304 kez görüntülendi.

Gerçekten Bireyselleştik mi?

Zaman her daim olduğu gibi arkasından bakanlara aldırmadan geçip gitti. Bekleyenler konumunu koruyamadığı gibi noktalar sürekli süreksizliğe doğru hareket etti. Başlangıç ve son olmadan yaptığını başaramayacak olan zaman üzerinde oynadıklarıyla değil etkisiyle meşhur oldu. Peşi sıralıklar ve deneyimi olmasa sanılara katılabilecek yargı tevekkeli olmayı çoktandır reddetti. Sonradan gelen öncekiyle yan yana konduğundan değişim tartışmasız kabul edildi. Mütevazı konumuz açısından büyük bir soru sormamız gerekiyor; değişim nedir?

Beraber yapılıp edilenlerin sayısının ve yoğunluğunun düştüğü, yeter sebebin yetersizliğe mağlup olduğu, davranış ve düşünce çiftinin birbirini kovaladığı, hala birlikte yapılanların bütüne atıfla gerçekleştirilmediği, erdem, ilke ve zorunlulukların, hiçbir şeye özne olmayan yüklemler olarak nihai olanların öznellik, tekillik merkezinde şekillendiği, silinemez bireyin tanımlamasının artarak topluluğun tersine yapıldığı yani başkaldırarak varolduğu, yanımızdan geçip giden koca kalabalığın tanışları yutup unutturduğu, tanışıklığın ilişkide olunandan soyut uzviyet ve parçaları olan rollerle sınırlı kaldığı, tek bir işlemden oluşan, karşılıklılığın tezat oluşturduğu, hedeflerin bağdaşmadığı karşılaşmaların baskınlaştığı, kurala bağlı olmayan anti-ritlerin ritüelleşme süresinin daraldığı, kısacası hiçbir zaman olmadığı kadar özgürlüğün bollaştığı bir devirde yaşıyoruz. Sıralananların hepsini kabul edebilir miyiz? Dahası doğruyu yansıtıyorlar mı? En önemlisiyse tek gözün kısıldığı, sonuçların tek gösterge kabul edildiği hatta bireysel ve toplumsal olanın meyve olarak karşılaştırıldığı bakışta kendinde tanımlar bulamazsak benzerlikleri soruşturabilir, katılıkları bulanıklaştırabilir miyiz?

Değişimin neliği hakkında sorduğumuz soruların maksadı karşılaştırmayla elde edilen bireyselliğin karşılaştırmada büyütülen yanlarını açığa çıkarmaktır. Değişim iki kısımla mümkün oluyor dersek ilkinin hiç bir iz bırakmadan ikinciye dönüştüğünü düşünmemiz için hiçbir sebep olmadığını; üstelik birbirini gerektirenlerin değişim kelimesiyle saklandığını söylüyoruz. Bireye genişlik tanıyan yapılar sıkılığıyla ayrılan halefi üzerine temellenmiş, bakiyeler açısından yarı-modern’den öteye geçememiştir. Sadece süreklilikler geçirimsiz çizgileri olmayan, birbiriyle devinimi gereksinen gitgelleri açıklamaz, ikna edici olmaz. Göstermek istediğimiz mutlaklaştırılan bireysellik kavramının ilk kalp atışı ve sonraki tüm nefes alışların bir çeşit birliktelik, ahenksiz de olsa bütün ve bağdaştırılamayan davranışların gündelik deneyimle nedenselliği olmadan tasavvur edilemeyeceğidir. Kendi iyiliğine çalışmayı topluluk yararına çalışmanın karşısına koyarak kişisel rekabeti ve protestoyu inceleyerek toplumsal deneyim dahil edilmeden anlaşılamayacak yanları izah etmeye çalışalım. Yurttaş Kane adlı filmde ana karakterimiz küçük yaşta ailesinden alınıp iş dünyasının rekabetçi ve kazanma odaklı kurallarına göre yetiştirilir. Başarılı bir iş adamı olup kişisel başarının basamaklarını politik, siyasi ve ekonomik alanlardaki ilişkilerine ve itibarına bağlı geçmesi pek şaşırtıcı olmasa gerek. İlk yıllarında deneyimlediği dünyayı sonraki yaşamına aktarması, zirveye ulaşma arzusunu kültür oyunu içinde icra etmesi zor bir çıkarım değildir. Hemen akla gelmeyen bağıntı ise piyasa için bedene işleyen tavırların aile ilişkilerinde kontrol edici, akılcı menfaate ve takvime dayalı ezici karakteriyle devam etmesi, özel alanın samimi ve fedakar niteliğinin askıya alınması yani deneyimin alakasız gibi görülen alanlarda yankı bulmasıdır. Protesto ve ıslah hareketleri için aynı yansıma mantığını kullanabiliriz. Genel-geçer’in zedelendiği ve kalkmasının arzu edildiği özge aleminin taşması kural kabul etmemenin sonucu olarak değil gevşek örgütlenme ve denetimin dışavurumu olarak görmeyi öneriyoruz. Kenara itilmiş grupların deneyim ettiği dünyanın zaten az sınırlandırılmış olduğunu, koşullar oluştuğu takdirde yaşadıklarını genelleştirme peşinde olduklarını kabul ediyoruz. Bunun sonucunda topluluk nosyonunu barındırmayan faaliyetlerin oluşumları öncesi tecrübe biçimlerine dayandığını daha rahat anlayabiliriz. Bireyin kendine atıfla gerçekleştirdiği eylemin biçiminde bulunabilecek toplumsal yapıyı eşleştirmeye çağırıyoruz.

İtirazın kendisinden nasibini alan önermelerin kökenine inmeye çalışacağız. İnsanın çocuklukta sosyalleşerek cinsin içine dahil olduğu ve kabul edilebilir fert olarak yaşamını sürdürdüğü ikili tarafta bireyselleşmeyi ne kadar ve neye nazaran görebiliriz? Kelimenin anıştırdığı gibi kolektif niteliktekilerle dolu bir yaşamın bu özelliğini yitirdiği ve bireyin sırf kendi içinde olup bitenlerle yönlendiğini öne sürmek; kanıksadıklarının oluşumu, uyuşmanın tek başına sağladığı doyum düşünülünce havada kalmıyor mu? Mbuti pigmeleri ya da Hadzalar ilkel toplum önyargımızdan dolayı yaşam biçimlerinden vaz mı geçecek? Sözüm ona modern olanın şahsiliğin yandaşı olduğunu duyunca tevahhuş mu ediyoruz? Kendine dönük olmanın kolektif mahiyeti olduğunu, edinildiğini ve kolektivite içinde deneyim edildiğini anlatmaya çalışıyoruz. Pigmeler bağlayıcı sistemin zayıflığında hareket ediyorlar. Konar-göçer yapıları bağlılıklarının süresini kısaltıyor, anlaşmazlıkta meydana gelen kopukluk sıradan karşılanıyor, pragmatik ilgilerini endişe etmeden başka bağlarla kurabileceği düşüncesiyle hareket ediyorlar. Geçmişte başka türlü olanın yitimini akla getiren bireyselleşme geçmişin özel seçiminden kaynaklanmıyor mu?

Bilindiği üzere ama bilinmediği kapsam ve şekliyle -ortaya çıkanın doğallığında değil olagelenin zorunluluğu bakımından- bireyin toplumsal olarak üretildiğini ve hayatı boyunca üretim ve uyum sağlamalarının devam ettiğini, en küçük, cüda ve nadide faaliyetinde bile miras aldığı kalıpları ve değerlendirme kriterlerini devreye soktuğunu hiç değilse ayrıksılığında genel olanı referans aldığını iddia ediyoruz. Cüretkâr şekliyle kaçılamayacak bir kapandan bahsediyoruz. En özel olan, biriktirdiklerimizin düzeltmesiyle en özel olduğu hissedilen öğreniliyor, öğrenilenlerden kolay kolay ayrılamayacak farklı özgünlükler bile bir bütün içinde, için ve bütün sayesinde hayatiyet buluyor. Buna rağmen göz ardı edilemeyecek bir değişim var ama değişimin çapı gözden kaçırılıyor, yer değiştirenler yerinde kalanları yalanlıyor. Sarkacın koşulların eşliğinde kaygan ikircikliğe teslim olmasından uç tarafın hiçlikle bezendiğini çıkaramayacağımızı, diğer bir deyişle denetim, kategori, sınıflandırma ve ortaklığın en zayıf olduğu durum ve tam tersinde olmazsa olmazlar bulunduğunu, biricikliğin taşma noktaları ve baskının geçer kurallarının bir yol bulduğunu söylüyoruz.

Konumuzun epitomu; dijital mecra ve tüketim iş bölümü içinde, grubun heves, yatkınlık, bulutsal dönüt ve memnuniyeti hesaba katılarak oluşturuluyor, en azından başarılı olanlar bu şekilde öne çıkıyor. Örneğin özündeki öznenin meziyeti ve bencil işlev, derinlere gömülü nesne-bakış olmadan, ayrı olana denk düşmeden tam olarak anlaşılamaz. Yalnız içilen kahvenin, özellikle etkileşimsizlik kuralının geçerli olduğu alanda içeriden taşan ama sürekli dışarıda olanı hissettiren gerilimle tam anlaşılabileceğini kastediyorum. Pratiğin soyutlanmışlığı kişilerle açıklanamayacak değer, beğeni ve uygunluğun çevrelemesiyle tezat oluşturuyor. Alış-veriş, tek bireyi hedefleyen elektronik cihazların kullanımında seçimlerin önceden hazır olması, beğeninin mevcut tasniflere uygun üretilmesi, en az bir ikincinin sağladığı objektifleştirme yani gerçekliğe kavuşturmadan kaynaklanan coşkusunun sömürüsü ve bireysel tüketimin oluşturduğu komünler deneyimin tek başınalığını alt-üst ederek yoğun ve muhayyel dıştalığı beraberinde getiriyor.

İyiyi ve güzeli, uğrunda olunacak olanı, mutluluk ve memnuniyet vereni, rahat ve rahatsızı, uyumun az ve çok olması gereken durumları, kirli ve temizi kendiliğimizden yaşamamızın kendimizden olduğunu kabul etmemek bir engeli geçiştirmeyi getiriyor; büyük çeldirici insanın konformizminin tezahürü, sıradan ve gündelik yaşamın yürümesi için doğallaştırılan, doğrulamadan azade, üzerine düşünülmeyen banal hakikatlerin zorunluluğu, öğrenilenlerin öğrenildiğinin unutulması, çoğunun üzerine düşünülecek kadar idrak seviyesine çıkmadan pratiğe dökülmesidir. Anlatmak istediğim alelade, günaşırı yaşantının kendine dönen düşünceyi hoş karşılamadığı, zihnin bölmelerinde depolanan elbettelerin yüzeyden saklanarak bireysel, nihai ve hakiki hakikatleri etkilediğidir.

Bireyselleşmenin ilk tezini reddedebilir, geri dönüşün mümkün ve vaki olduğunu söyleyebilirdim. Bunun yerine değişimin kaypak ve yanıltıcı yapısına, özel ve kamusal olanın tartışmamızda neye tekabül ettiği ve birbirinden ayrılamayacağına, ilkel-modern toplumsal-kişisel eşlemesinin aynı toplumun kısa zaman aralığında yaşanan dönüşümlerindeki gibi yanılsamaya sebep olduğuna, yeni olanda öne sürülen izole ve yabancı benlik yakınmalarının tek yönlü mahiyetinin biri diğerini nefyeden diyalektikle anlaşılabileceği, dile getirilen, aşikar hedeflerin ve evren anlayışının günlük pratikler olarak evren deneyimiyle muvazi olduğuna, özetle yekdiğeriyle vücut bulan tümellerin bu ismi hak etmediğine işaret ederek en keskin bireyselleşmenin kaçamayacağı noktaları irdelemek istedim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir