345 kez görüntülendi.

Küresel Sorunlar ve Din, Şinasi Gündüz

2003 yılında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne profesör olarak atanan Şinasi Gündüz, hâlen aynı fakültede Dinler Tarihi alanında çalışmalarını sürdürmektedir. Hıristiyanlık, Sabiilik, Gnostik akımlar, Ortadoğu inançları, heterodoksal akımlar, küreselleşme, şiddet ve din ilişkileri hakkında pek çok çalışması bulunan Gündüz’ün, Mitoloji ve İnanç Arasında: Ortadoğu Dinsel Gelenekleri Üzerine Yazılar (1998), Pavlus: Hıristiyanlığın Mimarı (2001) ve Misyonerlik: Hıristiyan Misyonerler Yöntemleri ve Türkiye’ye Yönelik Faaliyetleri (2002) kaleme aldığı eserlerinden yalnızca birkaç tanesidir. İncelemesini yapmış olduğumuz Küresel Sorunlar ve Din kitabının muhtevasına benzer çalışmayı, yine kendisinin yazmış olduğu Dinsel Şiddet: Sevgi Söyleminden Şiddet Realitesine Hıristiyanlık (2002) kitabında görmek mümkündür.

İlk baskısı 2005 yılında çıkan Küresel Sorunlar ve Din, Şinasi Gündüz’ün daha önce çeşitli dergilerde yayınlanmış olan makalelerinin kitap formatına getirilerek yeniden düzenlenmesiyle oluşturulmuştur. Sade bir dille yazılan kitap, dokuz ayrı bölümden meydana gelmiş olup, temelde dinlerin siyasi güç, terör ve çatışmayla olan ilişkisini ve aynı zamanda küresel dünyada birbirlerine olan yaklaşımlarını ele almaktadır. Ancak belirtmekte fayda vardır ki bahsi geçen meseleler, çoğunlukla İslam ve Hıristiyanlık özelinde tartışılmaktadır. Kitabın amacı, yazarın ifadesiyle hegemonyacı güçlerin baskıcı politikalarını uygulayabilmek ve kendi menfaatlerini korumak için dini nasıl kullandıklarını ve tahrip ettiklerini göz önüne sermektir. Hegemonyacı gücün geleneğini temsil eden Hıristiyanlık için bu süreç olumlu bir şekilde işlerken, terörün en büyük sorumlusu İslam (!) içinse durum son derece farklıdır.

Kitabın birinci ve ikinci bölümleri, İslam’ın Batılı paradigmalar tarafından terör ve şiddet yanlısı bir din olarak lanse edilmesinin ne derece gerçeği yansıttığını sorguluyor. Bir yandan bunu sorgularken bir yandan da şiddet karşıtı ve barış yanlısı olarak gösterilen Hıristiyanlığın ise gerçekte öyle olmadığını açığa çıkarıyor. Buradan Gündüz’ün bütünüyle Müslümanları savunup, Hıristiyanları eleştirdiği anlamı çıkarılmamalıdır. Müslümanların hepsinin barışçı bir tutuma sahip olmadığını, zaman zaman şiddet eylemlerinde bulunduklarını tarihi veriler sayesinde biliyoruz; ancak yazar burada, Hıristiyanlığın tarihi bir incelemesi yapıldığında iddia edildiği gibi barış yanlısı olmadığını göstermeye çalışıyor. Haçlı Seferlerinin, Engizisyon mahkemelerinin, sömürgeleştirilen bölgelere yapılan baskıların ve milyonlarca insanın ölümüne sebep olan dünya savaşlarının Hıristiyan geleneğe ait gruplar tarafından gerçekleştirilmesi de yazara göre bunu kanıtlar niteliktedir. Buradan Hıristiyanlık şiddet yanlısı bir dindir sonucu çıkarılmamalıdır vurgusunu yapan yazar, Hıristiyanlık dâhil pek çok dinin ana vurgusunun hakikate ve kurtuluşa olmasını hatırlatır, hepsinde zulme karşı olma, iyiliği yayma, hoşgörülü ve adaletli olma gibi eylemlerin telkin edildiğini belirtir.

Gündüz, sadece Hıristiyanlık tarihindeki şiddet örneklerini değil İslam tarihinde de meydana gelen ve dine referans verilen şiddet olaylarına yer vererek, konuyu objektif bir şekilde ele aldığını göstermiş oluyor. İslam’da şiddete referans olarak kullanılan ayetlerin, münferit durumlar için söz konusu olduğunu, dönemin şartlarından bağımsız olarak düşünülemeyeceğini belirten yazar, İslam’da inanç özgürlüğüne ve hoşgörüye yer veren ayetlerin dikkate alınmayıp, egemen güçlerin uygulayacağı şiddete referans olabilecek ayetleri kullanmasını eleştirir. Bu tarz şiddet eylemine meşruiyet kazandıracak her dini metnin, bugüne göre tekrar değerlendirilmesi gerektiğini vurgularken, dini sebepli gözüken her savaşın aslında bir din çatışması değil; sosyal, siyasi ve ekonomik bir güç savaşı olduğunu belirtir. Gündüz bu tespitinde son derece haklıdır; bugün de şahit olduğumuz Batı ve İslam coğrafyaları arasında yaşanan sorunları, haçın ve hilalin savaşı olarak gören bir kitle vardır. Kendisinin de belirttiği gibi şiddete referans olabilen/olabilecek dini metinler yeniden bir değerlendirmeye tabi tutulmadığı müddetçe siyasi ve ekonomik çıkarlar doğrultusunda gerçekleşen savaşları, haçın ve hilalin savaşı olarak görmeye devam edeceğiz gibi gözüküyor.

Kitabın üçüncü bölümü, Hıristiyanlıktaki şiddetin meşruiyet kaynaklarını ortaya koyuyor. Gündüz’ün bu bölümü oldukça detaylı ele alması, Hıristiyanların uyguladıkları şiddete karşı dinle yasal bir zemin oluşturarak nasıl vicdani rahatlığa sahip olduklarını görmek açısından önem teşkil ediyor. İncil’de Mesih’in yeryüzüne tekrar gelişiyle birlikte dünyanın sonunda yaşanacak olan çatışmalardan bahsedilmesi,  Mesihçi ve eskatolojik beklenti içinde olan bazı Hıristiyanları meydana gelecek olan çatışmada Mesih’in yanında yer alabilmek için hazırlanmaya itmişken, bazılarını ise Mesih’in gelişini hızlandırmak için bu faaliyetleri gerçekleştirme girişimine sokmuştur. Gündüz bunlara örnek olarak intihar kültlerinden, Davidian Ekolü’nden ve Fundamentalist gruplardan bahsediyor. Eskatolojik beklentilerin yanı sıra kutsal metinlerde geçen şiddete teşvik edici ayetler ve çarmıh teolojisi de Hıristiyanların tarih boyunca uyguladıkları şiddete dayanak olarak karşımıza çıkıyor. Gündüz’ün çarmıh meselesini şiddet unsuru olarak göstermesi bugünün olaylarına oldukça farklı bir pencereden bakabilmeyi olanaklı kılmıştır: Baba, kötülüğün ortadan kaldırılması için masum oğlunun acı içinde ölmesini istiyor, tıpkı Balkanlarda, Ortadoğu’da, Irak’ta ve Afganistan’da kötülüğün (!) ortadan kaldırılması ve yeni düzenin kurulması için yüz binlerce insanın öldürülmesi gibi.

Dördüncü ve beşinci bölümler, küreselleşen dünyada ötekiyle bir arada yaşama sorununa ve inklusivist yaklaşımlara yer veriyor. İletişimin ve ulaşımın hızla gelişmesi, kişinin kendi toplumunun dışındaki değerlerle buluşmasına imkân vermiş, farklılıkların birbiriyle buluşmasını sağlamıştır. Ancak madalyonun öbür yüzüne baktığımızda küreselleşmeyle birlikte, Evanjelistlerin ve Siyonistlerin dünyayı şekillendirme arzusunu ve kilisenin diyalogu bir misyon faaliyeti olarak görmeye başladığını görürüz. Diyalog, ancak ötekine saygı duymaya yanaşırsa ve lokal kimlikleri ortadan kaldırmaya çalışan emperyalist güçlere karşı ortak bir direniş gösterirse, kabul edilebilir bir faaliyet olabilir diyen Gündüz, hakikatin ve adaletin simgesi olan dinlerin açlık, sefalet, zulüm, ve fırsat eşitsizliği gibi küresel boyutlara ulaşmış problemlerin çözümü için bir araya gelerek bir dayanışma sergilemesi gerektiğini söylemektedir. Gündüz bu görüşünde son derece haklı olsa da, dinin sosyal hayattaki etkisinin azaldığı, dindarlığın büyük ölçüde bireysel olarak yaşandığı bir dönemde bu, uzun bir süre daha gerçekleşmeyecek olan bir ideale benziyor.

Küreselleşmenin de etkisiyle diğer dinlerin kurtuluşa ulaşma problemi tartışılır bir konu haline gelmiştir. Özellikle 2.Vatikan Konsili sonrası Hıristiyan düşüncesinde, inklusivist yaklaşım, hakikatin belli bir dinde olduğu ve diğer dinlerin o hakikate bağlı kaldığı müddetçe kurtuluşa ulaşabileceğini savunan düşünce, yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Ötekiyle ilişki kurmanın zorunlu hale gelmesi, pozitivist ve seküler düşüncenin etkisiyle dinin kurumsal yapısının zarar görmesi bu düşüncenin yayılmasında etkili olmuştur. Her din mutlaklık ve mükemmellik iddiasında bulunduğundan, inklusivist yaklaşım dindeki bu iddiaları sarsabilir, dinin özüne zarar verebilir.  Nitekim Gündüz, inklusivizmi Hıristiyanlıktaki misyonerlik faaliyetinin bir parçası olarak görmektedir. Gündüz’ün bu görüşü oldukça isabetlidir; Misyonerlerin takınmış olduğu ılımlı tavırlar özellikle İslam ve Hıristiyanlık gibi köklü yapıya sahip dinlerde, hakikat meselesi birbirlerinden keskin sınırlarla ayrıyken pek de masum ve inandırıcı gözükmemektedir.

Altıncı bölümde misyonerlik faaliyetini ele alan Gündüz, özellikle İslam’ı hedef alan Hıristiyan misyonerlik faaliyetlerinin doğru bir tanımını yapmaya çalışıyor. Çoğu din, hakikati taşıdığı iddiasını elinde tuttuğundan, mensupları bunu diğerlerine yaymakla kendilerini mesul hissederler. İnanç ve ifade özgürlüğü kapsamında her din mensubu bu faaliyeti gösterebilir. Ancak günümüz Hıristiyanlığındaki misyonerlik, faaliyet göstereceği yerleri bilinçli olarak sosyal ve siyasal kaosun yaşandığı, dinlerin ve mezheplerin azınlık olduğu ve yoksulluğun hâkim olduğu bölgelerden seçerek stratejik bir özellik kazanmıştır. Misyonercilerin takiyyeci bir tutumla hareket etmeleri, Müslümanlarla konuşurken İslam kültür ve teolojisinden kavramları kullanmaları ve Hıristiyanlığı aslında olmayan bir şekilde göstermeleri sebebiyle bu misyonerlik anlayışının ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini belirten Gündüz, bu tarz bir misyonerlik anlayışını, kişileri ve inançları istismar olarak değerlendirmiştir. Misyonerliğin giderek yaygınlaşmasının altında, tüm karalamalara rağmen, İslam’ın hızlı bir şekilde yayılması oldukça etkilidir.

Yedinci bölümde, bir döneme hâkim olan sosyokültürel söylem ve tutumların belli bir siyasi güçten ve onun belirlediği paradigmalardan bağımsız düşünülemeyeceği vurgusu yapılıyor. Özelikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra değişen paradigmada, dinler arası ilişkiye yönelik pluralist anlayışın dinlerin kendi doğalarından kaynaklanmayıp, hegemonyacı güçler tarafından belirlenen ideolojin bir yansıması olduğu belirtiliyor. Ancak siyasi yapıyla şekillendirilmeye çalışılan dini ilişkiler, dinin özgünlüğünü tehdit eder. Pluralist yaklaşım, hakikatin bir dinin tekelinde olması fikrine karşı olup, bunu dinler arası diyaloga engel görür. Ancak Gündüz bunun tersini savunur. Ona göre, bir mensubun hakikatin tek kendi dininde bulunduğunu savunması onu diğer dinlere saygısız olma hakkını vermez. Pluralist yaklaşım küreselleşmenin etkisiyle beraber gelişen, hegemonyacı güçle aynı fikirleri paylaşan bir tek tipleştirme girişimidir. İslam ekseninde de konuyu ele alan yazar, İslam inancında  tevhit inancı dışındaki inançların Allah katında kabul edilmeyeceğini belirtse de, İslam’ın inançlar arasındaki farklılıkları belirttiğini, onları kıyasladığını ve inanç özgürlüğünü vurguladığını söyler. Bu anlamda İslam’ı, pluralist bir özellik taşımasa da, pluralizmin iddia ettiği gibi farklılığı yok sayan ve diyolaga imkân vermeyen bir din olarak değerlendiremeyiz.

Sekizinci ve dokuzuncu bölüm, dinin siyasallaşma problemini ve dinlerdeki ortodoksi ve heresi ayrımlarını tartışıyor. Yazar burada birinci bölümde değindiği, siyasi, ekonomik ve askeri gücü elinde bulunduranların kendi çıkarları için dini dayanak göstermesi konusunu detaylı bir şekilde tekrar ele alıyor. Dini değerler, otoriter güçlerin söylemlerinde oldukça, dinin siyasallaşması kavramı da gündeme oturmuştur. Buradaki siyasallaşmanın dinin toplumsal anlamda temsil edilip, kurumsallaşması olmadığının altını çizen Gündüz, bunun otoritenin dini değerleri kullanarak uygulayacağı politikalarını yasal bir zemine oturtma çabası olduğunu belirtiyor. Günümüzde dinin siyasallaşması tartışmaları İslam üzerinden devam etmekte olup, ‘siyasal İslam’ ve ‘İslami tehdit’ gibi kavramlarla açıklanmaktadır. Bugün olduğu gibi tarihte de kendisini “yeryüzünde Allah’ın gölgesi” olarak tanımlayan otoritelerin mevcut olduğunu inkâr etmeyen Gündüz, bu durumun yalnızca İslam’da olmadığını, Hıristiyanlığın da tarih boyunca dinin siyasallaşma sürecinde etkili olduğunu belirtir.

Dinin siyasallaşması konusunda gözleri Hıristiyanlığa çeviren Gündüz, İsa’nın mesajı siyasi bir içerik taşımıyorken, Pavlusla beraber egemen siyasal gücün kutsanması anlayışının geliştiğinden bahseder. Hıristiyanlığın resmi din haline gelmesiyle, din ve siyaset beraber hareket etmiş, siyasi otoritenin benimsediği resmi dini öğretiyi benimseme ortodoksiyle ifade edilmiş, bunun dışında kalan öğretiler ise heretik olarak adlandırılmıştır. Ancak bu ayrım, teolojik zemine dayandırılmadan, imparatorluğun siyasi ve sosyal çıkarları için yapılmış eylemler olmuşlardır. Yakın zamanda siyasi otorite, sömürü faaliyetlerinde hegemonyasını artırmak için çalışmalarını devam ettirirken, Hıristiyanlık siyasilere karşı çıkmak bir yana, misyonerlik faaliyetlerini sürdürmek için bu durumu bir fırsat bilmiştir. Sonuç olarak Hıristiyanlık, İsa’dan sonraki dönemlerinden itibaren siyasi otoriteden bağımsız bir çizgide ilerlememiştir.

Kitabın geneline baktığımızda, olumsuz bir durumdan veya olaydan bahsederken bunun İslam tarihinde yer edindiğini kabul eden Gündüz, ardından bu durumun sadece İslam’da olmadığını Hıristiyanlıkta da olduğunu kanıtlamak için, tarihi verilere, İncil ayetlerine ve mevcut sosyal duruma dayanarak bir açıklama yoluna gidiyor. Sekizinci bölümde de siyasal İslam meselesini ele alırken, siyasal İslam’ın ne kadar doğru ya da ne kadar yanlış bir kavram olduğu konusunun tartışılmasının gerekli olduğunu vurguluyor ancak bu konuda fazla bir açıklama yapmadan dinin siyasallaşmasının Hıristiyanlıkta da olduğu hakkında uzun tarihsel detaylar veriyor. Burada konunun aydınlanması açısından bir kopukluk olduğundan rahatlıkla bahsedebiliriz.

Siyasal İslam kullanımı günümüzün problemi iken, Gündüz’ün bu kullanımın yanlış olduğunu net bir şekilde ortaya koymadan, Hıristiyanlıkta da bu durumun yaşanmış olduğunu açıklaması ne yazık ki pek yeterli bir çözüm sunmuyor; sadece barış yanlısı olduğunu iddia eden Hıristiyanlığın –önceki bölümlerde de vurguladığı gibi- gerçek yüzünü ortaya koyuyor. Bu durumda Gündüz için “Neden siyasal İslam’ın bugün anlaşılan şekliyle bir eleştirisini yapmak yerine, bu tarz kavramların siyasi ve ekonomik çıkarlar için ortaya atıldığını ve Hıristiyanlıkta da bu tarz olayların meydana geldiğini söylemekle yetiniyor?” sorusunu sorabiliriz. Başta da belirttiğimiz gibi, Gündüz Hıristiyanlığın bir şiddet dini olduğunu kabul etmemekle beraber Müslümanların da dini şiddet eylemlerine referans olarak kullandığını belirterek yansız bir tutum sergilemektedir. Ancak Hıristiyanlığa yönelik eleştirilerini detaycı bir şekilde verirken, İslam’daki şiddet olaylarının Hıristiyanlıktakine nispeten daha yüzeysel anlatılması okuyanın zihninde birtakım boşlukların oluşmasına yol açıyor.

Ancak belirtmemiz gerekir ki Küresel Sorunlar ve Din, küresel çatışmaların temelinde din faktörünün değil; siyasi, ekonomik, askeri ve sosyal faktörlerin yattığını göstermesi bakımından son derece önemli bir eserdir. Bu çatışmaları dinle meşru kılmaya çalışan hegemonyacı güçlerin amacının, kendilerini şiddet eylemlerinde haklı göstermek olduğunu belirten eser, tarihe ve bugüne yeni bir gözle bakmamızı teşvik ediyor. Bunun sonucunda dinlerin, özellikle İslam’ın, şiddet ve terör destekçisi bir din olarak itham edilmesi ise son derece üzücüdür. Tüm karşı propagandaya ve misyonerlik faaliyetlerine rağmen İslam’ın hızlı bir şekilde dünyaya yayılmasından bahseden eser, aslında üstü kapalı olarak umudun tükenmediğini de dile getirmeye çalışıyor, karamsar bir tutum sergilemiyor.

Eser, dinin sadece fiziki çatışmalar için değil, aynı zamanda ideolojik baskılar için de kullanıldığını ve tahrip edildiğini göstererek, durumu çok yönlü düşünmemize ve görmemize imkân sağlıyor. Misyonerlik faaliyetlerinin iklusivist bir yaklaşımla yapılması, pluralist yaklaşım adı altında tek tipleştirme çabaları, lokal kültürleri ve dinlerin özünü yok etme girişimleri, dinin her anlamda istismara uğradığını göstermesi açısından önem arz ediyor. Bu çalışma aynı zamanda Gerek İslam’da gerekse Hıristiyanlıkta temel vurgu hoşgörü ve saygı iken, bu değerlerin yok sayılıp yeni hoşgörü ve saygı (!) anlayışı ortaya koyma çalışmalarının tarihten bugüne kadar devam ettiği ve edeceğini anlamamıza yardımcı oluyor. Kitabın ilk baskısının üzerinden on üç yıl geçmiş olmasına rağmen Gündüz’ün belirtmiş olduğu gerçekler, güncelliğini korumakta olup; tarih, teoloji, sosyoloji ve siyasal bilimlerle yakından irtibatlıdır.

 

Misafir Yazar

Derya Eren

Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe ve Din Bilimleri Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir