110 kez görüntülendi.

Fuzûlî’nin Leylâ vü Mecnûn Mesnevisi –Dîbâce-

Dîbâce, Divan Edebiyatında manzum eserlerin başında yer alan önsöz niteliğindeki bölüme verilen isimdir. Dîbâceler, eser hakkında başlangıç niteliğinde bilgi sunar. Ayrıca dîbâcelerde yazarın eseri yazma sebebi (sebeb-i telif), üslubu, sanat düşüncesi, sanata dair yorumları gibi birçok bilgiye yer verilir. Dîbâceler, genellikle mensur ve Farsça-Arapça terkiplerin ağırlıklı olduğu bir şekil özelliğine sahiptir. Ahenk unsuru olarak dîbâcelerde secî büyük önem arz eder. Bunun yanı sıra Farsça-Arapça tamlamalardan kaynaklı olarak sağlanan akış da bir ahenk unsuru olarak görülebilir. Birçok eserde dîbâceye rastlanmamaktadır. Günümüze çok az sayıda dîbâce örneği gelmiştir.

Fuzûlî’nin Leylâ vü Mecnûn mesnevisinin dîbâcesi mensur bir bölüm ve üç adet rubaiden mürekkeptir. Dîbâcenin incelenmesinin hem Fuzûlî’nin sanat anlayışının hem de mezkûr mesnevinin poetik özelliklerinin anlaşılmasına ışık tutacağı kanaatindeyiz.

Rubailer:

“Ey neş’et-i hüsnü aşka te’sîr kılan          Ey güzelliği neşet edince, aşka tesir eden

 Aşkıyla binâ-yı kevni ta’mîr kılan            Aşkıyla kainat binasını tamir eden

 Leylî ser-i zülfüni girih-gîr kılan             Leyla’nın zülfünü burgu burgu eden

 Mecnûn-ı hazîn boynuna zencîr kılan     Hüzünlü Mecnun’un boynuna o zülfü zincir eden

 

 Dutsam taleb-i hakîkate râh-ı mecâz      Hakikat talebinde mecaz yolunu tutsam

 Efsâne behânesiyle arz etsem râz            Efsane bahanesiyle sırrı arz etsem

 Leylî sebebiyle vasfın etsem âğâz           Leyla vasıtasıyla senin vasfını desem

 Mecnûn dili ile etsem izhâr-ı niyâz        Mecnun’un dili ile niyaz etsem

 

 Lutf ile şeb-i ümîdimi rûz eyle                Lütfunla ümit gecemi gün eyle

 İkbâlimi tevfîk ile firûz eyle                    Bahtımı yardımınla memnun eyle

 Leylî gibi lafzımı dil-efrûz eyle               Leyla gibi sözümü gönle aydın eyle

 Mecnûn gibi nazmımı ciger-sûz eyle”     Mecnun gibi şiirimi ciğer yakan eyle

  

İlk rubaide kainatın yaratılmasının aşk ile oluşundan bahsettikten sonra Hakk’a yaratıcı vasfıyla bir niyaza başlanır. Bu rubaide zannediyorum ki hüsn ve aşk kavramlarından hüsn Leyla’ya, aşk ise Mecnun’a işaret etmektedir. Nitekim rubainin devamındaki ifadeler Leyla’nın bir güzellik vasfı olan zülüflerinin burguluğuna ve Mecnun’un bu güzellik karşısındaki aşk acısına atıfta bulunmaktadır. Zülüf ve zincir mazmunlarının Divan Edebiyatında yoğun anlamlara sahip çokça kullanımı vardır. Bunları biraz şerh etmek gerektiği düşüncesindeyim. Zülüf güzelliğin bir remzi olması bakımından olumlu bir anlama sahiptir. Fakat zülüfün zincir olması durumu aşığa has bir durumdur. Zincirin boyna dolanması, kemendin boyna dolanması gibi ifadeler aşığın yakalanışının, adeta güzelliğe meftun oluşunun resmini çizer. Bu iki mazmun aslında tek bir asla işaret etmektedir. Zülüf ve zincir aynıdır. Yani güzelliğin remzi olan zülüf bir bağlanışla beraber zincire döner. Burada dikkat edilmesi gereken husus -kemend mazmunundan da anlaşılacağı üzere- bu bağlanışın bir düşüş gibi birden ve beklenmedik bir şekilde gerçekleşmiş olmasıdır. Dediğimiz gibi bu, mazmunlardan anlaşılan tasvirî anlam boyutudur. Bir de bu mazmunların tasavvufî anlam karşılıkları vardır ki bu ancak derin bir anlama ile anlaşılır. Bu anlamanın gerçekleşmesi de tıpkı kemendin boyna dolanması gibi birden gerçekleşir gerçi her anlama için bu durum söz konusudur. 

Zülüf, veçhi (yüzü) örter ve veçhe dair iştiyakı artırır. O sebepledir ki zülüfler yüze perde gibi durur. Rubainin ilk iki mısraında hüsn-Leyla ve aşk-Mecnun eşlemelerinden başka bir eşleme daha vardır. Bu ikili, tasavvufî anlam boyutunda anlaşıldığında daha da derinleşir. Zülüf ve kevn (kainat) birbirine bağlıdır. Zülüf, aslında kainattır. Ve kainat Hakk’ın isimlerinin binasıdır. Yani varlık Hakk’ın veçhini örten bir zülüf gibidir, dağ-varlık ikilisi de buna benzer bir kullanıma sahiptir “varlık dağı” delinmeli ve ardına geçilmelidir. Fakat bu izafîdir ki varlığın perde olması durumu geçicidir. Tabi bu örtüş tam bir saklama halini ifade etmez, yani zülüf her an bir baş sallama hareketiyle geriye atılarak vech ayan olabilir. Fakat zülf ardındaki veçhin habercisi olduğu için de ayrıca veçhe dâhildir. Bu noktada daha açıklayıcı olması için Ömer Hayyam’ın meşhur bir rubaisinden de bahsedebiliriz:

اسرار ازل را نه تو دانی و نه من         Ezelin sırlarını ne sen bilirsin ne ben

وین حرف معما نه تو خوانی و نه من    Bu muamma harfi [heceyi] ne sen sökebilirsin ne ben

هست از پس پرده گفتگوی من و تو      Perdenin önünde sen ve ben dedikodusu var ama

چون پرده در افتد نه تو مانی و نه من    Perde düşünce ne sen kalırsın ortada ne ben

Rubaide de bahsi geçtiği üzere perde kalktığında ortada ne âşık kalmaktadır ne de zülüf kalmaktadır. Perdenin kalkması ile perdenin önü ve arkası ayrımı ortadan kalkarak birlik meydana gelir. Zülfün bir perde gibi açılması, hem zülfe bağlananın hem zülfün ortadan kalktığını daha doğrusu veçhe dahil olduğunu göstermektedir. “Perde” mefhumunun Batı sanatı içindeki yeri ile İslam sanatı içindeki yerine dair farklı analizler yapmak mümkündür. Yalnızca şunu ifade etmekle iktifa edelim ki Batı sanatında perde bir şeyi saklayan iken İslam sanatında -gölge oyununda olduğu gibi- bir şeyi gösteren açığa çıkaran olarak vardır. Arkasını gösteren bir perde bütünlüğü tekliği tesis ederken; sahne ile seyirciyi bölen perde bir ikiliği, ayrılığı, çokluğu tesis etmektedir. Zülfün perde olmasını da gölge oyunundaki perdeye benzetebiliriz. Bu perdenin arkasını örten bir yanı olduğu gibi arkasını aşikar eden bir yanı da vardır çünkü örtmek ile saklamak başkaca şeylerdir.  

Zülüf, bir zincir şeklinde aşığın boynuna dolanıverir. Zülüf bu bakımdan kainatın kendisidir ve hatta Hakk’ın isimlerinin bir binası olup aşk ile imar olunmuştur. Vahdet-i vücud düşüncesinin edebî bir ifadesi olan bu mazmunlar daha mufassal bir surette ehlince şerh edilebilir, sırf bu mazmunlardan hareketle dîbâcenin ve hatta eserin tamamında vahdet-i vücud düşüncesinin tamamına genel bir atfın olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

İkinci rubai ise sonrasında niyazın geldiği bir nevi vasıl rubaisidir. Bu rubai çok önemli bir kavramı ihtiva eder. Bu da mecaz kavramıdır. Mecaz kavramının taleb-i hakikatte bir yol olduğu ifade edilmiştir. Fuzûlî, Leylâ vü Mecnûn efsanesinin bu yolda bir araç olduğunu ifade etmektedir. Bu yolun sonunda ise bir sırrı (râz) arz edeceğinin haberini de vermektedir. Tam bu noktada bir poetik incelemenin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Fuzûlî’nin taleb-i hakikatte rah-ı mecaz tutması ne anlama gelmektedir? Ortada bir hakikatin varlığı ve bu hakikatin mecaz yoluyla talep edilmesi durumu vardır ki kanaatime göre Divan şiirini karakterize eden ifade bu cümlede gizlidir. Mecaz, dil, şiir, hakikat, hikaye, mazmun, alegori, istiare, efsane, destan gibi poetik unsurların incelenmesini bir sonraki yazıya bırakıyoruz. Okuyucudan bu yazıda işaret edilen noktaları diğer yazıda hatıra getirerek poetik inceleme yazısına kadar sabretmeleri yönünde ufak bir niyazda bulunmak durumundayız. O sebepledir ki bu rubainin tafsilatlı açıklamasını bir sonraki yazıya dek erteliyoruz.

Mensur Kısım:

İlâhî Leylî-i sırr-ı hakîkat [,] serâ-perde-i vahdetten iktizâ-yı zuhûr edüp tecellî-i cemâliyle fezâ-yı sûreti müzeyyen etdükde ve Mecnûn-ı rûh-ı ser-geşte bâdiye-i gaflet iken ol şa‘şa‘a-i cemâli görüp inân-ı ihtiyârı elden getdükde eğer, alâka-i âbâ-ı ulvî ve râbıta-i ümmehât-ı süflî ol lezzet-i cân-fezâya ve meserret-i dil-küşâya vâkıf olmayıp firîb-i mevâız-gûne ve hîle-i nesâyih-nümûne ile müharrik-i silsile-i inkıtâ-ı peyvend-i visâl ve müdebbir-i vesîle-i infisâl-i akd-i ittisâl olmak etseler, tevakku‘ oldur ki ne ol Leylî-i âlem-ârâya bu takrîr ref‘-i hicâb-ı cismânîde mûcib-i te’hîr ola ve ne ol Mecnûn-ı cihân-peymâya bu tezvîr nefy-i sûret-i nefsânîde bâis-i taksîr ve eğer behâne-i fesâne ile aşk-ı hakîkî ve hüsn-i ezelîden fudalâ-yı belâğat-pîşe ve buleğâ-yı fesâhat-endîşe cevâhir-i esrârı rişte-i izhâra çeküp ve semere-i ağmâzı şecere-i ibâretde gösterüp nikâb-ı hafâ ve hicâb-ı anâ ref‘ etmek etseler, terakkub oldur ki, hüsn-i müsâadet-i Sübhânî ve lutf-ı muâvenet-i Rabbânî husûl-i mertebe-i vusûle ve huzûr-ı derece-i zuhûra mümid olup Leylî-yi tehayyülât-ı hâslarına ve Mecnûn-ı hüsn-i ihlâslarına ihânet-i teşnî‘-i süfehâdan ve zillet-i i‘tirâz-ı bülehâdan ki ıtlâk-ı taarruzları eş‘âra ve tasavvur-ı meâyibleri güftara mesâbe-i ta‘n-ı bîhûde-i Leylî ve menzile-i men‘-i bîfâide-i Mecnûndur, mümteni’üt-te’sîr ola ve eğer bu fakîr-i müstehâm Fuzûlî-i bî-ser-encâm gâyet kıllet-i bidâat ve nihâyet-i naks-i emtia-i fesâhat ile istid‘â-yı indirâc-ı silk-i erbâb-ı hakâyık ve temennâ-yı inhırât-ı silsile-i ashâb-ı dekâyık edüp hizâne-i hüsn-i Leylî teshîri ve harâbe-i aşk-ı Mecnûn ta‘mîrine âzim olur. Tarassud oldur ki ol tarz-ı hâme ve nakş-i nâme ahsen-i vech ile müyesser olup hikâyet-i Leylî kimi âlem-gîr ve mahabbet-i Mecnûn kimi bekâ-pezîr ola… V’Allahü’l-mu‘în ve bihi’t-tevfîk.

“Allah’ım, Leylâ, hakikat sarayı ve varlığın birliğinin perdesinden zuhuru iktiza edip güzelliğinin tecellisiyle suretler alemini süslediğinde, Mecnûn’un ruhu gaflet çöllerinde avare iken o güzelliğin şaşaasını görüp irade ve ihtiyarını yitirdiğinde, eğer yüksek babaların (göklerin) ve aşağı anaların (yerlerin) bağlamaları Mecnûn’un o canevinin lezzetine ve gönlünün mutluluğuna vakıf olamayıp öğütlerle oyunlar ve nasihatlerle aldatıcı hileler gibi kavuşmayı engelleyici zincirlerle Mecnûn’un bağlanmasını engelleyici ayrılık yollarının tahakkukunu gerçekleştirselerdi öyle umulurdu ki, ne o Leylâ denen alemin süsünün bu cismani örtüdeki yüksek kıymetini geciktirmek gerekirdi ve ne de başıboş Mecnûn’a bu nefsanî düşüncelerin kusuru ilişirdi. Eğer efsane yoluyla hakikî aşkı ve ezeli güzellikten belagat üstatlarının ve fesahat üstatlarının mükemmellik düşüncesiyle, sırların mücevher taşlarını ipe dizer gibi izhar edip ve ifadelerin meyvelerinden gizli örtüleri kaldırılmak istense beklenir ki sübhanî yardım ve rabbanî inayet lütfu ile kavuşma mertebesine ve zuhur derecesine uzayıp giden Leylâ’nın hayallerine ve Mecnûn’un iyi niyetlerine ayıplamalarla ihanet eden sefihlerin ve mesnetsiz eleştiri yapanların ki onların bu, şiire karşı itirazları ve kusur aramaları Leylâ’yı beyhude ayıplamaları ve Mecnûn’u yolundan çevirmek için kurulan engeller gibi beyhude olur. Eğer bu fakir-i müsteham Fuzûlî söz güzelliğinin yoksunluğundan çekinmeden hakikat erbabı arasına girmeyi ve inceliklerden anlayanların arasında olmayı temenni eder, Leylâ’nın güzelliğinin hazinesine ve Mecnûn’un aşk harabesini tamire azmeder, kalemin süsü ve eserin güzelliği en iyi surette elde edilerek şöhreti aleme yayılan Leylâ’nın hikayesi ve Mecnûn’un üzüntüsü gibi [Fuzûlî de] makam sahibi olsun. Allah muindir ve tevfik ancak onunladır.”

Mensur kısmın çok zor bir yapıda örüldüğünü söylemek zor olmasa gerek. Fuzûlî’nin ifadeleri fazlasıyla geniş bir alana işaret etmektedir. Aslına bakılırsa Fuzûlî eserin sonunda arz edeceği râzı başında özetlemiştir. Zira Leylâ ve Mecnûn, mensur kısımdan da anlaşılacağı üzere iki remizdir. Leylâ hakikatin, Mecnûn ise onun talepkârının remzidir. Leylâ’nın zuhuru ve Mecnûn’un ona bağlanışı ancak bu iki remiz içinde derç olunan iki hakikatin karşılaşması ile mümkün olur. Ki hikayenin başlarında bu karşılaşma bir mektepte meydana gelmiştir. Burada da bir remiz söz konusudur ki ilim, irfan ve aşk üçlüsü bağlamında anlaşılmalıdır. Fuzûlî, hikayede birçok boyutta kurgunun olduğunu ifade eder. Yerin ve göğün bağlamaları ve ebeveynlerin engellemeleri birlikte zikredilmiştir. Burada zannediyorum ki kader düşüncesine atıf vardır. Zira engellemeler boşa çıkmış ve Mecnûn bağlılığını sürdürmüştür. Mecnûn’un ruhunun gaflet çöllerinde avare dolaşması ile “insanlar uykudadır” hadisine telmihte bulunur gibidir. Ruhun uyanışı ve bağlanışın gerçekleşmesi dolayısıyla bu iki ruh birbirine ait ve hatta ikilik ortadan kalkacak derecede bir olmuştur. Ruhların bu kaynaşması ya da bir olduğunu fark edişleri sonradan bir birleşme halinden çok evvelki birlikteliğin hatırlanması şeklindedir. Çünkü gaflet mazmunu uyanan için unutuşu ifade eder ki Mecnûn’un hatırlaması ancak o şaşaayı görünce gerçekleşir ve cezbolunur. Mecnûn bu cezbeden sonra yani zincirin boynuna dolanmasından sonra artık ne dünyada saadeti ne de rahatı kendinde barındırır. Tabi bu saadet ve rahat diğer insanların saadet ve rahatıdır. Zira hikayeden anlaşılacağı üzere Mecnûn kendinden memnun bir haldedir. Bu bir çelişki gibi gözükse de Mecnûn’un halinin bir makama dönüşmesi ve aşk makamında saadeti tatması kolay olmayacaktır. Zira engellemeler, oyunlar, nasihatler peşini bırakmayacaktır. Mecnûn’un durumu herkes için mümkün bir makama işaret eder ki bu makam birlik makamıdır. Leylâ’nın hakikatinde kendi hakikatini birleyen makamdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir