558 kez görüntülendi.

Hâris El-Muhasibî’nin Fehmü’l Kur’ân Eserinde Anlamak ve Hürmet Arasındaki İlişkiye Dair Bir Değerlendirme

Anlamak genel manası itibariyle sadece akıl ve idrakin nesnesi arasındaki iki taraflı bir ilişkidir. Fakat benimsenen teoriler ışığında bu ilişki daha dar ve özel bir perspektife göre sınırlanmış olabilir. Örneğin, Klasik dönem düşünürlerinden Hâris el-Muhasibî (ö. 243/857), “anlamak” fiiline, mensubu olduğu tasavvuf geleneğinin de etkisi ile “hürmet” kavramını da ekleyerek onu, anlamada bir unsur haline getirmiştir. Hâris el-Muhasibî, Kur’ân’ı yüceliğinin farkında olarak okumanın, Kur’ân’ı anlama noktasında önemli bir rol oynadığını söylemiştir. Bu yazıda Haris el-Muhasibî’nin Kur’ân’ı hürmet çerçevesinde okumanın anlamayı sağladığını içeren fikirleri ele alınacaktır. Fakat burada dikkat edilmesi gereken husus, Muhasibî’nin mensubu olduğu tasavvuf geleneğinin de etkisiyle bu teorinin ancak “iman etmiş zihinler için” geçerli olacağıdır. Hatta iman etmiş zihin ibaresinin de ötesinde ahirete yönelerek dünyasını bu amaca yönelik yaşayan kimseler için demek daha da uygun olacaktır. Çünkü mutasavvıflara göre insan, akıl verili bir şekilde yaratılır. Kişiye düşen ise bu verili akıl ile pratik hayatı düzenleyerek Allah ve insan arasındaki ilişkiye yoğunlaşmaktır. Yani teorik aklın mahiyeti, bilginin imkânı gibi meseleler bu bakış açısı sebebiyle tartışma konusu edilmemektedir.

Muhasibî için en başta aklın anlamı, Allah ile ilişkilendirilmiştir. Aklın yetkin ve üstün bir akıl olmasını, ancak Allah’a dair bir idrak sahibi olmasına, O’na gereği gibi itaat etmesine ve hem dünyası hem de ahireti için ahlaklı davranışlar sergilemesine bağlamıştır. Buradan anlaşılması gereken Muhasibî’nin aklı Allah ile bağlantılı bir konuma getirmesi ve işlevselliğini ancak iman nuru ile kazanmasının mümkün olduğudur.

Muhasibî aklı Allah, iman ve ahlaklı olmak üçgeninde temellendirdikten sonra, aklın Allah’ı idrakinden sonraki en önemli işlevine yani vahyi anlamaya yönelmiştir.

Kur’ân’ı Kerim Allah tarafından indirilen bir hikmettir, yücedir; zira Allah Teâla kendisi Kur’ân’ın yüceliğine vurgu yapmaktadır. Allah’ın yücelttiği, tazim ettiği vahyi, doğal olarak âlimler de yüceltmişlerdir. Muhasibî bu konuyla ilgili şu ayeti zikretmiştir: “Biz bu Kur’ân’ı bir dağın üzerine indirseydik, şüphesiz sen onu Allah korkusundan başını eğmiş, çatlamış görürdün. O temsiller yok mu, işte biz onları insanlar için yapıyoruz, gerek ki tefekkür ederler.”[2]Bu ayette Allah Teâla hem Kur’ân’ın yüceliğini vurgulamış hem de kullarının ayetleri üzerinde düşünmelerini, akletmelerini istemiştir.

Bir insan elbette mensubu olduğu dinin kitabına saygı gösterecektir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken husus, Muhasibî’nin saygı, tazim ifadelerinden ne anlaşılması gerektiğidir. Zira burada zikredilen yüceltme lafta kalan bir söylem değil, aksine kulun birincil görevlerindendir. Çünkü Allah gönderdiği vahyi sadece O’nun yüce olduğunu ifade eden bir ibare olarak değil, yüceliğin üzerinde tefekkür etmeleri için göndermiştir. Yani Kur’ân’ın tazimi yüce olduğunu bir söylemde bırakmak değil, o söylemin gereklerini yerine getirmektir. Allah’ın emirlerine hakkıyla uymak, tefekkür yolunda hayatı geçirmektir. Bu da Yüce bir Tanrı kelamı olan vahyin yüce olması neticesinde kulun gereğini yapmasıdır.

Buraya kadar Kur’ân’ın Allah tarafından yüceltildiği ve bunun neticesinde insanların da onu yüce bir kitap olarak kabul etmeleri gerektiği ele alındı. Buradan sonra Muhasibî çok ilginç bir teoriyle Kur’ân’ı hakkıyla anlamanın ancak O’nun yüceliğini kabul ettikten sonra gerçekleşeceğini savunmuştur. Anlamayı önceleyen bir hürmet duygusu nasıl mümkün olabilir? Ve bu hürmet gerçekten de anlama idrakini arttırabilir mi?

En başta da zikrettiğimiz gibi, Muhasibî’nin akıl ile ilgili yaptığı tanım bu teoriyi mümkün kılmaktadır. Çünkü O, aklı Allah’ın bilgisine ulaşma şartı ile işlevsel hale getirmiş ve anlama yetisinin mümkün olduğunu savunmuştur. Üstün akıl olarak zikredilen, Allah’a gereği gibi kulluk etmek iken, O’na kulluk etmenin gereği de insan için Tanrı’nın yüce olduğunu kabul etmektir.

Muhasibî için akıl Allah’ın kula verdiği hüccetlerle bilgi sahibi olur ve kelamı anlamaya çalışır. Anlamak için çaba gösteren kula Allah ilimde derinlik verir ve O’nu dinde ilmini genişletir. Bu konuyla ilgili şu hadisi zikredebiliriz: “Allah kimin için hayır dilerse onu dinde anlayış sahibi kılar.” Bu hadis bize Allah’ın hayır dilemesi, kulun Allah’ı anlamada çaba göstermesi sonucu ona yardımda bulunması olarak açıklanabilir.

Bu konuyla ilgili zikredebileceğimiz bir ayet ise “ Kendilerine kitabı verdiğimiz ehliyetli kimseler, onu okumanın hakkını vererek okurlar. İşte onlar, ona iman ederler.  Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar da kayba uğrayanlar olacaklardır. “[3]Bu ayeti kerimede dikkatimizi çeken nokta, hakkını vererek okumaktır. Bu hakkını vermek ifadesi hem lafız hem de mana itibariyledir. Okuyuşunda gereken kaideleri uygulayacak ve hakkını vererek tilaveti yapacaktır. Hakkını vermek elbette ki tek başına harflerin doğru telaffuz edilmesinden ibaret olamaz. Öyle olsa sonundaki iman edenler ifadesi ile çelişir. Hakkını vermek, her hükmünü gerektiği gibi yerine getirerek hayatlarına uygularlar. Gelişigüzel, baştan savma bir eğlence gibi değil; tam bir hürmet ve edep ile okurlar.[4]

Muhasibî’nin de dile getirdiği gibi, Allah’ın kula Kur’ân’ı anlamada yardımı, kulun aklını kullanıp deliller üzerinde düşünmesi neticesinde bahşedilir. Yukarıdaki ayetin sonunda zikredilen iman ederler ifadesi önemlidir. Burada kastedilen tek taraflı bir iman olmaktan ziyade, iki taraflı olması mümkündür. Yani iman edenler Kur’ân’ı hakkıyla anlamak için çaba gösterirler, çaba gösterenler de iman edenlerdir. Kul, Kur’ân’ın şanına yakışacak şekilde çaba gösterdiği müddetçe Allah idrakini genişletmede lütufta bulunacaktır ve bu da imanının artmasına sebep olacaktır.

Bu kısma kadar, iman sahibi bir kimsenin Kur’ân’ı hak ettiği tazime yaraşır bir biçimde idrak etmeye çalışmasının, okuduğuna hürmet etmesinin anlamayı sağlayacağını ve kademe kademe arttıracağını ele aldık. Peki, iman etmeyen fakat örneğin tefsir ilmiyle uğraşan ve gerçekten bu ilmin gereklerini yerine getirmiş olan bir insanın durumu ne olacak? Bu soruyu oryantalistlerin durumunu ele alarak açıklamaya çalışalım.

Bir oryantalist gerek edindiği Arapça bilgisi, gerek siyer bilgisi ile Kur’ân’ı açıklamaya çalışmakta ve üzerinde çalışmalar yapmaktadırlar. Kur’ân’ı anlama noktasında belki de birçok Müslümandan bilgi açısından ileri seviyededirler. Fakat Muhasibî’nin öne sürdüğü teori ile olaya bakarsak, bir oryantalist her ne kadar bilgi sahibi olmuş olursa olsun bu sahih bir bilgi olarak nitelendirilemez. Çünkü Kur’ân’ı anlama da birinci ve en önemli unsur O’nun Allah tarafından gönderilen ilahi bir kitap olduğunu kabul etmektir. Fakat oryantalistler Kur’ân’ı bir beşer kitabı olarak görmektedirler.[5]

Her ne kadar oryantalistler Kur’ân’ın nesnel olarak varlığını kabul etseler ve objektifliği kabulü ile çalışmalarını yürütseler dahi, Hz. Peygamber ve Allah Teâla arasındaki sübjektif ilişkiyi kabul etmemelerinden dolayı Kur’ân’ın ana iddiasına aykırı davranmış olmaktadırlar. Söz gelimi birisi bir suçtan dolayı cezalandırılmış olsun. Bu cezanın sebebi mutlaka konulmuş bir üst yasanın kabulü neticesinde anlam kazanır. Kişi neden ceza aldığına dair anlamı üst yasayı kabul ettiği takdirde idrak eder. Buna benzer şekilde Kur’ân’ın ana iddiası Tevhid çerçevesinde Allah’a olan iman ise, bunun kabulü sağlanmadığı takdirde diğer alt söylemler anlamını yitirir. Çünkü Kur’ân’ı Kerim baştan sona Allah’ın tenzihliği ve ta’zimi üzerine kurulu bir kitaptır. Ve bunu göz ardı etmek anlamı yakalama şansını baştan yok edecektir.

Tüm bunlara ek olarak Allah Teâla Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.”[6]Bu ayette Allah Teâla bilgi edinmenin mümkün olduğunu, fakat bu bilginin gereken idrak seviyesine ulaşmaması durumunda işlevsel olmayacağını vurgulamaktadır. Yani Kur’ân’a dair bilgi sahibi olmanın yanında, onun bilgisinin gerektirdiği şartlar yerine getirilmediği takdirde bir hükmü ve değeri olmamaktadır. Örneğin Ebu Leheb’i düşünelim. O Kur’ân’ın diline herkesten daha fazla vâkıftı, bahsedilen tarihi olayları teyit edebiliyordu, Allah’ın varlığını da kabul ediyordu. Fakat Kur’ân’ın asıl vurgusu olan tevhit akidesini ve bunun bir uzantısı olan Peygamber’i kabul etmediği için tüm bilgisi anlamsız bir hale geliyordu. Çünkü bilginin bir kaynağı vardır ve bu bilgi kaynağından bağımsız düşünülemez.

Sonuç olarak, Muhasibî’ye göre Kur’ân yücedir ve Allah Teâla Kur’ân’da çok kez onun yüceliğini vurgulamaktadır. Müslüman olan her insan da imanının bir gereği olarak Kur’ân’ın yüce olduğunu kabul etmek durumundadır. Çünkü bu da imanın bir gereğidir. Buna ek olarak Muhasibî, Kur’ân’ı anlamanın ancak ta’zim ile mümkün olabileceğini söylemiştir. Zira O’na göre akıl, Allah bilgisi ile yetkinliğini kazanır ve bunun devamında da O’na gereği gibi itaat etmek ve ahlaklı olmak gelmektedir. Aklın yetkinliği Allah ile bağlantılı bir şekilde konumlandırıldığı için aklın gelişmesi, yetkinleşmesi de Allah’ın bilgisinin hüccetler üzerinden artmasına bağlıdır. Allah’ a dair bilgi de ancak O’nun yüceliğinin idrakine varmaya çalışmakla arttırılabilir. Allah’a olan hürmet ancak O’nun emir ve yasaklarını uygulama çerçevesinde kendini kanıtlar. Yani kulun Allah yolunda gayret etmesinin neticesinde Allah, kulunun idrakini genişletir. Bu da kulun çabasının bir sonucudur. Kur’ân’ı tazim duygusundan yoksun bir biçimde anlamaya kalkışmak, onun asıl mesajına ters düşeceğinden dolayı anlamsız ve boş bir çabadır. Nitekim Kur’ân’a dair ne kadar dil bilgisi ya da tarih bilgisine sahip olunursa olunsun, esas kabul reddedildiği müddetçe bu Kur’ân’ın ana mesajına aykırı olacaktır ve üst ilke anlamsızlaşacağı için, bütünü anlamanın da imkânı ortadan kalkacaktır.

Başta da zikrettiğimiz üzere Muhasibî’nin buradaki konumunun, tasavvuf çizgisinde duran bir nas yorumcusu olarak -aklın teorik imkanlarını tartışmak yerine- verili aklı yetkinleştirmek ve terbiye etmek üzere olduğu söylenebilir.

 

KAYNAKÇA

[1]Hâris el-Muhasibî, el-‘Akl ve fehmü’l-Kur’ân, thk. Hüseyin Kuvvetlî, İşaret Yayınları

[2]Haşr, 59/21.

[3]Bakara, 2/121.

[4]Elmalılı,Hak Dini Kur’ân Dili, 389.

[5]Bu konu için ayrıca bknz. Selahattin Sönmezsoy, Kur’ân ve Oryantalistler,  Fecr Yayınları, 1998.

[6]Araf, 7/179.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir