325 kez görüntülendi.

İslam Düşüncesinde “Aşk” (Aşk Olsun)

Günlük hayatta bazen karşımızdaki kişiyle konuşurken sitem için “ aşk olsun” cümlesini kullanırız farkında olmadan. Peki dilimizin alıştığı bu kelime, “Aşk” nedir de biz sitem için “ aşk olsun” deriz.

Aşkı elem, ızdırap olarak tanımlayan ilk kişi Hallac b. Mansur’dur tasavvuf tarihinde. Ona göre aşk, “sıfat değişiminden” ibarettir. Yani aşk beşeri sıfatlardan soyunup Tanrısal niteliklere bürünmektir. Azap kelimesi acı, elem, keder demektir. Aşkın acısı öyle bir acıydı ki sonunda hakiki aşıklara lezzet vermeye başlardı. Acı insanın varlığını tüketince insan geçide gitmese de geçit onun ayağına gelip öte yakaya çıkarırdı.

İbn-i Hazm ise aşkı “muhabbette ifrad” olarak yorumlar.

Gazzâlî ise Allah’a karşı mağfiret arttıkça sevgi gelişir ve güçlenir der. Gazzâlî aşk kelimesine nazaran muhabbet kelimesini tercih etmiştir. Sevgiyi bilgiye bağlayan Gazzâlî, “sevgi canlı ve anlayışlı olanların özelliğidir.” der. Gazzâlî’ye göre sevgi “gönlün zevk aldığı şeye meyletmesidir.” Bu meyl kuvvetlenirse buna aşk derler demektedir. Gazzâlî’ye göre aşk mahiyeti gereği saflık ve temizlik üzerine bina edilen kutsal bir yapıdır. Aynı zamanda eksiklik, parçalanma ve bölünmeden uzaktır.

Mevlana Celaleddin Rumi aşkı astronomi biliminde yıldızlar alemini incelemek için kullanılan usturlab denilen alete benzetmektedir. Yıldızların sırları, oluş ve hareketleri nasıl usturlabla anlaşılırsa, Allah’ın isimlerine, sıfatlarına ait gerçek güzellikler de aşk vasıtasıyla görülür ve anlaşılır. Ona göre aşk, Allah’ın sırlarının usturlabıdır. Aşk bizi sonsuzluğa götürür. Alemde var olan her eşya Hakk’ın sanat ve kudretine aynadır. Güzel yüzler de O’nun güzelliğinin aynalarıdır ve onları sevmek aslında Allah’ı aramanın yoludur. Çünkü göz ve kalp o güzellerde görüneni değil, görünende tecelli eden ilahi güzelliği görüp onu sevmeyi bilecek yaratılıştadır.

“Aşk nedir?” sorusuna Mevlana’nın cevabı: “Aşk ruhumun nurudur; güzelleri yaratana dalıp ben ve biz mefhumunu söküp atmaktır.” Mevlana aşkı mecazi ve hakiki olmak üzere ikiye ayırır. İki kişi arasında hissedilen mecazi, kul ile Allah arasındaki aşk ise hakiki aşktır. Allah’a ancak aşk yoluyla varılır. Mevlana Allah aşkının ve muhabbetinin insanın fıtratı dahil olmak üzere her şeyin özünde mevcut olduğu düşüncesini savunur.

Mevlana aşkı bir hastalık ve delilik olarak görenlere karşılık “Ey bizim sevdası güzel aşkımız, ey bizim her derdimizin devası, şad ol!” diyerek ona tabiplik sıfatı vermiştir. Ona göre aşk, kalbi temizleyip nefsani ayıpları gideren bütün cismani ve ruhani illetlerin ilacı durumundadır.  Aşk ve sevgiyi insanın bütün ıstıraplarının çaresi gören Mevlana “zehirleri bala çeviren kuvvet” olarak saydığı aşkı bütün düşüncesinin ışığı ve hareket noktası yapmıştır.

Mevlana’ya göre akıl aşkı açıklamakta aciz kalmaktadır. Çünkü aşk akıldan farklı bir neş’edir. Zira aşık olan kimsede eğer akıl eriyip yok olmamışsa bunda aşka ziyan vardır. Aşk ateş, akıl duman gibi kabul edilebilir. Aşk geldi mi akıl durmaz kaçar. Hem öyle bir ateş ki sevgilinin dışında her şeyi yakıp götürmeli.

Kelamcılara göre akıl ruhun özü “lüb”dür. İnsanın hak karşısında sorumlu olmasını sağlayan şey akıldır. Faydalıyı ve zararlıyı ayırt etmemizi sağlayan şeydir. Aklın görevi müsbet ve selbîdir. Olumlu ve olumsuz yönleri göstermektir, ispattır. Akıl mutluluğa hakikate Allah rızasına hareket eder. Akıl ahlakla maksatlara ulaşır. Güzel ahlakla akıl yetkinleşir. Taakkul; akıl, akıldan sonra sadr (kalbin dışında olan, giriş) ve kalpten (sadrın içindeki gören, gözdeki siyahlık) oluşur. Kalp beynin ötesinde insanın ruhuna atıf yapan, vücudumuzu yöneten yerdir. Kalple sadrın idrak ettiği farklıdır. İman ettikten sonra takva akıl iledir ve kalptedir.

Yunus Emre, aşksız aklın insanı kötülüklere sürükleyeceğinden dolayı, aşkı akıldan üstün tutmaktadır. Yunus Emre’ye göre de Allah hem aşık, hem maşuk, hem de aşktır. Her şey Allah’ın aşkını yansıtmakta, varlıkların özü, Allah’ın yaratıcı aşkının kendisi olmaktadır. Alemin yaratılması Allah’ın aşkı ve hikmeti sebebiyledir. Allah’ı bildiren, bulduran ve arınmayı sağlayan da aşktır. Allah’a kulluk etmenin temelinde de aşk vardır. Aşk insanı Allah’a ulaştıran en kolay ve en kestirme yoldur. Yunus Emre’ye göre güzelliğin kaynağı aşktır ve buna bağlı olarak mecazi aşk, ilahi aşka ulaşmada basamak vazifesi gördüğü zaman, hoş görülmekle birlikte insana layık olanın Allah aşkı olduğu vurgulanmaktadır. O, dünyada aşksız insan olabileceğine inanmaz hatta aşktan nasibini almamış kimseleri kuru ağaca, taşa, hayvana benzetir.

Aşk “ışk” kökünden gelen Arapça bir kelimedir. Dıştan güzel görünen ama içten bünyeyi kurutan, hırpalayan bir sarmaşık anlamındadır. Nasıl ki sarmaşık bir ağacı sarıp sarmaladığında dışını güzelleştirir, içini çürütürse aşk da böyledir. Dışarıdan bakana çok güzel gösterir ama içini yer, bitirir.

Ali Ruhi’ye göre her bakımdan ateş kesilendir aşık, hararetle koşup giden, yanıp yakılan ve alev gibi yanıp başı çekendir. Bir an bile işin sonunu düşünesi değildir. Aşık hiçbir şeyi umursamaz sevgiliden başka, ne şüphe tanır ne gerçek. İyi de kötü de birdir onun yolunda. Aşk gelince iyi de olmaz kötü de çünkü.

Aşıkın işi kumar gibidir, o hep kaybeder, kaybetmeye mahkumdur da. Aşk ki sevgilidendir, ona muhalefet olmaz, belki uğruna feda olunur. Sevgiliden bir vuslat uğruna aşık bir c/an fedaya hazırdır. Onun bugünü yarın olmuştur. Aşk bir ateştir ve aşık daima yanar, yakılır, erir. Sevgiliye hulul eder onda kaybolur.

Aşk o sevgili için tüm dostları feda etmektir. Tüm dostlukları terk etmektir. Hatta onu kendi nefsine bile tercih etmektir. Yani kendinden vazgeçip sevgili için olmadadır. Yakında veya uzakta sevgiliye uymak, vazgeçip sevgiliye uyup, onun arzusuna uygun bulunmaktır. Sevgilinin emeli kendi emelin olmuştur.

Kalp kımıldar ve sevgiliden başka kimseyle sakinleşmezmiş, sevgilinin hatırası sevenin kalbini istila etmedikçe de adına aşk denilmezmiş. Sevgiliden başkasına körleşmelidir kalp. O kadar ki bu yüzden eleştirilse bile, sağır gibi davranabilsin. Bir Hadis-i Şerif’te Hz. Peygamber “bir şeye olan sevgin körleştirir ve sağırlaştırır.” buyurmuştur. Aşkın gözü kördür. Gerçekten de aşk oluştuğunda herkes onu görürken o hiç kimseyi görmez.

Aşık her şeyi gizlediğini sanır ama eteklerinin zil çalmasından, hareketlerine yansıyan coşkudan anlaşılır tutkunluğu veya üzerine çöken hüzünden. Kimsenin halini anlamaması için çaba sarf eder. Ama eğer duyguları ona hakim olursa teslimiyet gerçekleşmiş demektir. İçindeki nur yüzünde de parlamaya başlar ve aşk bütün varlığını aşkta eritip yok olur.

Büyük mürüvvet veya temiz ahlak sahibi olmayan insanda aşk yer edinemez. Çünkü aşk insandaki ağırlıkları izole eder, kabalıktan yontar, ruha zerafet verir, kalbin bulanıklığını temizler, kişiliğe asalet katar. Şefkatli ve merhametlidir, şerefli ve yücedir. Nefsi arındırır ve ahlakı güzelleştirir. Yaradanın aşkı içeriden dışarıya çıkar, oysa yaratılanın aşkı dışarıdan içeriye girer. İlahi aşkta sevgili aslan konumundadır. Birinin huzurunda ruh kuzuya döner, diğerinin karşısında nefis azgın aslan olur.

İnsan ete kemiğe büründüğünde, belalarla ve aşk belasıyla imtihan edileceği anlamını taşıyordu. Elbette o ilahi mecliste birlikte olanlar dünyaya da birlikte gelirlerdi. Dünya hayatının insanlar için imtihan olmasının sebebi de buydu zaten. Allah’a o gün söz verip Rab olduğunu kabul eden insan dünyaya gelince kendisine başka rablar, ayrı tanrılar edinip o gün verdiği sözden dönüyor mu, dönmüyor mu bununla sınanmaktaydı. Derviş de Allah dışında her şeyi kalbinden silip atmadıkça, O’nun sevgisi dışındaki sevgileri temizlemedikçe kemale ermiş, olmuş sayılmıyor. Gönülde başkası var iken sevgili edindiğine “seni seviyorum” diyebilir mi? Allah kendisine karşı sevgi besleyenlere “andolsun ki benden bir şey isterse mutlaka ona verir, bir şeyden bana sığınırsa kesinlikle onu himayem altına alırım” buyurmuştur.

Aşkı besleyip büyüten en büyük damarın sır olduğunu bilmek gerek. Yine de “kalmasın alemde hiçbir şey nihan(gizli)” öyle aşklar yaşanmış ki insanoğlu dünyaya geldiğinden bu yana kimi ortaya çıkmış kimi ise sinelerde gizli kalmış. Bazılarının dilinden kaleme dökülmüş “belki bir gün birileri sinemde olanı okur” diyerek, kimileri sır olup sırra kadem basmış, toprağa karışıp diğer aleme kalmış.

Aşka düşeni özgür bırak çünkü aşkın esiri olmak ona kafidir. Bazıları aşkın esiri olup düşmüş sevda meselesinden zindanlara, beden kafesinde çırpınıp durmuş bir kuş misali. Aşık kendini özgür zanneder, aşkın esiri olduğunun farkına varamadan. En bilinçli aşık ulaşmayı arzuladığı kimseyi doğru seçen ve ona ulaşmayı isteyip bu umutla yaşayan aşka esir olan, farkında olmadan özgürlüğünü veren aşıktır.

Kendini her an yeni baştan aşkı tanımış, yeni baştan sevgiliyle karşılaşmış saymayacaksan aşkın muradına eremezsin. Aşk öyle bir duygudur ki sanki sevgiliyle ilk karşılaşmaymış gibi her gördüğünde o ilk heyecanları tattırır insana. Aşk hareketsiz sükun, sükunsuz harekettir. Öyle ki tutulduğu ama kavuşamadığı aşkı, maşuku için dilinden şu nağmeler terennüm etmiş Nigar Hanım’ın:

Feryad ki feryadıma imdad edecek yok

Efsus ki gamdan beni azad edecek yok,

Te’sir-i mahabbetle yıkılmış güzel amma

Virane dil bir dahi abad edecek yok

Kes varsa alaken bana ey tali–i dunum

Sen var iken alemde alemde beni yad edecek yok

Hakkıyla bilir zar gönül halet-i aşkı

Mahirdir o fende anı üstad edecek yok

Ya Rab ne içün zar Nigar’ı şu cihanda

Naşad edecek çoksa da bir şad edecek yok

İlginizi çekebilecek diğer yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir