284 kez görüntülendi.

Kindî ve Gerilim

İslâm felsefesi geleneğinin başlatıcısı kabul edilen Kindî (ö.252/866[?]) birçok kişinin başarmakta güçlük çektiği şeyi yapmış ve birbirinden farklı iki geleneği kendi potasında eriterek özgün bir düşünme tarzının ortaya çıkmasına öncülük etmiştir. Kelam ve fıkıh geleneklerinden farklı bir felsefe cemaatinin oluşmasına vesile olmuş, erken İslâm medeniyetinde “filozof” olarak anılan ilk kişi olmuştur. “Kindî’nin bu başarısının altında yatan sırlar nelerdir?” sorusu şu şekilde cevaplanabilir:

Tercüme hareketlerinin neticesinde felsefî ilimlerin İslâm dünyasına aktarılması faaliyeti sadece belirli bir geleneğin ürettiği teorik düşünceyi değil; eski dünyayı yani Yunan, Mısır, Babil, Pers ve Hint’e bağlanan bilimler geleneğini de içeren niteliktedir. Bu durumun, felsefî düşüncenin içeriğine yönelik merakın artmasına vesile olduğu söylenebilir. Çünkü Kindî’nin yaşadığı dönemde Kelam disiplininde fizik ve tabiata dair çeşitli teoriler bulunuyordu. Halihazırda döneme hakim olan bu teorilerle beraber birtakım yeni anlayışlar ortaya çıkmıştı. Örneğin; Ebü’l-Hüzeyl el-Allâf’ın tabiat teorisinin yanında madde ve suret teorisi gibi yeni bir anlayışın oluşması çok da şaşılası bir durum değildi. Dolayısıyla Kindî’yi konuşmak, bilimsel ve teorik düşünce hakkında İslâm düşünce geleneğine intikal eden ilk aşamayı konuşmak demektir.  

İslâm düşünce geleneğinin, yeni teorileri itikadî bir mesele olarak görmeyip eleştirel bir üslupla ele alması; onun kendine özgü bir yapıda olmasını sağlamıştır. Kindî’nin, kelam geleneğindeki Mürid Tanrı tasavvurunun etkisinde kalarak Aristocu nedensellik anlayışını (sebep ile sonuç arasındaki ilişkinin zorunlu olduğu bir tabiat modeli) ay altı aleme hasretmesi buna örnek olarak verilebilir.

Kindî’nin tercüme faaliyetlerindeki duruşu, Fi’l-felsefeti’l-ûlâ (İlk Felsefe Üzerine) adlı eserinde geçen şu cümleden çıkarılabilir: “Nereden gelirse gelsin, isterse bize uzak ve karşı milletlerden gelsin, gerçeğin güzelliğini benimsemekten ve ona sahip olmaktan utanmamalıyız.” Bilginin intikali kişide bir probleme dönüşmemeli; ele geçirilen hazinenin düşünce geleneğindeki konumu dakik bir şekilde belirlenmelidir. Yeni teorilerle tanışmak bir gerilim değil hakikat arayışında önümüze açılan yeni bir kapı olarak değerlendirilmelidir. Öğrenmek, bizde var olan bilgileri teyit etmek için değil; onların üzerine yenisini katarak terakki etmek içindir. 

Kindî’nin İslâm düşünce geleneği içerisinde felsefe ile tanışması, din-felsefe irtibatını kurmasını da beraberinde getirmiştir. Felsefî ve dinî konunun amaç noktasında ortak olduğunu, her ikisinin de varlığın hakikatinin bilgisini içerdiğini ve yararı elde etmeyi, zarardan sakınmayı sağlayacak bilgileri  söylemektedir. Kindî’nin bu duruşu, inançlı kimseyi yeni teoriler ve bilgilerle tanışmasında cesaretli olması yönünde desteklemektedir. Bilgiden korkmak yerine hakiki bir şüphe içerisinde yaşamak çok daha takdire şayandır. Yeni fikirler ile yaşamayı öğrenmek, yüzleşilen problemlere otantik çözümler getirmek insan olmanın getirilerindendir.

Tabii ki işimiz elde edilen bilgileri pasif bir halde bırakmak değil; iç tenkidi kuvvetlendirerek onu düşünce geleneği içerisinde kullanmak ve dinamik tutmaktır. Unutulmamalıdır ki bilgi; insanlığın ortak mirasıdır, tevarüs eder ve kendisinden önceki birikimleri de içererek her zaman yeni kalır. Bu mirası sırası geldiğinde gönüllü olarak üstlenmek, Kindî ve  birçok bilim adamımızın duruşuna bir adım daha yaklaşıp onları izlemek anlamına gelmektir. Bilgi “kıymetli” olduğu için onu üstlenen kimseyi de değerli kılacaktır. Bilinmelidir ki; felsefenin nazarî ve pratik olarak isimlendirilen iki yönü, sadece öğrenmede değil eylemede de harekete geçirici bir unsurdur. Bilme ve eylemenin bütünlüğü, birbirinden ayrı bir şekilde tasavvur edilemeyen madde ve suretin birlikteliği gibidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir