339 kez görüntülendi.

Filistin ve Batı: Bir İhanet Yüzyılı

Sağcı İsrailliler için Trump’ın planı Balfour Deklarasyonu’nun benzeri bir zafer iken Filistinliler için Batı’nın ihanetinin son sahnesinden başka bir şey değil.

Noam Chomsky, yerleşimci-kolonyalizmi emperyalizmin en şiddetli ve sadistik şekli olarak tanımlamıştı. Filistinliler ise son yüzyılda eşi benzeri olmayan bir talihsizliğin mağdurları olarak, hem siyonist yerleşimci-kolonyalizminin hem de Batı emperyalizminin olumsuz sonuçlarına maruz kaldılar.

İlk ve en kritik ihanet 1917’deki Balfour Deklarasyonu’ydu. İngiliz Hükümeti’ni “Filistin’de mevcut bulunan Yahudi olmayan halkların toplumsal ve dinî haklarına halel getirecek hiçbir şey yapılmama” şartıyla Filistin’de Yahudi halkı için milli bir yurt kurulmasını destekleme taahhüdü altına soktu.

1917’de Araplar Filistin nüfusunun %90’ını oluştururken Yahudiler %10’dan daha az bir kısmını oluşturuyordu. Buna rağmen İngiltere tartışılmaz çoğunluğu reddedip ufak bir azınlığa kendini kaderini kendi belirleme hakkını tanıdı. Yahudi yazar Arthur Koestler’in sözleriyle: “Bir millet ikinci bir millete üçüncü bir milletin toprağını büyük bir gösterişle vadetti.”

 

Büyük Falso

Balfour Deklarasyonu klasik bir Avrupa sömürgeciliği belgesiydi. Yazarı, o zamanın (İngiltere) Dış İşleri Bakanı Arthur James Balfour, kolonyal zihniyetin simgesi haline gelmişti: ülkedeki yerli halkın milli hakları onu en ufak alakadar etmiyordu.

“Siyonizm, doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü diyin” dedi ve devam etti, “Kökenini şimdi tarihi topraklarda yaşayan 700.000 Arap’ın isteklerinden ve uğradıkları haksızlıklardan daha çok asırlık gelenekten, günümüz ihtiyaçlarından ve geleceğin umutlarından almaktadır.”

İngilizlerin çıkarları açısından Balfour Deklarasyonu büyük bir falsoydu, imparatorluk tarihi boyunca yapılan en büyük stratejik hatalardan biriydi. Siyonist perspektiften,  her nasılsa, devlet olma yolundaki çarpıcı bir dönüm noktasını temsil ediyordu. Günümüzde hala ülkede dur durak bilmeden sistematik olarak devam eden Siyonist işgali için zemini hazırlamıştı.

1920’den 1948’e kadar İngilizler Filistin’de Manda yönetimini devam ettirdiler. Manda siyasetinin ana kaidesi ise Yahudiler çoğunluk olana dek temsil kuruluşlarına izin vermemesiydi. İngiliz Ordusu 1936’da Arap İsyanı olduğunda bunu büyük bir vahşetle bastırmıştı. Yaygın inanışın aksine Filistin 1940’lı yıllarda değil 1930’larda kaybedilmişti. İngiltere hala daha onaylanmasa da Filistin trajedisinin yaşanmasında kritik bir rol oynadı.

 

Galipler ve Mağluplar

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump da Filistinlilerin aleyhine Siyonist çıkarları geliştirme şeklindeki eski sömürgeci modele uyuyor. Onun basit dünya görüşüne göre sadece galipler ve mağluplar var ve ona göre Filistinliler daimi mağluplar iken İsrailliler galiptir. Nitekim herhangi bir tarafsızlık yahut dürüst bir aracı olarak hizmet etme iddiasından da uzak durmuştu.

Trump’ın rolü İsrail’in avukatlığını yapmaktan ibaretti. İşgal altındaki Filistin topraklarında kurulan İsrail yerleşimlerinin yasadışı olmadığı yahut barışın önünde bir engel oluşturmadığı açıklamasıyla onun hükümeti Amerika’nın politikasını birdenbire tersine döndürdü. Trump sadece İsrail Devletini desteklemekle kalmadı, Başbakan Benjamin Netanyahu’nun ve işgal altındaki Batı Şeria’nın olabildiğince büyük kısmını “Büyük İsrail” topraklarına katmayı hedefleyen aşırı sağcı yerleşimcilerin de tarafında durdu.

Başa geldiğinden beri Trump, Filistinlilere birçok ağır darbe vurdu: Kudüs’ün tamamını İsrail’in başkenti olarak kabul etti, Amerikan konsolosluğunu Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı, UNRWA’ya (Filistinli Mültecilerle ilgilenen Birleşmiş Milletler ajansı) aktarılan Amerikan fonunu kesti, Filistin Otoritelerine yapılan mali yardımı geri çekti, Suriye’deki işgal altında bulunan Golan Tepelerinde İsrail’in egemenliğini tanıdı ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Washington ofisini kapattı.

Sonrasında, 28 Ocak’ta Trump çokça duyurulan ve defalarca ertelenen, Filistinliler için aşırı karlı olacak bir “kazan-kazan fırsatı” diye tarif ettiği “Yüzyılın Antlaşması”nı açıkladı. Plan, Kudüs’ü İsrail’in bölünmez başkenti olarak kabul ediyor ve İsrail’e Batı Şeria’daki yasadışı yerleşim yerlerini ve Filistinlilerin ekmek kapısı olan bereketli Ürdün Vadisi’ni ilhak etmesi için tam yetki veriyordu. Ayrıca İsrail, Batı Şeria’nın güvenliği, karmaşık otoyolları, tünelleri ve askeri üsleri üzerinde kontrolünü devam ettirecekti.

 

Ahlak Yoksunluğu

Aynı zamanda Filistinliler İsrail’i bir “Yahudi Devleti” olarak kabul etmek ve onun işlediği savaş suçları karşısında barış talep etmeyi bırakmak zorundaydılar. Planda bahsedilen Filistin “Devleti” askerden arındırılacak, Doğu Kudüs civarında bir başkenti olacak ve Gazze Şeridi ile birbiriyle bağlantısız birkaç Batı Şeria bölgesi arasına hapsedilmiş olacaktı. Filistin’in komşu Arap ülkeleriyle hiçbir sınırı olmayacak, hava sahası, su ve diğer hayati kaynaklar üzerinde de hiçbir kontrolü bulunmayacaktı.

Özünde bu, İsrail ordusu ve sürekli sayısı artan Yahudi yerleşimleri tarafından kuşatılmış, verimsiz bantustanların* bir araya toplanması için yapılmış bir plan. Bir devletten çok bir hapishaneyi andırıyor. Bu anlamsızca adaletsiz ve gayrihukuki planı kabul etmeleri karşılığında Filistinlilere Amerika’nın devlet hazinesinden değil Körfez ülkelerinden alınacak şekilde, gelecek beş yıl içinde ödenecek 50 bin dolar vadedildi.

Netanyahu’nun Trump’ın planını memnuniyetle kabul etmesine şaşırmamalı. Bu plan aslında onun bütün dilek listesini kapsıyordu. Her şey bir kenara, bütün yandaşlar ve aleyhtarlar planda ittifak etseler bile bu iki devletli çözüm ve bağımsız bir Filistin Devleti hayaline vurulan son darbe olurdu. Ayrıca Filistin tarafının hiddetle bu teklifi reddetmesine de şaşırmamalı. Trump’ın teklif ettiği bir barış planı değil aksine apartheid (ırk ayrımcılığı) politikası için bir model niteliğinde. Milyonlarca Filistinliyi İsrail’in kalıcı hakimiyetine mecbur bırakan, yasadışı işgali legalleştirmeye yönelik atılan bariz bir adım. Her türlü etikten yahut en basit insani ahlaktan uzak sömürge zihniyetini anımsatıyor.

İsrail tarafı için Trump’ın planı Balfour Deklarasyonu ile kıyaslanabilecek derecede muhteşem bir diplomatik zafer. Filistinliler için ise asırlık bir hilekarlık destanının son faslı ve batılı güçler tarafından uğradıkları bir ihanetten ibaret.

( *Bantustan: Güney Afrika’daki apartheid(ırkçı) rejiminin, siyah çoğunluktan kurtulmak için bulduğu “dahiyane” çözüm. Siyahların tarihi “kabile toprakları” önce idari bakımdan Güney Afrika Cumhuriyeti’nden ayrılacak, daha sonra bunlara bağımsızlık bahşedilecekti. Bu arada, bağımsız bantustanlara mensup olan siyahlar da Güney Afrika vatandaşlığından çıkarılacaktı. Bantustanların toprakları bölük pörçüktü, ekonomik yahut ulaşımsal bağımsızlıklarından söz etmek mümkün değildi.)

 

*Bu yazı ilk kez Derin  Tarih Nisan 2020 sayısında yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir