649 kez görüntülendi.

Immanuel Kant’ın Hayatı ve Bilgi Kuramı Üzerine Tasvirî Bir Anlatı Denemesi

“Kavramlar algı olmaksızın boştur, algı da kavram olmaksızın kördür.” 

“Dünyayı olduğu gibi değil; olduğumuz gibi algılarız.” 

Modern Batı düşüncesinin zirve ismi Immanuel Kant olarak kabul edilir. Hem aydınlanmanın kendisinde karar kıldığı düşünür olması hem de klasiğe yönelik eleştirilerin bir bütün olarak ifade edildiği ve sistemleştirildiği aşamayı temsil etmesi sebebiyle Batı düşüncesi söz konusu olduğu zaman Kant’ın ikinci kurucu figür olduğunu söylemek yerinde olur. Bilindiği üzere Descartes’ta klasiğe yönelik eleştiriler bulunmakla birlikte bunlar klasik düşünceden kesin biçimde bir kopuşa işaret etmiyor, daha ziyade klasik düşünceden modern aydınlanmaya geçişte bir eşiği simgeliyordu. Bu nedenle Batı felsefesinin iki kurucu şahsiyeti söz konusu edildiği zaman Descartes ve Kant’ın akla gelmesi doğaldır. 

Kant’ın Batı düşüncesi içerisindeki konumuna ilişkin tasavvurumuzu biraz daha netleştirmek için şunu söyleyebiliriz ki Kant sonrasında Batı düşüncesi içerisinde yolu bir şekilde Kant’a çıkmayan herhangi bir filozofa rastlamak mümkün değildir.

Kant sonrası dönemde epistemoloji, ahlak ve metafiziğe dair imal-i fikirde bulunmak isteyen bir kişi ancak ve ancak Kant’ı eleştirmek ya da yanında yer almak sureti ile felsefe yapabilmektedir. Bu bakımdan Kant’ın Batı felsefesi içerisinde göz ardı edilmesi imkansız bir düşünür olduğunu söylemek izahtan vareste bir husustur. Hatta ve hatta Tahsin Görgün’ün ifadeleri ile Kant’tan sonra Almanya’da Kant’ı okuyup anlayabilen herkes filozof olmuştur denebilir.

Söz konusu filozof enflasyonu, Kant’ın aydınlanma düşüncesini ne kadar iyi tevarüs ettiğini ve onu kendisinde ne kadar özgün bir şekilde temsil edebildiğini göstermesi bakımından önemlidir. Son olarak, Kant’ın Batı düşüncesindeki yerine dair tasvirimizi İslam düşüncesi içerisindeki muadili sayılabilecek bir isme atıfta bulunarak bitirebiliriz. Ömer Türker’in ifade ettiği üzere İslam dünyasında Râzî sonrasında onun kitaplarını okuyan ve anlayan herkes, anlayışı ve ifade etme kabiliyeti nisbetinde düşünür oldu. Büyük/küçük ya da sistem içi/sistem üstü kabul edilebilecek pek çok düşünür Râzî sonrasında onun üzerinden Kelam ve Felsefe ekolleri ile rahatlıkla irtibata geçebilir hale gelmiştir. Bu bakımdan Râzî ile Kant için mensup oldukları felsefî sistemler içerisinde benzer etkilerde bulunduklarını söylemek ve aralarında bir benzerlik kurmak mümkün gözükmektedir. 

Yukarıda ifade edildiği üzere Kant’ın Batı düşüncesindeki seçkin konumu ve dönüştürücü vasfı açıktır. Bununla birlikte Kant’a izafe edilen bu özelliklerin onun felsefesinin de bir o kadar kapsamlı, derin ve kavranması zor bir bütün olduğuna delalet ettiğini söylemek gerekir. Hal böyle iken kavranması güç ve aşılması müteazzir olan bu filozof üzerine kaleme alınan bir denemenin imkanı ortada olduğu gibi sınırlarının belirlenmesi de öncelikli gereklerdendir. Buna binaen, aşağıdaki yazı Kant’ın hayatına kısaca göz atıp onun eleştirel döneminin başlıca eserleri olan Saf Aklın Eleştirisi (Kritik der reinen Vernunft), Pratik Aklın Eleştirisi (Kritik der Praktischen Vernunft) ve Yargı Gücünün Eleştirisi (Kritik der Urteildkraft) kitapları ışığında epistemoloji hakkındaki görüşlerinin sunumuna intikal edecektir. 

Kant’ın düşünce hayatı iki ana parçadan müteşekkildir: Eleştiri-öncesi dönem ve eleştirel dönem. Eleştiri-öncesi dönem doğum tarihi olan 1724’ten 1770 yılında yayınladığı Duyu Dünyası ve Düşünce Dünyasının Form ve İlkeleri tezine kadar olan süreci ifade etmek için kullanılır. Kant eleştiri-öncesi dönemde büyük ölçüde doğa felsefesine ilişkin konularla meşgul olmuştur. Onun doğa felsefesine yönelmesinde Königsberg Üniversitesi’nden filozof Martin Knutzen’in etkisi olduğu kabul edilen bir husustur.

Kant eleştiri-öncesi dönemde mantık, metafizik ve ahlaka ilave olarak matematik, fizik, coğrafya, antropoloji, pedagoji ve mineroloji gibi farklı alanlarda da dersler vermiştir. Onun eleştirel dönemi ise Duyu Dünyası ve Düşünce Dünyasının Form ve İlkeleri başlıklı tezini 1770 yılında savunması ve ardından mantık ve metafizik profesörü olarak atanması ile başlar. Bu tez ile birlikte Kant’ın eleştirel felsefesinin ilk ışıkları da ortaya çıkmıştır.

Kant söz konusu tezinde evren kavramının zaman ve mekan kavramları açısından bir araştırmasını yapmaktadır. Burada o, zaman ve mekanın varlığın ilkeleri olmayıp bizim algı yetimizin formları olduğunu iddia etmiştir. Yani aslında Kant’ın tezindeki araştırma her şeyden önce bir bilgi kuramıdır. Onun üzerinde durduğu asıl konunun epistemoloji olmasının önemi büyüktür. Zira Kant’ta bilgi insan ile birlikte inşa edilmektedir ve bu bakımdan Kant’ın insanı tekrar alemin merkezine yerleştirdiğini söylemek mümkündür. Diğer bir ifade ile Kant ile birlikte hümanizm zirveye çıkmıştır. 

Kant’ın 1770 yılında savunduğu tezi ile birlikte epistemolojik bir araştırmaya girmesinden sonra oradaki iddialarını genişletmesi ve dakikleştirmesi yaklaşık on yılını almıştır ve nihayet 1781 yılında Saf Aklın Eleştirisi adlı eserini yayınlaması mümkün olmuştur. Kant bu eserinde, profesör olarak atandığı tezinde öne sürdüğü zaman ve mekanın algı yetimizin bir formu olduğu iddiasını aynen sürdürmüştür. Onun bu eserdeki amacı daha öncekiler gibi salt aklî kavramlardan hareketle bir metafizik inşası değildir; daha ziyade Spinoza ve Leibniz’in yaptığı gibi metafizik sistemler üretmenin doğru ve mümkün bir girişim olup olmadığının bir sorgulamasını ortaya koymak ve gelecekteki metafiziklere bir yol göstermektir. Bu noktada Kant’ın cevaplaması gereken birtakım sorular mevcuttur: İnsan hangi alanlarda bilgi üretebilir? Bu bilginin sınırları nelerdir ve geçerli bilgi nedir? 

Kant, Saf Aklın Eleştirisi’nde söz konusu epistemolojik araştırmasını yürütebilmek için bazı kavram çiftleri geliştirmiştir. Bu kavramlar Kant’ın meseleyi ele alışını görebilmek ve felsefeye olan katkısını tespit edebilmek açısından da oldukça önemlidir. Zira bilindiği üzere düşünce tarihinde etkili ve orijinal olduğu düşünülen isimlerin bazı iddialar ve kavramlar üretmiş olması gerekmektedir. Kant mevzubahis olduğunda numen ve fenomen, a priori ve a posteriori ve bu ikisine eklenen analitik ve sentetik bilgi ayrımları onun epistemoloji alanında gerçekleştirdiği yenilik ve dönüşümleri okuyabilmek için mutlaka göz önünde bulundurulması gereken konulardır. 

Kant’ın numen ve fenomen ayrımındaki hareket noktasını oluşturan temel soru dünyanın kendisini bize doğru yansıtıp yansıtmadığıdır. Dünyanın bize görünen kısmını mutlaklaştırıyor ve sadece o kısımdan bakıyor olamaz mıyız? Bu esaslı soruya Kant’ın ürettiği cevap bizim kendinde şeyi asla bilemeyeceğimiz ve dünyayı ancak bize göründüğü kadarı ile algılayabileceğimizdir. Buradan sonra, kendinde şey ve duyulur alem söz konusu olduğunda insanın sahip olduğu bilgiler ve bunların türleri gündeme gelir. A priori ve a posteriori ayrımları aklın kendinden sahip olduğu bilgileri ve duyular ile edindiğimiz bilgileri ima etmesi bakımından asıl itibari ile yeni bir ayrım değildir.

Kant öncesinde rasyonalist ekol insanda akıldan gelen bazı bilgiler olduğunu ve duyu verileri ile bunların zenginleştiğini iddia ediyordu. Ya da empirist ekolde olduğu gibi a priori bilgilerimiz reddediliyor ve salt duyusal idrak ile dünyayı kurduğumuz öne sürülüyordu. Kant’ın dönüştürücü etkide bulunduğu nokta tam da burada söz konusu olmaktadır ve Kant da kendisini ilk kez bu iki geleneği bir araya getiren kişi olarak görmektedir. Kant’ın bu iki geleneğin bir araya gelmesine imkan veren yeniliği “sentetik a priori” kavramıdır. Buna göre a priori’nin iki kavramından bahsetmek mümkündür ki bunlar analitik a priori ve sentetik a priori’dir. Bizde var olan bazı a priori bilgilerin bir kısmı duyumlarımıza başvurmaksızın bir kez oluştuktan sonra hemen bilinebilir. Mesela “hiçbir bekar evli değildir” önermesi analitik a priori’dir ve bekar ile evli kelimeleri kavrandıktan sonra derhal idrak edilir. Aynı zamanda bu önerme bize yeni bir bilgi de vermez ve duyu verileri ile içinin doldurulmasına ihtiyaç duyulmaz. Zira bekar olmak mahiyeti itibari ile evli olmamayı da kapsar ve onun mahiyetine dahil bir kavram ile açıklanması yeni bir bilginin oluşmasına müsait değildir.

Sentetik a priori’de ise kavramın kendisi açımlanmaz. Bunun yerine iki farklı şeyin bir araya getirilmesi ve yeni bir bilginin elde edilmesi söz konusudur. Mesela “bu masa sarıdır” cümlesi sentetik a priori bir önermedir. Zira sarılık masanın mahiyetine dahil değildir. Netice itibari ile Kant’ın ifade etmek istediği şey bizim duyulardan gelen, yani sentetik olan ve aynı zamanda a priori bilgilerimiz vardır. Buna göre sistemi sentetik a priori üzerine inşa etmemiz mümkündür. 

Kant’ın sisteminde asıl üzerinde durulması gereken konunun sentetik a priori bilgilerimiz olduğu göz önünde bulundurulursa, bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için kısaca bahsedilmiş olan numen ve fenomen ayrımına geri dönmek yerinde olur. En basit ifadesi ile numen kendinde olan iken fenomen görünen ve kendini bize sunan demektir.

Kant’a göre insanın kendinde olanı bilmesi imkansızdır. Numen alanı insanın bilgi sahası dışındadır. Kant’ı bu yargıya ulaştıran şey onun zaman, mekan ve nedensellik gibi önceki dönemlerde varlığın ilkesi olarak kabul edilen kavramları aklın formu olarak görmesidir. Kant zaman, mekan ve nedenselliği aklın a priori bilgileri olarak vaz etmiş ve adeta bunları dışa dair duyumlarımıza şekil veren kaplar ya da çerçeveler olarak yeniden yorumlamıştır. David Hume’un nedensellik eleştirisinin akabinde zayıflayan bilim yapma imkanı, Kant’ın nedenselliği saf aklın bir formu olarak görmesi ile tekrar güçlü bir şekilde savunulabilir hale gelmiştir.

Kant; zaman, mekan ve nedensellik idrakinin söz konusu çerçevelere girecek uygun nesneler bulunmadığı zaman boş ve işlevsiz olduğunu iddia etmiştir. Diğer bir ifade ile zaman, zamanlının duyumu olmadığı takdirde boş bir çerçeve; mekan, mekanlının duyumu olmadığı takdirde boş bir çerçeve ve nedensellik de aralarında bağlantı kuracağımız nesneler olmadığında boş bir çerçeve olarak kalır. Sentetik a priori bilgilerimizde a priori olana tekabül eden de tam olarak duyumlarla elde ettiğimiz iki farklı bilginin bir araya getirilmesine ve bunları zaman, mekan ve en önemlisi nedensellik ilişkisi içinde idrak etmemize imkan veren çerçevelerimizdir. 

Kant’a göre zaman, mekan ve nedensellik gibi zihnin çerçevelerine öncekiler gibi dışta ontik bir varlık atfedildiği zaman ciddi bir hataya düşeriz. Kant’ın eleştirisi kendisini bu noktada iyiden iyiye gösterir ve bizim bilme imkanımızın sınırlarını belirlemesi açısından söz konusu çerçevelerin Kant’ta olduğu gibi kabul edilmesi klasik felsefenin üzerine inşa edildiği temelleri ciddi ölçüde sarsar. Zira klasik düşünce içerisinde akıl, zaman ve mekanlı olanla sınırlı değildir ve bunların ötesini de idrak edebilecek potansiyeli haizdir.

Zaman ve mekan ile sınırlı olmamak demek; Tanrı ve ruh gibi soyut cevherlerin üzerine bir bilme faaliyeti yapılabilmesini de garanti altına alır. Ancak Kant’ın bu eleştirisinde akıl da diğer kuvvelerimiz gibi birtakım sınırlılıkları olan bir kuvve olarak anlaşılmaktadır ki bu klasik düşüncenin akıl hakkındaki kanaatlerine aykırı bir düşüncedir.

Kant’ta Tanrı ve ruh gibi varlıklar hakkında konuşmak insanın epistemolojik imkanı açısından söz konusu olamaz. Zira insanın bilme kapasitesi, zamansız ve mekansız olanı idrake kabil bir yapıda değildir. Bunun yerine insan, Tanrı ve ruh gibi ahlak söz konusu olduğunda olmazsa olmaz olan varlıkları psikolojik olarak kavrar. Diğer bir ifade ile Tanrı ve ruh kavramları insan olarak var olabilmek için pragmatik olarak ürettiğimiz şeylerden ibarettir. 

Kant iddialarını desteklemek için bazı deliller öne sürer ve der ki düşünce tarihi boyunca birbirinden farklı metafizik neticelere ulaşan sistemler olagelmiştir. Ona göre alemin ezeliliği ve alemin hudüsü eşit ölçüde savunulabilecek görüşlerdir. Böyle bir vaziyetin ortaya çıkmasına sebep olan ise insan aklının bilgi imkanı dışında kalan bir alanda akıl yürütmeler yapmaya çalışmamızdır. Aklın sınırları dışında akıl yürütme eylemi yaptığımızda ancak sahte idrakler üretebiliriz. Bu sahte idraklerin eşit seviyede savunulabilir olmaları tam da onların sahte idrakler ve aslında bilgimize konu olmayan alana dair olmalarından ötürüdür. Kant bu durumu “antinomi” kavramı ile ifade eder; bunlar eşit derecede aklen ispatlanabilen çelişik durumlardır. Bunun sebebi sözünü ettiğimiz Tanrı ve ruh gibi kavramlara ilişkin a priori çerçevelerimize yerleştirebileceğimiz a posteriori verilerimizin olmamasıdır. A priori ve a posteriori uyum içerisinde olduğu müddetçe hakiki anlamda bilginin oluşmasından bahsedilebilir. Bu sebeple metafizik meselelerde insan aklı bir kafa karışıklığına düçar olur ve eşit derecede savunulabilecek yargılara ulaşır. 

Öte taraftan Kant’ta zaman, mekan ve nedenselliğin insan zihninde kuruluyor oluşu bir tür idealizmi ifade eder ve bu bakımdan Kant ile birlikte felsefenin merkezine yeniden insanın yerleştiğini söylemek mümkün olur. Diğer bir ifade ile bütün bilgi ve kurgularımız insan zihninde olup biter. İsmet Özel’in şiirindeki “her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar” mısrası Kant için oldukça manidardır.

Özetle bu yaklaşıma felsefede “Kantçı İdealizm” denir. Kantçı idealizme göre insan zihnindeki çerçeveler dıştaki varlığın kendinde haliyle bizim tarafımızdan idrak edilmesine imkan tanımaz. Bu çerçeveler bir prizma gibidir ve dıştaki nesnenin bilgisini daima kendi süzgecinden geçirdikten sonra bizim idrakimize sunar. Bunun manası insanın ancak fenomenler dünyasına dair hakiki bilgilere ulaşabileceğidir. Kendinde şeyin bilgisi insan aklının/bilgisinin imkanı dışına çıkınca onun hakkında konuşmak da gülünç bir hal alır.

Netice itibari ile zihinden bağımsız bir dünyadan bahsetmek mümkün değildir. Bu durumda bilimsel bilginin imkanı ve tümelliği de insan zihni tarafından sağlanmış olur. Fakat Bilimsel bilginin zihin tarafından belirlenmesi öznelliği ifade etmez, bilakis, insan zihninin evrensel karakteristiği bu çerçeveler üzerinden fenomenler dünyası ile irtibat kurabilmek olduğuna göre bu durum bilimsel bilgideki nesnelliğin zeminidir. 

Buraya kadar sunumu yapılmaya çalışılan Kant’ın epistemolojideki yaklaşımı, onun ahlak ve metafiziğe dair ortaya koyduğu tahliller ile paralellik içerisindedir. Kant Pratik Aklın Eleştirisi adlı kitabında düşüncesinin ahlak alanındaki yansımalarını irdelemiştir. Onun irade ve özgürlük kavramlarını ve bu konudaki yaklaşımlarından hareketle temellendirdiği ahlak anlayışını ele almak, yazının başında belirtildiği üzere denemenin sınırları dışındadır. Öte yandan Kant’ın epistemoloji alanındaki iddiaları bazı önemli kavramsallaştırmaları üzerinden ana hatları ile okunmaya ve tasvir edilmeye çalışılmıştır. 

“Ne kadar sık ve uzun düşündüysem, şu iki şey hep yeni ve artan bir hayranlık ve huşu ile doldurdu ruhumu: Üstümde yıldızlı gökyüzü ve içimde ahlak yasası. Yukarıda ve içimde bir Tanrı olduğunun kanıtı bunlar.”

“Hayat 

Dört şeyle kaimdir, derdi babam 

Su ve ateş ve toprak. 

Ve rüzgâr. 

Ona kendimi sonradan ben ekledim” 

İsmet Özel



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir