101 kez görüntülendi.

Hasan el-Benna’dan Hasan el-Hudaybi’ye İhvan-ı Müslimin’in Yönetim Anlayışı

İslam düşünce tarihi boyunca ortaya çıkan ekol, düşünce, fırka, tarikat, cemaat gibi dini, siyasi, sosyal oluşumlar göz önüne alındığında çoğu grubun İslam düşüncesindeki tek bir mefhuma yöneldiğini ve müntesiplerini de bu bağlam etrafında bir İslam anlayışına sevkettiklerine tanık oluyoruz. İhvan-ı Müslimin bu noktada diğer cemaatlerden ayrılarak şümullü/kapsamlı bir İslam anlayışını sistemli teşkilat yapısıyla hayata geçirmiştir. Yalnızca toplumu eğitmek değil toplumu yöneten devletin de İslam şeriatı üzerine eğitilmesi/uyarılması gerektiği düşünülerek ilk mürşid İmam Hasan el-Benna ve sonrasında -Seyyid Kutub’un yönetim sistemi hakkındaki düşüncelerine karşı- ikinci mürşid Hasan el-Hudaybi’nin konuşma ve kitaplarında bu mesele üzerinde durulmuştur. Öyle ki el-Benna başta Mısır ve Sudan Kralı 1. Faruk ve dönemin Başbakanı Mustafa en-Nahhas’a hitaben yazdığı mektuplarında ekonomiden siyasete, eğitimden askeriyeye tavsiyelerini sıralayarak yöneticilere Kur’an ve sünnet ışığında bir yol haritası çizmeye çalışmıştır.

İhvan-ı Müslimin cemaatinin inşa edildiği süreçte genelde İslam coğrafyasının özelde Mısır’ın siyasi durumu, İslam topraklarının sömürülmesi ve devlet yönetiminin Müslümanlar elinde olduğunda dahi İslami hükümlerden sıyrılmış bir halde olması -muhtemeldir ki- Hasan el-Benna’yı bu alanda söz söylemeye sevketmiştir.

Cemaatin dikkat çeken ve üzerinde durduğu en önemli alan İslam davetidir. İslam davetinin her Müslüman üzerine farz olduğunu dile getiren, fertlerden dünyaya bir davet çizgisi oluşturan cemaat devletin esas davetçi olduğunu düşünmektedir. Bununla alakalı el-Benna: “İslami bir devlet, ancak ‘İslam’a davet’ esası üzerine kurulur ve böylece donuk, sağır ve ruhsuz bir materyalist yönetim veya sadece idari bir teşkilat değil, dinin mesajlarını yayan bir davet devleti olur. Nitekim davet de, kendisini koruyan, yayan ve destekleyen bir güç olmaksızın ayakta duramaz.” diyerek esasında Müslüman yöneticileri eleştirmekte ve en büyük hatanın bu ilkeyi unutmak ve her ne kadar teoride din inkar edilmese de dini siyasetten ayırmanın yanlış olduğunu dile getirmektedir. [1]

Mısır anayasasında bulunan “Devletin dini İslam’dır” maddesini gerekleri yerine getirilmediği müddetçe toplumun ifsadına sebep olarak gören İmam/cemaat, İslami yönetiminin ilk esasının ümmet birliğini oluşturmak ve yönetici-toplum arasında bir maslahat anlayışının kurulmasını önceleme olarak belirlemiştir.

İslam’ın Parlamenter Sistem ve Mısır Anayasası Karşısındaki Konumu

“Anayasa hukuku uzmanlarına göre parlamenter sistem, idarecinin sorumluluğu, milletin hakimiyeti ve milli iradeye saygı esasları üzerine kurulur. Bu sistemin, toplumun birlik ve bütünlüğünü engelleyecek bir yönü yoktur. Particilik ve muhalefet anlayışı bu sistemin vazgeçilmez birer unsuru değildir. Fakat bazı kimseler, partilerin parlamenter sistemin esaslarından biri olduğunu söylerlerken, bunun sistemin ayakta durabilmesi için gerekli olan esaslardan olmayıp sadece devam edip gelen bir örften ibaret olduğunu belirtmektedirler. Partiler olmaksızın ve temel esasları ihlal edilmeksizin parlamenter sistem yine uygulanabilir.” Hasan el-Benna, esas olan meselenin yönetim şeklinin adı değil uygulanışı olduğunu dile getirerek şunu söylemek istemektedir: “Sistemin adının şeriat olması değil şeriatın bir sistem olarak yaşanması önceliğimizdir.” Sistemin sorunu adı değildir, sistem onu uygulayacak adil yöneticilere ihtiyaç duymaktadır. Mısır anayasası İslami bir anayasa olmakla beraber hakimlerin yanlış uygulamaları ve kanunların yorumlanma şekli dolayısıyla cemaati rahatsız etmektedir. [2]

Sosyal hayatın temeli ve genel işleyişte ortak -İslami- ilkeler üzerinde durulduğu müddetçe parlamenter sistem ümmeti tefrikaya sürüklemeyecektir hali hazırda kurulan bu sistem de zaten ayrılığın enkazı üzerine kurulmuştur.

Seçim Sistemi

“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasul’üne davet edildiklerinde, Müminlerin sözü ancak ‘İşittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte asıl kurtuluşa erenler bunlardır.” (Nur 24/51)

İslam dini her meselede bütün halkın görüşünün alınmasını şart koşmamıştır. İslam, normal durumlarda “Ehl-i hal ve’l-akd” adı verilen kişilerin görüşünü yeterli görmüştür. Fakat bu kişilerin kimler olacağını da belirtmemiştir. İslam hukuku alimlerinin sözlerinden anlaşıldığına göre bu kişiler genellikle şu özelliklere sahip üç grup arasından seçilirler:

1- Fetva vermede veya hüküm çıkarmada kendilerine itimat edilen müctehid alimler,

2- Halkı ilgilendiren işlerde tecrübe sahibi olanlar,

3- İnsanlara önderlik veya başkanlık yapan büyük aile reisleri, kabile yöneticileri veya büyük grup liderleri gibi insanlar.

Cemaate göre, anayasa uzmanlarının ortaya koyduğu sistem “Ehl-i hal ve’l-akd”in oluşturulmasına olanak sağlamıştır. Seçimlerle ilgili kurallar konurken sadece “Ehl-i hal ve’l-akd”den olabilecek kişilerin aday olmasına izin verilip, ümmeti temsil edemeyecek olan diğer kişilere müsamaha gösterilmediği takdirde bu birlik ve bütünlüğü sağlamak rahatlıkla mümkün olacaktır.

El-Benna’nın ve cemaatin ekseriyetinin ülkelerinin sahip olduğu sisteme ve -dolayısıyla- yöneticilerine bağlı olduğunu İngiliz sömürgesiyle bağdaştırmak yerinde olacaktır. Zira Mısır topraklarının işgal altında olduğu yıllar milli ve manevi duyguları kabartmış ve devlet sistemine bakış açısını yumuşatmıştır.

Hasan el-Benna’nın şehid edilmesi ve ardından Hasan el-Hudaybi’nin ikinci mürşid ilan edilmesiyle cemaatin fikir yapısına etki eden bazı kimseler ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri Şehid Seyyid Kutub’tur. Seyyid Kutub’un hapiste şeriatla yönetilmeyen ülkedeki yönetici ve devlet memurları hakkında dile getirdiği fikirler cemaat içi ayrılıklara sebep olmuş ve ikinci mürşidi “Davetçiyiz Kadı Değiliz” adında bir kitap yazmak zorunda bırakmıştır. Bu kitapta Hudaybi: “Allah’ın haram kıldığı kıyamete kadar haram, helal kıldığı kıyamete kadar helaldir. Kim olursa olsun bu hükümler değiştirilemez, onlarda bir değişiklik olamaz. Aziz ve Celil olan Allah’ın Müslüman ümmete siyasi, iktisadi ve sosyal hayatı ilgilendiren ve az olmayan bir takım yönleri ümmetin ictihadına bırakmış olduğunu ve ümmetin bunları düzenleyebileceğini de açıkladık. Bu düzenlemeler bizim; kanun, tüzük, karar veya başka bir şekilde adlandıracağımız bir takım teşrilere göre yapılır. Yapılacak olan bu teşrilerin (yasamaların) herhangi bir haramı helal ya da helali haram kılmak; bir farzı, ya da bir nehyi değiştirmemek şartına bağlı olduğunu açıkladık. Ayrıca bu işlerin Yüce Allah’ın sınırlarını belirlemiş olduğu ve bize de gerçekleştirmeyi emrettiği bir takım maksatları gerçekleştirmek için yapılacağını da açıklamıştık. O halde gerçekte bu yasamalar yüce Allah’ın gerçekleştirmeyi emretmiş olduğu bir gayeye varmak için kullanılan araçlardır; ve bunlar özü itibariyle yüce Allah’ın emrini uygulamaktan ibarettir.” [3]

Hudaybi, cemaatin “İttifak ettiğimiz noktalarda birbirimizi destekler ihtilaf ettiğimiz noktalarda birbirimizi mazur görürüz.” esası üzerinden cemaat içindeki fitneyi durdurmuş ve cemaat adına bir görüş ortaya koymuştur. Cemaat İslami yönetimi, “İslami yönetim ya da hakiki imamet, İslam’ı din olarak kabul eden ve şer’i hükümleri uygulamak üzere görev yapan yönetimdir.” şeklinde tanımlamış ve noktayı koymuştur.

[1] Hasan el-Benna, Risaleler, İstanbul, Nida Yayınları, 4. baskı,2016, s. 381.

[2]a.g.e s.389.

[3] Hasan el-Hudaybi, Davetçiyiz Yargılayıcı Değil, İstanbul, İnkılap Yayınları, 4. baskı, 2013, s. 227.

KAYNAKÇA

– Said Havva, 50. Yılında Müslüman Kardeşler Hareketi, Konya, Uysal Kitabevi, 1980.

– Zehra Betül Güney, Hasan el-Benna’yı Yeniden Okumak, İstanbul, Açılım Kitap, 1. baskı, 2017.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir