmesiydi. Martin bu güç karşısında hiçbir şekilde yaptırımda bulunamıyor ve laneti bu güce aktaramıyordu. Nitekim Martin, Anna ile Steven’ın birbirinden ayrılmasına da güç yetirememişti.

 

Batı ve Öteki Bağlamında Gözlemler

Film birtakım karşıtlık ve çatışmalar üzerine kuruluyor. Bu karşıtlık ve çatışmalar konunun “biz ve öteki” algısıyla ele alındığına dair kanılarımızı kuvvetlendiriyor. Öyle ki filmin birçok sahnesinde “biz” diye ifade ettiğimiz kavramının aslında Batı kültür ve medeniyeti ile açıklanabileceğini görebiliyoruz. Filmin çekildiği tapınak havasının da hissedildiği steril ortamlar, karakterlerin kardiyolog veya göz doktorluğu gibi yüksek gelirli mesleklere sahip olmaları, Bob ve Kim’in Batı’nın yücelttiği sanatlarda maharetli ve fiziksel olarak güzel denilebilecek bir görünüme sahip olmaları gibi örnekler de bu açıdan dile getirilebilir.

Aynı şekilde filmin ilk yarısında kol saatinin demir veya deri kayışlı olması hakkında yer verilen sahnelerde de Steven’ın tercih ettiği demir kayışlı kol saati; pahalılığı, dayanıklılığı ve uzun ömürlü olmasıyla Batı değerleri ve geleneğinin; Martin’in tercih ettiği deri kayışlı kol saati ise gerçekliğin ve doğallığın yani Batı dışında bir geleneğin, öteki’nin geleneğinin bir tezahürü olarak görülebilir. Yine Martin’in zengin olmayan bir mıntıkada yaşaması; patates kızartması, koltuk altı kılları, güzel ellere sahip olma gibi gereksiz sayılabilecek konulara önem vermesi de onun bu ailenin yaşadığı muhitin dışındaki bir yerden geldiğinin göstergesidir.

Martin karakterinin geldiği alan “dış” diye ifade edebileceğimiz, gerçekliğin ve duygu boyutunun yoğun olarak hissedildiği bir alandır. Bu sebepten ötürü ailenin fertlerinden biri olan ergenliğe yeni girmiş Kim karakteri, kendisine ilginç gelen ve kendisinin daha önce yeteri kadar tadamadığı, sürekli olarak bastırdığı gerçeklik ve doğallık ihtiyacını karşıladığı için çirkin sayılabilecek fiziki özelliklere sahip olan Martin’e karşı duygusal bir yakınlık beslemektedir.

Martin’in telaffuz ettiği “Hayatta en önemli şey iyi arkadaşlarının olması, çok arkadaşının olması değil.” sözü de Batı değerlerinin ne kadar uzağında olduğunun, nicelikten çok niteliğe önem verdiğinin bir göstergesidir. Steven kalp doktoru olmasına rağmen bu tür değerlerin uzağındadır. O kalbin ancak fiziki ve mekanik yönlerinden haberdardır, kalbin duygu ve doğallık yönü ise Martin ve onun temsil ettiği gelenekte ağırlığını hissettiren bir haslettir.

Sonuç olarak iki ana erkek karakter arasında Batı ve öteki bağlamında bir çatışmanın yaşandığı ve birinin diğerine karşı yaptırımlarıyla baskın geldiği Kutsal Geyiğin Ölümü filminde kadim din ve inanışlarda yer alan etkili bir arınma vasıtası olan kurban kültünün, mitik anlatılardan ilhamla güncel bir versiyonunun, bağımsız sinema ışığında nasıl ele alındığını gördük. Filmin kamera teknikleri ve oyunculuklar açısından (özellikle Martin karakterini oynayan Barry Keoghan’ın oyunculuğu) yönetmenin diğer filmlerinden aşağı kalır bir yanının olmadığını da müşahede ettik. Psikanalizden fazlaca yararlanılan bu film bizlere; aile kurumunun çıkar ilişkilerinden hâli olmadığını, baba figürünün sadece kendisinden değil ailesinden de sorumlu olduğunu, bilerek veya bilmeden yapılan hataların telafisinin zor olduğunu, kemal arayışının gerekliliğini, kaderden kaçmanın mümkün olmayacağını ve özellikle de ölümün sürekli yakınımızda olduğunu gür bir sesle haykırıyor.

 

İSTİFADE EDİLEN KAYNAKLAR

Euripides, İphigenia Aulis’te, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çev.: A. Çokona, İstanbul, 2017.

Euripides, İphigenia Tauris’te, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çev.: A. Çokona, İstanbul, 2017.

Goethe, J. Wolfgang, Iphigenia Tauris’te, Çev.: Prof. Selahattin Batu, Cumhuriyet Dünya Klasikleri, İstanbul, 2000.

Kültür/Sanat, Film, Yorgos Lanthimos, The Killing of a Sacred Deer, Kutsal Geyiğin Ölümü, Cannes, Colin Farrell, Nicole Kidman, Mitoloji

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir