434 kez görüntülendi.

Ikiru (Yaşamak)

“Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez.”
-Sokrates

Bu film, otuz yıl boyunca kendine, çevresine ve dünyaya yabancı bir şekilde yaşayan bir bürokratın hayat hikâyesinden ibarettir. Ancak hayat; beslenme, solunum ve boşaltımdan ibaret değildir.

Türkçeye Yaşamak olarak çevrilen Ikiru’nun (1952) yönetmenliğini Rashomon, Shichinin No Samurai, Yojinbo, Dersu Uzalave Ran gibi filmlere de imza atan, Japonya’da sinemanın imparatoru olarak tavsif ve takdir edilen aynı zamanda tüm dünyada beğeni toplayıp sinema tarihinin en büyük yönetmenleri listesine adını yazdıran Akira Kurosawa yapmıştır. Senaryosunu Kurosawa, Shinobu Hashimoto ve Hideo Oguni’nin yazdığı filmin başrollerini ise Kurosawa’nın pek çok filminde rol alan Takashi Shimura ile Shin’ichi Himori, Haouro Tanaka ve Minoru Chiaki üstlenmiştir.

Yaklaşık altmış yıllık sinema hayatı boyunca pek çok film çeken ve sayısız ödüller kazanan Kurosawa, Ikiru ile 4. Berlin Uluslararası Film Festivalinde Berlin Senatosu Özel Ödülünü ve 1953 Bükreş Film Festivalinde de Altın Kurt Ödülünü kazanmıştır.

Filmimizin konusuna değinecek olursak; orta yaşlı bir bürokratın varoluşsal mücadelesini, işine, topluma ve daha ileri noktada kendine yabancılaşmasını, otuz yıldır yaşadığını sandığı hayatını sorgulamasını ve ölümle dirilmesini ele alan filmimiz aynı zamanda bürokrasinin hantallığını ve ataletini gözler önüne sermektedir. Başkahramanımız Kanji Watanabe, yaklaşık otuz yıllık bir bürokrattır ve belediyeye bağlı halkla ilişkiler kısmında amirlik yapmaktadır. Bütün ömrünü bürokrasinin kırtasiye işleri ile meşgul bir şekilde, esasında ise hiçbir şey yapmadan geçiren kahramanımız -çünkü makamını korumanın yegâne yolu hiçbir şey yapmamaktır- bir gün mide kanseri olduğunu ve ancak altı ay kadar bir ömrü kaldığını öğrenir. Ama Watanabe hiç yaşamamıştır, onu korkutan da zaten ölmek değil, kendi hayatını yaşamamış olması, hayatına dair gösterebileceği herhangi bir şeyin olmamasıdır.

İnsanın kimliğinin, toplumsal statü ve öz saygısının belirlenmesinde yaptığı iş de büyük oranda etkilidir. Marx’a göre çalışma şeklimiz bilincimizi etkiler. Kafa ile el arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusudur. Bürokraside ise herhangi bir ürün verilmesi söz konusu olmadığı için yani düşük iş doyumu olduğu için bu durum insanın hayatına da sirayet etmektedir. İş doyumunun zayıf olması yaşam doyumunun da zayıf olmasını tetiklemektedir. Aynı zamanda kendisi için değil sistem için, sistemin bekası ve devamı için çalışan insan kendi emeğine dolayısıyla kendisine yabancılaşır. Böylece hem kendi işgücünü hem de bizzat insani varlığını elden çıkarmış, yitirmiş olur, tıpkı Watanabe’de olduğu gibi.

Ikiru bir röntgen filmiyle başlar, anlatıcının henüz kanser olduğunu bilmeyen kahramana ait olduğunu söylediği bir röntgen filmiyle. Ardından büroda, kâğıt tomarları arasında yorgun ve bungun ifadesiyle kahramanımız görünür. O sırada mahallelerinde bulunan ve pis suların birikmesi nedeniyle lağıma, çöplüğe dönüşen ve bu yüzden çocukların hasta olmasına neden olan bir arsanın ıslah edilip parka dönüştürülmesi için talepte bulunan bir grup kadının belediyede halkla ilişkiler bölümünden belediye başkanına, oradan da tekrar halkla ilişkiler bölümüne kadar olan döngüsel serencamına yer verilmektedir. Tüm bu serencam boyunca objektiflerin bize yani izleyiciye dönük olması sanki bürokratlarla bizim konuştuğumuz izlenimini vermekte ve bu serüveni sıklıkla yaşadığımız gerçeğini gözler önüne sermekte, aynı zamanda bürokrasinin hantallığını, ağır işleyişini de göstermektedir.

Kahramanımız hasta olduğunu öğrenince birkaç gün işe gitmez, oysa biraz daha dayansaydı Kamu İşlerinde Kesintisiz Otuz Yıl Takdirnamesini alacaktır. İşe gitmediği için mesai arkadaşları onu merak ediyor, ancak merak etmelerinin nedeni Watanabe’yi önemsemeleri, ona değer veriyor oluşları değil. Hatta Watanabe’den sonra bölümün başına kimin geçeceği ile ilgili tartışmalar da yaparlar. Watanabe’yi merak etmelerinin tek sebebi bürodaki işlerde onun mührüne yani onayına ihtiyaç duyuyor olmalarıdır. Çünkü Watanabe’nin mührü olmayınca ofiste hiçbir işlem yapılamaz.

Watanabe’nin ise hastalık haberini alıp da hastaneden çıktıktan sonra yolda yürürken ani bir şekilde kafasını kaldırıp etrafa bakması, önünden geçen arabaları, gürültüyü fark etmesi ölecek olduğu gerçeğini öğrenmesine rağmen hayatın farkına vardığını göstermektedir. Dilbilimcilerin binary opposition, ehli irfanın “her şey zıddıyla bilinir” dediği gibi, kahramanımız da yaşamı ancak ölümle bilmekte, yaşam değerini ölümle birlikte bulmaktadır.

Hasta olduğunu aynı zamanda sadece altı aylık bir ömrü kaldığını ve otuz yıl boyunca tıpkı bir mumya gibi kendisi için çalıştığı oğlunun onu bunak, kaknem bir ihtiyar olarak görüp, sadece parası için ona katlandıklarını öğrenerek yıkılan kahramanımız ne yapacağını bilemez bir şekilde hayatında ilk defa bir bara gider. Orada anlamsız romanlar yazan eyyamcı bir yazarla tanışan Watanabe durumu ona anlatır ve “sadece ölemem, tüm bu yıllar boyunca ne yaşadığımı bilmiyorum” der ve yardım ister. Bunun üzerine yazar Watanabe’ye gerçek hayatın haz ve şehvet peşinde koşmak olduğunu söyler, bunu yapması için kendisine yardımcı olacak iyi bir Mephistopheles olacağına dair söz verir. Yazar artık Watanabe için onu bürokrasinin ve hayatın kafesinden kurtarmak karşılığında ruhunu satın alacağı bir şeytan olmuştur.

Kahramanımız Mephisto’sunun yani yazarın peşinden gece hayatına sürüklenmiştir. Barlara, striptiz kulüplerine giden, pinball oynayıp kadınlarla vakit geçiren, bohem bir tüketici haline gelen Watanabe’nin aradığı şeyin tensel hazlarda olmadığını fark etmesi uzun sürmeyecek, bu zevkler Watanabe’nin geceyi gözü yaşlı bitirmesine engel olamayacaktır. Filmin bu sahnelerinde Kurosawa daha yeni İkinci Dünya Savaşından mağlup ayrılmış, kültürel yozlaşma içine düşmüş, gelenek ve modernite arasında savaş veren Japonya’nın bir portresini sunmakta, eski ve yeni kuşak arasındaki bağlantı kopukluğu, iletişimsizliğe de dikkat çekmektedir.

Daha sonra yolda, bürosunda çalışan genç ve hayat dolu bir kadın olan Toyo ile karşılaşan kahramanımız onunla biraz zaman geçirmek ister. Toyo’ya maddi yardımda bulunan ve birlikte birkaç gün geçiren Watanabe hastalığından ve ölmek üzere olduğundan bahseder ve Toyo’ya neden bu kadar yaşam dolu olduğunu sorup ölmeden önce bir gün dahi olsa onun gibi yaşamak istediğini söyler. Bunun üzerine Toyo ona hayatta yapılabilecek çok basit şeylerin dahi insanı mutlu etmeye yetebileceğini, istifa etmesini ve mutlu olacağı şeylerle uğraşmasını, bir şeyler yapmasını söyler.

Bir şeyler yapmak…

Evet, bir şeyler yapmak otuz yıl boyunca tek yaptığı şey hiçbir şey yapmamak olan kahramanımız için biraz zordur elbette. İstifa etmek için çok geç olduğunu düşünen Watanabe ise kendisini mutlu edecek, yapması gereken şeyin ne olduğunu bulmuştur. Kahramanımız yeniden hayata dönmenin verdiği neşeli aynı zamanda bu doğumun bu kadar geç ve sancılı olmasından yakınan bir yüz ifadesiyle bulunduğu restoranı terk ederken yan masada arkadaşlarının doğum gününü kutlayan gençlerin “happy birthday to you!” şarkısı da kendisine eşlik etmektedir. Bu şarkı sanki Watanabe için söylenmektedir, çünkü otuz yıl boyunca gökyüzünden habersiz uçurtma uçuran, ölüden farksız bir hayat süren kahramanımız bu andan itibaren yeniden doğmuş gibidir.

Günler sonra tekrar ofise dönen kahramanımızın yapacağı ilk iş mahallelerindeki lağımın doldurulmasını talep eden kadınların sunduğu dilekçeyi kâğıt yığınlarının arasından bulup çıkarmak olmuştur. Kâğıdın üzerinde bu işin mühendislik bölümünün görevi olduğu yazmasına aldırış etmez, bu iş halkla ilişkiler bölümünündür der ve bölgeyi incelemek üzere yola koyulur.

Bir sonraki sekansta ise tam beş ay sonrasına geçiş yapıyoruz. Kahramanımız Kanji Watanabe artık ölmüştür. Japon geleneklerine göre tertip edilen cenaze merasimine ise ailesi, iş arkadaşları ve belediye başkanı katılmıştır. Lağımın doldurulup çocuklar için bir oyun parkı haline gelmesini de cenaze merasimindeki davetlilerin diyaloglarından anlarız. Bu sahnede bir bilmeceyi andıran film bu yönüyle Orson Welles’in Citizen Kane adlı filmiyle – her ne kadar Kurosawa bu filmi görmediğini söylese de – büyük benzerlik gösterir.

Watanabe’nin ölümünden sonra onun evinde toplanan bürokratlar ilk başta yapmaya yanaşmadıkları bu işi kendileri üstlenmeye çalışırlar. Belediye başkanı bu işin; Watanabe’nin üstesinden gelemeyeceği, onun konumunu aşan, belediyedeki bütün bölümlerin kolektif çalışması sonucu ortaya çıkan bir iş olduğunu söylerken aslında bürokraside bireysel bir sivrilmenin, başarının mümkün olmadığına, yalnızca kurumların, birimlerin başarılı olabileceğine işaret eder. Bu konuşması ise merasimdeki bütün bürokratlar tarafından takdirle karşılanır. Başkanın cenaze merasimini terk etmesinden sonra her bir bölüm -park ve bahçeler, mühendislik, sağlık, çevre sağlık koruma- bu işi kendi birimlerinin yaptığını, bu işin Watanabe’nin ve halkla ilişkiler biriminin görevi olmadığını söylerler. Ancak cenaze merasiminde sunulan içkiyi fazla kaçırıp sarhoş olan bürokratlar sırayla Watanabe ve parkın yapılış süreci hakkında bildiklerini saptırmadan anlatmaya başlarlar. Bu sahnede geriye dönüşlerle (flashback) kahramanımızın parkın inşası için neler yaşadığı, bürokratik engellerle karşılaşması ve parkın yerine bir restoran yapılmasını isteyen bir mafya tarafından tehdit edilmesini görürüz. Ancak Heidegger’in de dediği gibi kahramanımız ölüm sayesinde kendi özgürlüğünün farkına varmıştır ve parkın yapılmasını hiçbir şey engelleyemeyecektir artık. En sonunda bütün bürokratlar parkın yapılmasında Watanabe’nin ne kadar özverili çalıştığını ve parkın onun eseri olduğu gerçeğini ikrar ederler ve kendilerinin de Watanabe gibi birer bürokrat olacaklarına dair söz verirler.

Kahramanımızın nasıl öldüğünü ise cenaze merasimine katılan bir polis memurundan öğreniriz. Watanabe, parkı ve hayatını inşa ettiği arsada kar yağışı altında bir salıncakta oturmakta ve bir şarkı mırıldanmaktadır, yüzünde ise yaşamanın farkına ve tadına varmışlığın belirtisi olan bir ifade vardır. Watanabe’nin mutlu sonuna rağmen filmimiz tamamen pembe bir tablo çizmiyor, Watanabe’nin oğlu ile arası düzelmiyor, Toyo cenaze merasimine katılmıyor ve kapanış sahnesinde bürokraside yeni hiçbir şeyin olmadığını, değişim vaatlerine rağmen bürokratların eski halde devam ettiklerini görüyoruz.

Film hakkında şunları da belirtmek yerinde olacaktır; daha önceleri resim eğitimi alan Kurosawa’nın bunu sinemada ne kadar ustalıkla kullandığını Watanabe’nin roman yazarı ile birlikte gece hayatı yaşadığı sahnelerde bariz bir şekilde görürüz. Bu sahneler sanki birer tabloyu yansıtmaktadır. Kurosawa’nın Ikiru’da, Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü adlı romanından esinlendiği Watanabe’nin başkarakter İvan İlyiç’e olan benzerliğinde görülmektedir. Aynı zamanda Watanabe’nin Faust’a, eyyamcı yazarın da Mephisto’ya olan benzerliği Kurosawa’nın Goethe’nin Faust adlı romanından da esinlendiğini göstermektedir. Kahramanımız Watanabe’nin sanki bir Sartre, Albert Camus ya da Franz Kafka karakteri gibi olduğunu da söyleyebiliriz.

Film çekilirken 47 yaşında olan Takashi Shimura’nın (Watanabe) oyunculuğu; jest ve mimiklerinin karaktere olan uygunluğu, üzgün, yorgun ve yalvaran gözleri, hantal yüzü, hem kanserden kaynaklanan kronik ağrı yükünü hem de bilinçsiz bir yaşam yükünü taşıma sebebiyle fiziksel anlamda gayet yavaş hareketleri ile zikre değer ve takdire şayandır.

Filmimiz bununla birlikte bir başka usta Yönetmen Ingmar Bergman’ın The Seventh Seal adlı filmiyle de pek çok ortak noktaya sahiptir. Ölmek üzere olan Watanabe ve Antonius Block ve ikisinin de ölmeden önceki umutsuz bir şekilde anlam arayışlarına iki yönetmen de aynı cevabı veriyor; yararlı bir eylemde bulunmak, Watanabe için çocuklara zarar veren bir bataklığı parka çevirmek, Block için ise bir aileyi ölümden kurtarmaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir