1.833 kez görüntülendi.

“Fıkıh Nedir” Sorusuna Klasiğin Verdiği Cevap: Fıkıh İlmine Giriş: Metinler Seçkisi

Fakültemizin İslam Hukuku kürsüsü öğretim üyelerinden Nail Okuyucu Hocamızın “Fıkıh İlmine Giriş” başlığını taşıyan kitabı, geçtiğimiz aylarda KETEBE yayınlarından neşredildi.

Fıkıh İlmine Giriş: Metinler Seçkisi başlığını taşıyan bu eser, fıkhı bir ilim olarak tanıtmayı hedefleyen bir giriş kitabı. Bu ilmi kuran, sürdüren ve üzerinde tefekkürde bulunan âlimlerin bu amaca hizmet eden ifade ve yazılarını derleyen bir seçki niteliğindeki eser, bu yönüyle İslâm hukuku hakkında genel bilgilerin yer verildiği giriş kitaplarından farklı olarak okuyucuyu doğrudan metinlerle karşı karşıya getiriyor. Eseri hazırlayan Nail Okuyucu, furû, usûl ve bu iki ilmin alt disiplinleri hakkında klasik kaynaklardan hareketle oluşturduğu seçkide, fıkhın dinî ilimler arasındaki yerinden fıkhî bilginin mahiyeti ve elde edilişi, tedavüle giriş ve tatbik süreçlerine kadar içinden geçtiği bütün aşamaları ilgilendiren metinlerle fıkhın muhtelif boyutlarına dair genel bir çerçeve sunuyor. Sadece ilahiyat fakültelerinde okuyan ya da dinî ilimlerle iştigal eden kimseleri değil, genel okuyucuyu da dikkate alan kitap, içeriğindeki metinlerin Arapça orijinallerini de ihtiva ediyor. Önde gelen fakihlerce kaleme alınmış önemli metinlerden oluşan bir derleme niteliğindeki Fıkıh İlmine Giriş: Metinler Seçkisi özenle hazırlanmış zengin içeriği ile fıkha dair bilgimizi derinleştiriyor.

Hocamızla yeni kitabına dair hoş ve istifadeli bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Selamun aleyküm Hocam, öncelikle yoğun programınızda bize vakit ayırdığınız için teşekkür ediyoruz. Kitabınızı okuduk ve çok beğendik, belli ki yakın zamanda fıkha dair çalışmalar yapanların başucu kitabı haline gelecek. Ayrıca fıkıh ile özel olarak ilgilenmeyenlerin de istifade edebileceği bir tarzda ele alınmış konular. Dilerseniz sorularımıza geçerek eserinizi sizden dinleyelim. Böyle bir kitap hazırlama fikri nereden doğdu? Kitap kimlere hitap ediyor?

Bu kitabı hazırlarken biri uzak, diğeri yakın iki amaç güttüğümü söyleyebilirim. Uzak amacım, ilahiyat fakültesi eğitimine yeni bir perspektif katabilmekti. Nedir bu perspektif? İlahiyat fakültelerinde -en azından bazılarında- hâlihazırdaki eğitimin geçmiş yıllara göre bazı açılardan daha iyi durumda olduğunu söyleyebilsek de hala çözemediğimiz temel problemler var. Dil meselesi maalesef hala bu problemler arasında ilk sıralarda yer alıyor. Hala ilahiyat öğrencileri, aldıkları eğitimin olmazsa olmazı konumundaki Arapça dilbilgisi noktasında aranan yeterliliğe sahip değil. Bu sorun, biraz da fakülte eğitiminin tasarımından ileri geliyor ve yalnızca hazırlık eğitiminin, hazırlık Arapça müfredatının değiştirilmesi ile yani biraz daha klasik Arapça eğitimine yakınlaştırılması ile çözülebilecek bir şey değil. “Arapça hazırlıkta modern Arapça okutuluyor, onu değiştirelim, klasik Arapça’ya dönelim, Emsile – Binâ okutalım” demekle de çözülebilecek bir problem değil. Yani çözümü orda görmek de sahih bir tespit olmaz. Dil problemini sadece bu adımla çözemeyiz. Esas problem, ilahiyat öğrencisinin mezun olana kadar aldığı eğitimin ana kaynaklarıyla irtibatlı hale gelememesidir. Bunun için hususen temel İslâm bilimlerinden belli bir alanda uzmanlaşmaya dönük bir okuma yürütmeye, arayışa girmeye de gerek yok. Üniversite düzeyinde burada hazırlıkla birlikte beş sene okuyan bir öğrenci, temel eğitimini oluşturan ilahiyat tedrisatıyla bir türlü beklenen irtibatı kuramıyor. Fakülteye başlayan bir öğrenci, beş sene okuyor ancak bu süre boyunca ilahiyat eğitiminin temel meseleleri ile yüzleşemeden, temel kaynaklarla hiçbir şekilde irtibat kuramadan mezun olup gidebiliyor. Tabii bunun daha geride yatan bazı sebepleri de var; ilahiyat fakültelerine biçilen misyon, ilahiyat mezunundan beklentiler, ilahiyat öğrencisine mezuniyet sonrasında çizilen yollar, istihdam alanları ile de ilgili bir problem. Meslek dersleri ve din kültürü öğretmenliği için veya cami hizmeti düzeyinde din görevliliği için belki zaten bahsettiğimiz seviyede bir irtibata gerek de duyulmadığından bu husus önemsenmiyor olabilir. Ancak unuttuğumuz nokta, üniversite eğitiminin taşıdığı farklı anlamlar. Buradaki tedrisatın akademik standart ve beklentilere karşılık verebilecek bir düzeyde yürütülmesi ve fakültenin benzer disiplinlerin eğitimini konu edinen mukabil müesseselerden farklılaşmasını sağlayacak şartlardan taviz verilmemesi gerekir. Biz esas bunun peşine düşmeliyiz.

İşte bu problemlere dair bir süredir üzerinde düşündüğüm, nasıl olması gerektiği hakkında ulaştığım bazı çözüm yollarını yansıtabilme gayesiyle böyle bir kitabı hazırladım diyebilirim. Bu çözüm yolu, mümkün olan en erken vakitte öğrenciyi ana kaynaklarla irtibatlı hale getirebilmek! Fıkıh ilmine giriş düzeyinde bilgiler verilen ve bu minvalde konuların işlendiği bir derste, öğrenci fıkıh ilmini kendi kaynaklarından, bizzat fakihlerin metinlerinden hareketle; fukahanın fıkhı nasıl takdim ettiklerini, bir ilim nasıl tasavvur ettiklerini bizzat kendi metinlerinden hareketle görsün istedim. Fıkıh ilminin sahasına dair zihinde ne canlanmalı sorusuna eşlik edecek şekilde fıkhın sahasını, fakihlerin ilgilendiği meseleler eşliğinde gündemlerini, mesailerini nelerin teşkil ettiğini bizzat fakihlerin kendi metinlerinden, kendi ifadelerinden hareketle takip edebilsin istedim. Çabam biraz bununla ilgiliydi yani bu uzak sebep. Dediğim gibi ilahiyat eğitimine yeni bir perspektif kazandırabilme gayesi ile bir arayışın neticesinde böyle bir metin ortaya çıktı.

Daha yakın gayesine gelince; malumunuz, İslam Hukukuna Giriş dersinde öğrencilerime bu kitaptaki metinlerin büyük bir kısmını birkaç yıldır okutuyorum. “İslam Hukukuna Giriş dersine uygun bir ders materyali hazırlayabilmek” daha yakın gayem oldu ve kitap buradan çıktı. Metinleri seçme ve hazırlama sürecinden kısaca bahsedecek olursam; ilk olarak Beyzâvî’nin metnini hazırlamıştım. O da hoş bir tevafuk eseri oldu. Birkaç sene önce Beyzâvî ile ilgili bir makale yazarken, onun el-Gâyetü’l Kusvâ adlı kitabını incelemiştim. Kitabın başında, yazarın başka metinlerde rastlanmayan beş mukaddime koyduğunu gördüm. Beyzâvî, fıkhı müteahhirûn döneminde iyice yerleşen ilim anlayışına uygun düşecek şekilde tanımlıyor, konusu, gayesi gibi bildiğimiz o esaslar üzerinden fıkha dair bir sunuş yapıyor. Aynı üslup onun diğer kitaplarında da karşımıza çıkıyor. Hadis ile ilgili bir kitabında da benzer şeyler var, kelama dair kısa bir risalesi var onda da görüyoruz. Giriş kısmındaki bu mukaddimeleri tasavvur-tasdik kavramları ile irtibatlandırarak aktarıyor. Yani tasdikat düzeyindeki hüküm cümlelerine, fıkıh ilminin esas meseleleri ile ilgili hükümlere yani önermelere geçmeden önce kavram bilgisi sağlayacak düzeyde bir giriş yapmış. Bunun bir de İsferâyînî adında bir âlime ait henüz neşredilmemiş bir şerhi var Süleymaniye Kütüphanesi’nde. Bu metni de temin edip Arapça ve tercümesini hazırladım ve böylelikle kitabın ilk bölümü ortaya çıktı.

İkinci bölümde ilk olarak fıkıh tasavvurunun gelişimini kronolojik bir bakışla takip edebilmemizi sağlayacak tanımları derledim. Sonra, fıkhî bilginin mahiyetine dair, Debûsi’den ve Zerkeşî’den iki metin var. Onlar da gerçekten orijinal ve kıymetli metinler. Bir de Gazzâlî’nin, fıkıh ilmine eleştirel bir bakış sunduğu, İhyâu ulûmi’d-dîn’in ilim bölümünde fıkıh kelimesinin anlamında yaşanan dönüşümü anlattığı bir bölüm var. Bunlar fıkha dair genel bir tasavvur sunması için kitaba dâhil edildi. Ayrıca yine ikinci bölümde, bilimler tasnifine dair yazılan Mevzûâtü’l-Ulûm tarzı kitaplarda fıkıh ilminin nasıl algılandığı ve ona nasıl yer verildiğini gösteren metinler var. Bütünün içerisinde fıkıh nerede duruyor, ulûm-u şer’iyye içerisindeki konumu nedir bunları gösteren metinler var. Sonrasında, İbn Haldûn’un Mukaddime’sinden bir metin geliyor. Bu da fıkıh ve usulün tarihsel gelişimini ve literatürü, belli başlı metinler eşliğinde sunan bir metin. Onu da bilinçli olarak Osmanlı Türkçesine yapılmış tercümesinden seçtim. Lisans düzeyindeki bir öğrenci Osmanlıca bir metinle muhatap olsun, birkaç yüzyıl önce yazılmış bir kitabın diline aşinalık kazansın istedim.

Üçüncü bölümü teşkil eden metinlere geldik. Malumunuz, fakihlerin mesaisi bugünkü manada akademik bir faaliyetten ibaret değil. Yani eski fakihler hukukla sadece teorik düzeyde ilgilenmekle kalmayıp aynı zamanda bir zanaat, bir meslek olarak hukukla ilgiliydiler. Klasik dönemlerde başta fetvâ ve kazâ faaliyetleri olmak üzere pratik olarak hukukî vazifeler alıyorlar ve bir sosyal örgütlenme diyebileceğimiz meslek grubunu da ortaya çıkarıyorlar -Makdisi’nin lonca dediği-. Bu düzeyde bir iştigal ister istemez kendi içerisinde bir hiyerarşi doğuruyor ve fıkıh adına konuşma yetkinliği ve becerisine göre fukahâyı tasnif etme ihtiyacı duyuluyor. İşte “Tabakatü’l-Fukahâ” kavramı bu tasnif gereğinden doğmuştur. Fakihler derecelere ayrılmış, yetkinliklerine göre, söz söyleme, fıkhî görüş beyan etme salahiyetlerine göre tabakaları belirlenmiştir. Bu derecelendirme hem mezhebin kendi içerisinde müftâ bih olan kavli öne çıkarma açısından önem arz eder hem de tarihsel bir perspektif sunar. İbn Kemalpaşa’nın metninin başında çok güzel bir cümle var. Şöyle diyor: “Mukallid müftü görüşüne dayanarak fetva verdiği kimsenin halini bilmek zorundadır. Bilmekle ismini, nesebini, hangi beldeye mensup olduğunu kastetmiyoruz. Yani onun kim olduğu, şahsı, memleketi önem arz etmiyor. Bizim kastımız taklit edilen kişinin rivayetteki sıralamasını, dirayetteki derecesini ve fakih tabakalarından hangisinde yer aldığını öğrenmektir”. Bu metni İbn Kemelpaşa geriye doğru baktığında karşılaştığı fıkhî müktesebata eleştirel bir bakış sunmak üzere yazmıştı. Karşısına çıkan her türlü fetvayla, her türlü kaville, her türlü içtihatla amel edemeyeceği, bunun bir derecelendirme, bir tasnif ışığında ele alınması gerektiğine dair oldukça açık bir metin kaleme aldı. İşte bu metni, fakihlerin tabakalarına dair bir bilinç oluşturması için kitaba dâhil ettim.

Dediğim gibi fetva ve kazâ fukahânın meşgalesinin en önemli görünüm alanları. Fetva nasıl bir süreçte ortaya çıkar, müftâ bih kavil nasıl belirlenir, mezhep kaynaklarıyla doğal irtibatlar nasıl tesis edilir, bu kaynaklar nasıl okunur gibi sorulara cevap vermek üzere bir Hanefî mezhebinden bir de Şâfiî mezhebinden iki metin koydum. Hanefî mezhebinden, meşhur İbn Âbidin’e ait Ukûdu resmi’l-müftî başlıklı manzum metni, Şâfiî mezhebinden de İbnüs-Salâh’ın Edebü’l-müftî ve’l-müsteftî adlı eserinin ilgili kısmını ekledim. İbnüs-Salâh’ın tasnifi Nevevî tarafından da benimsenip sürdürülmüş ve Şâfiî mezhebinde yaygın tasnife dönüşmüştür. Ardından kazâ faaliyetiyle ilgili, Trablûsî’nin Mu‘înu’l-hükkâm adlı eserinden bir bölüm ekledim. Bu kitabın da şöyle bir hikayesi var; aslında kitabın kaynağı Mâlikî fakih İbn Ferhûn’un Tebsıratü’l-hükkâm adlı kitabı, metnin içeriği büyük ölçüde ona dayanıyor. Bugünkü nazarla baktığımızda açık bir intihal ancak eski devirde bu tür alıntılar biraz daha farklı telakki ediliyor. Trablûsî o metni almış, baştan sona Hanefi mezhebine uyarlayarak yeniden yazmış, farkı bu. Yani kazâ usulünü genel olarak Hanefî mezhebine uygun hale getirmiş.

Son bölümde de muhtasar bir fıkıh lügati var. Bunu da daha önce makale olarak neşretmiştim. Temel fıkıh kavramları başka bir sözlüğe ihtiyaç duyulmadan bu kitapta bulunabilsin diye kitaba uygun hale getirerek o metni de ekledim. Muhtasar, derli toplu bir sözlük. Müellif başında zaten söylüyor, Cürcânî’nin Ta‘rîfât’ı gibi önemli birkaç sözlükten hareketle fıkıh kavramlarını derlemiş, birkaç fıkıh kitabından da istifade etmiş.

Kitabın ortaya çıkış hikâyesi biraz böyle. Bazı başlıklarının ve metinler içindeki kimi kısımların ilahiyat öğrencisine ağır gelebileceğinin farkındayım, pedagojik açıdan çok da uygun olmayabilir bazı metinler. Çünkü bu dersi alan ikinci sınıf öğrencisi henüz tam bu noktaya gelmemiş olabiliyor. Ancak diğer taraftan bakarsanız öğrenci yirmi yaşına ulaşmış oluyor. Yirmi yaşında bir öğrenci de bunları okusun; biraz zorlanacak, biraz daha gayret edecek. Bir kere okuduğunda anlamıyorsa, iki kere okuyacak, üç kere okuyacak. Bir şekilde intibak sağlayacak. Öğrenci kendi seviyesini yukarı çıkarmaya çalışsın. O yüzden ısrar ediyorum öğrencilere okumaları için.

 

Bizim aslında özlem duyduğumuz bakış açısı diyebilirim. Siz derslerinizde kitabın tamamını okutma düşüncesinde misiniz?

Hayır, kitabın tamamını okutmuyorum. Mesela Sadruşşerîa’dan aldığım metin tabii ki bu ders için uygun değil, çok ileri seviyede fıkıh usulünün tanım ve mevzusunu tartışan bir metin. Bu metni ikinci sınıf öğrencisine, henüz fıkıh diline aşinalık kazanmamış kişilere okutmak tabii ki makul değil. Belli başlıklarını okutuyorum. Beyzâvî’nin mukaddimelerinin olduğu birinci bölümü tamamen okutuyorum. Orada zaten Molla Hüsrev ve İzmirî’den metinler de var. Beyzâvî, Şâfiî bir âlim olduğu için kendi perspektifiyle yazıyor. Klasik bir Hanefî metninde bu konulara nasıl yaklaşıldı, fıkıh nasıl tanımlandı bunları da göstermek gerekiyordu. Şâfiîlerin tanımını verip Hanefîlerin meşhur Marifetü’n nefsi mâ lehâ ve mâ aleyhâ” tanımı ne anlama geliyor, buna dair bir metin olmaması eksiklik olacaktı. Onları da Molla Hüsrev ve İzmirî haşiyesinden telafi etmeye çalıştım. Birinci bölümü tamamen okutuyorum. İkinci bölümden de fıkıh tanımları üzerinde duruyorum. Kezâ üçüncü bölümü okutuyorum; fetva ve kazâ âdâbıyla ilgili bölümleri.

 

Kitabınızda Beyzavi’nin el-Gâyetü’l-Kusvâ’sından mukaddimelere ve bunların şerhine oldukça geniş yer ayırmışsınız, derslerinizde de doküman olarak kullandığınızı biliyoruz. Beyzâvî’nin mukaddimeleri neden önemli?

Bu mukaddimelerin niçin önemli olduğu hakkında biraz daha konuşmamız gerekiyor sanırım. Bu mukaddimeler her şeyden önce öğrenciye bir ilim bilinci ve talebelik ahlakı kazandırıyor. Sadece bir cümle okuyarak bunu gösterebiliriz. Bakın ilk cümlesinde ne diyor:

اِعلمْ أنّ من حاوَلَ عِلْمًا فحقُّه أنْ يَتَصَوَّرَ حقيقةَ ذلِكَ العِلْمِ أوّلًا لِيكونَ علي بصيرةٍ في طَلَبِهِ ويَعْرِفَ ما هو المطلوبُ منه وما هو الموضوعُ له ويَعْلَمَ غايةَ جُهْدِهِ فيه وجَدْواه ومَبادِئَ عِلْمِهِ ومَبْناه.

“Herhangi bir ilmi öğrenmeye koyulan kişi, ilk olarak o ilmin hakikatine yönelik bir tasavvur kazanmalıdır. Böylelikle, talep ettiği şeye dair bir basiret elde eder ve bu ilimden neyin talep edildiği, ilmin konususun ne olduğu, uğrunda harcayacağı çabayla neyi elde edeceği, ne kazanacağı ve bu ilmin dayandığı ilke ve esasların (mebâdi) neler olduğunu bilir.

Bu ifadelerin sunduğu bakış açısını lise düzeyine indirebilirsek; sadece İmam Hatip liselerini kastetmiyorum, bütün öğrencilere bu bakış açısı ve bilinci kazandırabilirsek, Türkiye’de hakikaten eğitime yeni bir perspektif katabiliriz. Şöyle ki; bir insan belli bir alana niçin ilgi duyuyor? Bu ilgisinin temelleri ne? Bu ilgi bilinçli ve gerçekçi mi yoksa anlık, duygusal ve değişken bir ilgi mi? Bunu test etmenin ve insanların karşılarına beklentilerine uygun bir eğitimle çıkabilmenin yolu, bu bilinci çok küçük bir yaşta verebilmek! Ben bir alanı niçin talep ediyorum; fıkıh okumayı, fizik okumayı, edebiyat okumayı niçin istiyorum? Bunu bilmenin, bu soruya cevap vermenin yolu, her şeyden önce okuyacağın alanın sana ne sunduğunu bilmekten geçiyor. Edebiyat okumakla ne elde edeceksin? Tarih okumakla ne elde edeceksin?  Bunu bilebilmek için o ilmin hakikatini öğrenmen lazım. Bu da konusunu ve amacını bilmekten, meselelerine dair bir bilinç elde etmekten geçiyor. Öğrencilerin mizaçlarına uygun alternatifler sunabildiğimizde, beklentilerine ve tabiatlarına uygun farklı seçenekler sunabildiğimizde bir şeyler değişmeye başlayacaktır. Üniversite tercihlerinde karşımıza çıkan problem de aslında buradan ileri geliyor. Üniversite tercihleri sonunda kazanılan bölümden bir türlü hoşnut olmama, kendini bulamama… Bu problemler, insanın kendini hem tanıyamamasından hem de ilgi duyduğu alana dair akademik bir bilince sahip olamamasından ileri geliyor.

Bir fakihin metnine ilk cümle olarak bunu zikrederek başlaması, ne kadar bilinçli hareket ettiğini gösteriyor. Yani benim sana ne vereceğimin, bu kitapta ne ile karşılaşacağının öncelikle farkına varmalısın ki bu kitaptan istifade edebilesin, bu kitaptan bir şeyler öğrenebilesin diyor. İlk cümlesinin önemi bu. Diğer cümleler de tanım ve mevzuyla ilgili ki bunlar zaten birbiri ile irtibatlı şeyler. Bu da bizim klasik dönemde fukahânın -genel anlamda ulemânın- uğraştıkları işe, meşguliyetlerine dair ne kadar üst düzeyde bir bilince sahip olduklarını gösteriyor. İlimleri konumlandırma noktasında, ilimlerin arasındaki ilişkileri tesis etme noktasında gerçekten gelişmiş, sofistike bir bilince sahipler. Bunu da metinlerine yansıtıyorlar. Benzer ifadeleri diğer ilimlere dair yazılmış kitaplarda da bulabiliriz. Zaten mevzûâtü’l-ulûm tarzı kitaplar da bunun için hazırlanıyor. Taşköprüzade, Tehânevî gibi yazarlar, Beyzâvî’nin burada fıkıh için yaptığını bütün ilimler için yapıyorlar. Her bir ilimi tanımlıyorlar. Konusunu, meselelerini, belli başlı kaynaklarını sunuyorlar ki; bütün ilimlere dair okuyucuda bir perspektif oluşabilsin.

Şimdi; ilahiyat öğrencisinin bütün giriş derslerini bu şekilde okuduğunu varsayalım. Hem bir taraftan kendi okumalarını şekillendirirken, hem de niyeti varsa lisans sonrası çalışmalarına böyle bir bilinçle katılacak demektir. Mukaddimeler işte bu açıdan önemli.

 

 

Kitapta fıkıh nedir? Fakih kimdir? sorularına cevap olmak üzere kronolojik olarak fıkıh tanımlarının sıralandığı bir bölüm var. Erken dönemde özellikle Ebu Hanife (ra) ve Hasan-ı Basri’nin (ra) ifadelerinden; takva ve ibadete bir vurgu ile beraber fıkhı dinin bütününe teşmil eden bir yaklaşım göze çarpıyor. Fıkhın disiplinleşme sürecinin tamamlanmasından sonra ise daha teknik ve daha çerçeveli tanımlarla karşılaşıyoruz. Kitaba aldığınız ve almadığınız örnekleri beraberce düşündüğümüzde fıkıh tanımlarının tarihsel gelişimi bize neler söylüyor?

İmam-ı Azam’dan önce de fıkıh hakkında açıklayıcı cümleler kurulduğuna rastlıyoruz. Bildiğimiz kadarıyla fıkıh, hicri ikinci asrın başlarından itibaren müstakilleşme yoluna girmişti. Yani fıkıh kelimesi, dine dair genel bilgiden ayrıştırılarak belli bir tarzda elde edilen bilgileri ifade etmek üzere kullanılmaya başlanıyor. İlim ile fıkıh arasında hicri ikinci asrın başlarında bir ayrışma oluyor. Fıkıh daha farklı bir dini bilgiyi, malumunuz kelâmı da içerecek şekilde ifade etmek üzere kullanılıyor. İlk dönemdeki cümleleri, teknik manada fıkıh tanımları olarak göremeyiz. Gördüğünüz üzere Şa’bî’nin, Hasan-ı Basrî’nin tanımları öyle. Hatta Ebû Hanîfe’nin tanımı da belki biraz buna yaklaştırılabilir. Burada genel bir bakış açısı var. Yani fakih deyince, fukahâ denince akla ne geliyor? Hasan-ı Basri’nin tanımı alternatif değil mi? Aslında Hasan-ı Basri’nin cümlesini bir itiraz olarak da okumak mümkün. Artık fıkıh bir uzmanlığa, belli kişilerin uzmanlık düzeyinde ilgilendikleri, biraz da genel dini bilgiden kopmaya başlayan bir alanı ifade etmeye başlayınca, Hasan-ı Basrî böyle olmamalı diyor. Tam manasıyla bir din âlimi, müfessir, fakih, muhaddis ve de bir sufi olarak. Bütün dini ilimleri cem’ etmiş bir kişilik, hem haliyle hem kaliyle. Dini bilgiye dair meşgaleler içerisinde bir uzmanlaşmanın ortaya çıktığını, belli kişilerin fıkıhla daha üst düzeyde ilgilenmeye başladıklarını fark edince, buna aslında bir itiraz sunuyor. Fıkıh böyle olmamalı demek istiyor. Gazzâlî’nin daha sonraki itirazı da, Hasan-ı Basrî’nin o serzenişinin birkaç yüzyıl sonra makes bulmasından ibaret. O da zaten metne Hasan-ı Basrî’nin cümleleri ile başlıyor dikkat edilirse. Hasan-ı Basrî böyle olmamalı, diyor ama olmuş. Kaçınılmaz olan bir uzmanlaşma süreci var. Bir fukaha zümresi doğuyor. Gazzâli de dört asır sonra gelerek aslında böyle olmamalıydı, Hasan-ı Basrî haklıydı demeye çalışıyor. Sonrasında Ebû Hanîfe’den itibaren biraz daha net tanımlarla karşılaşıyoruz. Ebû Hanîfe’nin tanımı da kendi metinlerinde geçmiyor. Daha sonra kaynaklarda ona nispet edilen bir tanım ama çok yaygın görüldüğü için nispetini çok fazla sorgulamaya da sanırım gerek yok.

Burada benim tarihsel olarak sıraladığım tanımlarda bir kuşatıcılık iddiası yok. Önemli âlimlere ait görebildiğim tanımları derledim. Bunların hepsi de teknik manada fıkıh tanımı değil zaten. Fıkha dair âlimlerin genel tasavvurlarını, yaptıkları ayrımları, taşıdıkları bilinçi gösteren ifadeler. Tarih ilerledikçe, özellikle dördüncü asrın sonlarıyla beşinci asra geldiğimizde çok daha teknik tanımlarla karşılaşıyoruz. İkinci yüzyılda furu’ fıkıh tedvin edilmişti, üçüncü yüzyılın sonlarıyla dördüncü yüzyılın ortalarına kadar da fıkıh usulü tedvin edildi. Burada Şâfiî’yi biraz daha farklı bir yere koymalıyız ama literatürün esas gelişimi ve ilmin tedvini hicri dördüncü yüzyılda oldu. Dördüncü yüzyılda fıkıh bilimi, fürûu ve usulü ile tam olarak kurulmuş oluyor. Böylece fıkha dair tanımların daha da netlik kazandığını görüyoruz. Fıkhın dini ilimler içerisindeki yerinin ve konusunun daha belirgin hale gelmesiyle elde edilen bir netlik. O yüzden tanımların Basrî ve Bakıllânî gibi âlimlerden itibaren daha açık seçik hale gelmesi, hukuk bilimindeki gelişimin literatüre yansımasıyla ilgili.

 

Delilleri inceleyen usul ilminin tedvini ile fıkıh tanımına da deliller girmiş sanki hocam…

Evet, “من أدلتها”… Usulle ilgili, dediğiniz gibi. Tanımın delil-hüküm ilişkisi kurulacak şekilde geliştirilmesi usulün tedvini ile ancak olabilecek bir şeydi. Usul tedvin edildikten sonra mevcut fıkıh hükümleri ile bunların kaynakları arasındaki ilişki tesis edildi ve bu da tanıma yansıtıldı. Zaten biliyorsunuz o kitaplarda fıkhı, aslında usulü tanımlama sadedinde tanımlıyorlar. Tanımlara genellikle usul kitaplarında rastlayışımız da bundan. Çünkü usûl-i fıkıh tabirini tanımlamak için önce fıkhı tanımlamaları gerekiyor. Aslında gayeleri fıkhı tanımlamak değil, usulü tanımlamak.

Bu tanımlar, fıkhın tarihsel gelişimine paralel olarak bakış açısının da nasıl inceldiği ve geliştiğini gösteriyor. Hepsi de teknik fıkıh tanımları değil, fıkhın çok farklı hususiyetlerini gösteren tanımlar da var. Mesela bir tane aktaralım. Senbâtî diyor ki: “Fıkıh, aralarında benzerlik bulunan hususları bilmektir (Ma’rifetü’n nezâir)”. Fıkıh dar anlamda bir ilim değil, aynı zamanda bir bilme türü, bir düşünme ve tefekkür biçimi. Bunu açığa çıkaran farklı ifadeler, tespitler var tanımlarda.

 

Meleke üzerinden gitmiş değil mi hocam?

Evet, biraz meleke üzerinden. Dediğim gibi o tanımların hepsini teknik fıkıh tanımı olarak görmemek lazım. Fıkha dair tasviri ifadeler olarak da görebiliriz. Sadruşşerîa’nın tanımı mesela biraz daha farklı: “Fıkıh, vahyin indirdiği açık bulunan ve üzerinde icmâ teşekkül etmiş olan şer‘î amelî hükümlerin bütününü, delillerinden sahih bir istinbat melekesi ile çıkarmak sûretiyle bilmektir”. Bu tanım vahiy ve icma kavramlarına özellikle vurgu yapılıyor.

 

Son olarak kitabın kapağından da biraz bahseder misiniz hocam? İlgi çekici bir kapağı var gerçekten.

Kapaktaki görsel bdetü’t-tevârâh isimli bir tarih kitabından. Resimli tarih kitabı diyebileceğimiz, biraz da mitolojik bir metin. Seyyid Lokman adında bir âlime ait, II. Bayezid zamanında sarayda yazılmış bir kitap. Bir minyatür sanatçısı minyatürleri ekliyor esere. Kapaktakine benzer bir minyatürü İmam Şâfiî hakkında yazılmış başka bir kitapta görmüştüm ama yazar görselin kaynağını söylememiş ve Sadece Topkapı sarayında bir kitaptan demiş. İngilizce bir kitaptı. Peşine düştüm, yardımcı olabilecek hoca arkadaşlarıma sordum. bdetü’t-tevârih’e eriştik böylelikle. Türk İslam Eserleri Müzesi’nden temin ettim. Sağ üstteki İmam-ı A’zam. Minyatürün kenarında “Zikr-i ahvâl-i İmam-ı A’zam” diye yazıyor. Sağ üstte olacak tabii İmam-ı Âzam olduğu için. Karşısında da tarihsel süreçteki en önemli rakibi İmam Şâfiî var. Sağ alttaki İmam Mâlik, sol alttaki de Ahmet b. Hanbel. Bahsettiğimiz kitap bir dünya tarihi kitabı aslında. Hz. Âdem’den başlıyor, geçmiş peygamberlerden, Hz. Musa’dan (as), Hz. İsa’dan (as) bahsediyor. Minyatürler veriyor. Bildiğiniz ne kadar Peygamber kıssası varsa bütün olaylar resmedilmiş. Peygamberimiz’e (sav) kadar geliyor. Sonra 4 halife, 12 imam var ve 4 mezhep imamı var. Türkiye’de de bildiğim kadarıyla bir kitapta ilk kez kullanılıyor bu görsel.

 

Hocam çok teşekkür ederiz. Çok istifadeli oldu. Böyle bir kitabı hazırladığınız için de teşekkür ederiz.

Rica ederim, ilgi duyduğunuz için ben teşekkür ederim. İstifadeli olursa mutluluk duyarım.

 

Kadriye UĞURLU, Yusuf Ferzan YÜKSEL

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir