441 kez görüntülendi.

Kur’an’ın Yaratılmışlığı Fikrinin Tarihi ve Siyasi Arka Planı Üzerine Kısa Bir İnceleme

İslam mezhepleri tarihçileri ve tabakat yazarları Kur’an’ın yaratılmışlığı fikrini Ca’d b. Dirhem’e dayandırırlar. Onlara göre fikri ilk yayan kişi Ca’d’dır. Ayrıca söz konusu tarihçiler, genelde bu fikrin salt teolojik boyutlarına atıflarda bulunmakla yetinmektedirler. Bundan dolayı bazı çağdaş İslam düşünce tarihi araştırmacılarının “tarihi kendi perspektiflerinden okuma” tenkitlerini kendilerine yöneltmelerine sebebiyet vermiştir. Kadim tarihçilerin  illetlendirmeyi teolojik zeminde takdim etmeleri, her ne kadar tenkit konusu olsa da neredeyse ittifakla işaret ettikleri kişinin Ca’d olması, en azından bir nüve şeklinde var olan yaratılmışlık fikrinin, topluma teşmil edilmesinin araştırılmasındaki hareket noktasının söz konusu şahsiyetin belirleyici olması hususunda ilave bir açıklama, izahtan vareste olarak gözükür. Diğer bir ifadeyle aslında temel sebep olmayan Ca’d’ın bu fikri, kendisi ile beraber daha belirgin hale gelmiştir. Dolayısıyla İslam düşüncesinin teşekkül dönemindeki bu seçkin şahsiyetin hayatına kısa bir bakış atmak bu yazının okuru için faydalı olacaktır.

Ca’d’ın aslen Harranlı olduğu ve Şam’da uzun süre bulunduğu için sahabilerle görüştüğü belirtilmiştir. Sadece burada değil, İslam beldelerinin bir çoğunu dolaşarak görüşlerini yaymaya çalışmıştır. Harranlı olması dolayısıyla evvel emirde doğup büyüdüğü Harran’ın ilmi atmosferinden faydalanmış olması pekala düşünülebilir ve dolayısıyla iyi bir eğitim aldığı söylenebilir. Ayrıca Ca’d, Emevi halifelerinden biri olan Mervan b. Muhammed’i yetiştiren kişilerden biridir. Ancak biraz sonra bahsedeceğimiz üzere bazı tartışmalar neticesinde Hişam b. Abdülmelik onun öldürülmesi emrini vermiştir. Neticede  hicrî 124 yılında Irak valisi tarafından katledilmiştir. Onun görüşlerini Cehm b. Safvan ve daha sonrasında Bişr b. Gıyas el-Merisî’nin de benimsediği görülür. Zira Bişr’in, hocası İmam Muhammed eş-Şeybanî ile bu konu hakkındaki bir tartışması sonucu fıkıh halkasından uzaklaştırıldığını kaynaklar kaydetmiştir. Kur’an’ın yaratılmışlığı fikrine gelecek olursak, bu fikrin Emeviler döneminde ortaya çıktığını ve genel olarak siyasi karaktere sahip olduğunu söyleyebiliriz. İlginçtir ki Kur’an’ın yaratılmışlığı fikri, Emeviler döneminde muhalefetin iktidara karşı kullandığı bir argüman iken Abbasi döneminde bunun tersi olmuş iktidarın muhalefete karşı kullandığı bir argüman halini almıştır.

Bunu biraz açalım.

Öyle görünüyor ki Ca’d, bu fikri kendiliğinden en azından teolojik kaygılarla ortaya atmış değildir. Bunun arka planında sosyal ve siyasi bazı hareketlerin olduğu söylenebilir. İlk olarak Emevilerdeki ırkçılık politikası ve Arapların diğer müslüman kavimlerden üstün olduğu düşüncesi, Arap olmayan Müslüman fikir ve edebiyat adamlarını harekete geçirmiştir. Ca’d ve daha sonra İbn Süreyc isyanına katılan arkadaşı Cehm de bunlardandı. -Nitekim Cehm bu isyanda katledilmiştir- Ca’d’ın halku’l-Kur’an fikri kısmen de olsa Emevilerin üstün ırk politikasına vurulacak iyi bir darbeydi. Zira bu dönemde Arapça’nın diğer dillerden üstün olduğunu, cennet ehlinin Arapça konuşacağını, Allah’ın ezelî kelâmının Arapça olduğunu ve bu son ifadenin diğerleri için bir neden teşkil ettiğini ifade edenler vardı. Dolayısıyla bunlara karşı çıkanlar, Kur’an’ın yaratılmışlığı düşüncesiyle, ezeli bir kelam fikrinin yanlışlığını ortaya koymaya çalışıyorlardı. Allah nasıl ki daha önce İbranice ve Aramice vahiy gönderip dünyada bir mahalde yaratmışsa şimdi de Arapça olarak iradesini bir mahalde, yani Hz. Muhammed’in kalbinde, yaratmıştır. Bu son düşünce açıkça ifade edilmemiş olsa da vahyin şekilsel formunun Peygamber Efendimiz’in oluşturduğunu imlemektedir.

Ca’d’ın ve ashabının bu fikirle ulaşmaya çalıştığı diğer bir husus da Emevilerin  başlangıçtan itibaren savunduğu ve yaymaya çalıştığı cebr ideolojisini temelden sarsmaktır. Çünkü halku’l-Kur’an fikri ezeli bir kelamı nefyettiği gibi ezelî ilmi de nefyetmektedir. Cebr fikrine göre Allah, ezelî ilmi ile kulların başına ne gelecekse onu bilir ve belirler. Dolayısıyla Müslümanları idare etmek için Allah şayet Emevileri belirlemişse buna kimse karşı koyamaz, koymamalıdır da. Buna karşılık yaratılmışlık fikri söz konusu cebr ideolojisini de temelinden sarsmakta olup Allah kelamının önceden belirlenmiş bir şey olmadığını vurgulamaktadır. Allah, sadece yarattığı anda ne olacağını bilir. Dolayısıyla Emevi hanedanlığının -kendilerine göre- Allah tarafından belirlendiği düşünülemez. Binaenaleyh Kur’an’ın yaratılmışlığı düşüncesinin ortaya çıkışının arka planı olarak Emevi yönetiminin teolojik bir temellendirmeye giderek teşekkül ettirdiği bu politik tavra karşı durmak için oluşturulmaya çalışılması şeklinde görünmektedir. Yine bu politik tavrın kelami zeminine karşı Ca’d’ın da  bunun kadar güçlü bir argümana ihtiyacı vardı. Onun bu muhalefetinin güçlü olarak durabilmesi, teolojik bir temellendirmenin varlığına bağlıydı. Böylece Ca’d, Allah’ın kelamı ve ilminin ezeliliği fikrini temelinden sarsacak “halku’l-Kur’an” düşüncesini ortaya koyuyordu.

İlk dönem halku’l-Kur’an düşüncesinin arka planında sayılan bu iki durum yer alıyordu. Bundan sonraki süreçte, yani Emevi ailesinin iktidardan düşüp yerine Abbasi ailesinin gelmesinden birkaç halife sonrasında Kur’an’ın yaratılmışlığı fikrinin apayrı bir seyrinin oluşacağının belirtileri yavaş yavaş tebarüz ediyordu. Burada bu muhalefetin etkin bir şekilde ortaya çıkmasında Şuubiye hareketinin etkisine dikkatleri celbetmek gerekir. Daha önce var olan ve Me’mun döneminden hemen önce de hızla yükselen Şuubiye hareketi her kademede kendini güçlü bir şekilde hissettiriyordu. Bunu, Me’mun’un annesinin İranlı olması dolayısıyla dayılarının yardımlarıyla Arap anneden olan kardeşi Emin’i alt etmesinde çok rahat bir şekilde görebiliriz.  Me’mun halife olduğunda söz konusu Şuubiye hareketinin Arap İslam İmparatorluğunun istikbali için son derece tehlikeli olduğunun farkındaydı. Dolayısıyla bir şekilde bu hareketi püskürtmek, en azından zayıflatmak gerektiğine inanıyordu. Bunun için Memun’un politik tavrı burada kilit rol oynuyor. Abbasiler ile birlikte ve özellikle daha önceki dönemin aksine Me’mun iktidarında İranlıların yönetimde ve üst düzey devlet kademelerinde güçlü bir şekilde istihdam edildiğini görüyoruz. Ayrıca geneli İranlı alimlerden oluşan seçkin Mu’tezile grubunun Me’mun’la birlikte politik sahneye çıkışında söz konusu olan bu güçlü hareketin etkisinin olduğu aşikar. Bununla birlikte halku’l Kur’an düşüncesini Me’mun’un salt politik amaçlarla kabul edebileceğini de düşünmenin acelecilik olduğu kanaatindeyim. Kuşkusuz bu fikre Me’mun yürekten bağlıydı. Ama Şuubiye hareketinin onun bu samimi düşüncelerine güçlü bir şekilde tesir etmediğini söylemek doğru bir yaklaşım olmasa gerektir. Tabi bu politik ve teolojik dayatmanın toplumda bir infiale sebep olacağı kuşkusuzdu. Nitekim toplum, tarihçilerin Mihne Olayı şeklinde adlandırdıkları güçlü bir reaksiyon ile bu baskıya cevap verdi. Mabed’in, Ca’d’ın ve Cehm’in güçlü muhalif ruhu şimdi Ahmed b. Hanbel ve Muhammed b. Nuh’a geçiyordu. Böylece Emevi döneminde bu fikir, muhalefetin güçlü bir argümanıyken şimdi iktidarın muhalefete karşı güçlü bir argümanı haline geliyordu. Mihne sürecindeki bu şiddetli baskıların salt dini kaygılarla yapıldığını ve yine ehl-i hadis ve fukahanın da yaratılmışlık fikri çerçevesinde aldıkları pozisyonu sadece imanî bir boyuta indirgediklerini düşünmemek gerekir. Tıpkı iktidarın sadece teolojik kaygılarla hareket etmediği gibi. Onlar yönetimdeki keyfi uygulamalara kapı aralama potansiyeline sahip olan yaratılmışlık fikrinin haddizatında sakıncalı olduğunu öngörebiliyorlardı. Kelâmın ezeliliğinin onlar için halife ve umerâ üzerinde sağlam bir otokontrol mekanizması olduğunu, dolayısıyla fukahanın bir kenara bırakılması suretiyle imparatorluğun yönetilemeyeceğini, bu güçlü muhalif duruşlarıyla iktidara bildiriyorlardı.

Daha sonraki dönemde Kur’an’ın yaratılmışlığı fikrinin siyasi zemininden kayıp sadece teolojik bir tartışmanın ilgi konusu olmasıyla, bir tarafı Ehli Sünnet diğer tarafı da Mu’tezile paylaşmıştı. Elbette bu tartışmada taraf olanlar sadece bu iki okul değildi. Mutezile tarafında, Kerramiye, Zeydiyye Mürcie ve geç dönem Hariciyye de vardı. Ehli Sünnet’in tarafında ise Hanbeliler özelinde selef uleması yer alıyordu.

Daha sonraki dönemde halku’l-Kuran fikrini kelâmî argümanları ile bize miras bırakacak olan Mu’tezile ve Ehli Sünnet, kendilerinden önceki umera ve ulemanın istidlal yöntemlerini ve delillerini geliştirecek ve her iki okulun derinden ayrışmasına katkıda bulunacaktır.

Başka bir şekilde ifade edecek olursak Mu’tezile ve Ehli Sünnet’in, kendilerine, seleflerinden tevarüs etmiş bu problemi artık sağlam argümanlar bularak diğer tarafa karşı mirasını “meşrulaştırmak” amacıyla nasslara müracaat etmeleri ve kelamın en önemli kılıcı sahih akıl-nazar/cedel ilmi yoluyla ortaya koymaları gerekecektir.

 

KAYNAKÇA

– Ramazan Yıldırım, halkul kuran meselesinin politik istismarı, milel ve nihal, c. 8 sayı.1, ocak-nisan 2011.

– Daru’l-fünun ilahiyat fakültesi mecmuası, kelam savaşları, yıl 5, sayı 24, 1. Kanun 1932.

– Ahmet Aslan, Harranlı düşünür el-Ca’d b.Dirhem’in hayatı ve görüşleri, Uluslararası Katılımlı Bilim, Din ve Felsefe Tarihinde Harran Okulu Sempozyumu, 2. Cilt, 28-30, nisan 2006.

– Mahmut Ay, Mutezile ve siyaset, pınar yayınları, 2002.

 

Kapak Fotoğrafı: https://islamansiklopedisi.org.tr/kuran

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir