384 kez görüntülendi.

Feminizm ve İslam Dünyasına Yansımaları

Feminizm; kadınların birer insan olarak bütün haklarını talep etmesi yahut erkeklere kamusal alanın sorumluluğunu verip kadınları evde çalışmaya iten ve aile hayatının bütün yükünü kadının sırtına yükleyen toplumsal iş bölümünün sorgulanması adı altında 18. yüzyılda ortaya çıkan fikir akımıdır. Genel çerçevede hareket üç ana eğilim göstermiştir. Radikal feminizm (sorun ataerkillik ve şiddet), Sosyalist feminizm (sorun ataerkillik ve sömürü) ve Liberal feminizm (hükümetler düzeyinde lobi oluşturma).[1]

Bu döneme kadar toplumlar feodal sisteme dayalı bir şekilde evlerine yakın tarla yahut atölyelerde çalışıyorlardı. Ücretleri farklı da olsa kadın-erkek aynı yerde çalışıyor ev ve iş alanı ayrımı bu kadar kesin yapılamıyordu. Sonrasında gelen sanayileşme ile çalışma sahası genişledi ve kadın-erkeğin misyonunda bariz değişiklikler meydana geldi. 18. yy’ın ortalarına doğru halk içinde ortaya çıkan soylu ve kilise karşıtı ayaklanmaları fırsat bilen kadınlar da kendi eşitsizliklerini yüksek sesle dile getirdiler. Avrupa’nın fazlasıyla sancılı geçirdiği günlerde Marry Wollstonecraft adlı genç bir kadın İngiltere’de bir kız okulu açtı ve 1792 yılında “Kadın Hakları Savunusu” kitabını yazdı ve bu kitap modern feminizmin temeli oldu. Avrupa’da hal böyle iken 1807 İngiltere-Amerika arası köle ticaretinin yasaklanmasından muzdarip olan bazı Amerikalılar, kadın köleleri, doğurganlığını ve iş gücünü kullanmak suretiyle sömürüyorlardı. Özellikle ABD’nin güneyinde köle karşıtı olmak bile sert tepkilere neden oluyordu. Elizabeth Cadystanton ve arkadaşı Susan B. Anthony’nin ciddi çalışmaları ABD’deki kadın hareketinin temeli oldu, buradaki temel istekler eğitim, meslek edinme ve oy hakkı idi. 19. yy’a gelindiğinde Kanada, Japonya, Norveç, Hindistan, Çin gibi ülkelerde feminist hareketler elle tutulur seviyedeydi.[2] Bu gelişmeler yaşanırken Flora Tristan, sorunun kökten çözümü için sömürü düzenine karşı çıkmanın gerekliliğini savunuyordu. Marx ve Engels’in de Komünist Manifesto’da görüşlerine yer verdikleri Tristan, sosyalist feminizmin öncüsü sayılır. 1920’lerde kadınlar iyi eğitim almış insanlara dönüşüyorlardı ancak bunun sonucunda ortaya çıkan işsizlik 40’lara kadar sürdü. 1950’lerde ikinci dalga diye bilinen feminist hareket Simone de Beavoir öncülüğünde yükseldi.[3] Beavoir’in tezi “kadın doğulmaz, olunur” idi. Ona göre annelik, ev işleri gibi şeyler kadının fıtratından değildi, kadına toplum tarafından dayatılan ve kabul etmediğinde de toplum dışına itilmesine sebep olan olgulardı.[4] 1990’larda ortaya çıkan üçüncü dalga feminizm ise tek tip kadının olmadığını, farklı din ve ırka sahip kadınların tercihlerine saygı duymanın gerekliliğini öne çıkardı. İşte İslamî feminizm de Müslüman çerçevede erkek egemenliğine ve cinsiyet eşitsizliğine karşı ortaya çıkan sorgulamalar ve protestoları kapsayan bir terim olarak İran’da Shahla Sharkat, Suud’da Mai Yamani ve Türkiye’de Nilüfer Göle gibi isimlerin öncülüğünde kullanılmaya başlandı.[5] İslamî çevredeki bu sorgulamanın tarihini, Ümmü Seleme validemizin Peygamberimize (s.a.v) yönelttiği “Kur’an ayetlerinin erkeklere yönelik hitabı” konusundaki sorusuna kadar geriye götürmektedirler. Peygamberimizin (s.a.v) vefatından sonra kadına yönelik algının değiştiğini, sahabenin ve sonraki neslin ataerkil uygulamalarının, asıl değil yorum olduğunu savunmaktadırlar. Yakın tarihte ise 20. yy’da İslam dünyasında ortaya çıkan reformcu Müslüman düşünürlerin ve grupların çalışmalarıyla dillendirildi. Bu gruplar önceki neslin yorumlarını kutsal saymayı reddediyor ve içtihadın tekrar canlı hale getirilmesini, dinin kendi bağlamında tekrar düşünülmesini talep ediyorlardı. Reformistler ve İslamî feministlerin ana hedefi, şeriat-hukuk ayrımının yapılmasıydı. Bu ayrım, tarihsel yorumu da beraberinde getirdi.[6]

1970’li yıllarda kadın kimliğinin savunusunda geleneksel dinî yorumla hareket eden kadınlar 90’lı yıllarda gelenekle yetinemeyip dini bilgileri tekrar yorumlama yoluna gittiler zira onlara göre hükümler erkek merkezli okunmuş ve eril bir din dili oluşturulmuştu. Kutsal ile kadının arasına erkek yorumu girmiştir ve bunu düzeltmek için kutsala inmek gerekmektedir. Bu bağlamda İslamî Feminizm çalışmalarını 3 alanda yoğunlaştırdı.[7]

  • Kaynaklardan yola çıkarak fıkhın yeniden düzenlenmesi ve tefsirin yeniden yorumlanması
  • Müslüman kadınların tarihinin yeniden yazılması ve İslam tarihini kadınca bir gözle yeniden gözden geçirmek
  • Dünya çapında, insanlar arasındaki eşitliğin sağlayıcısı olarak Kur’an’ı değil şeriatın derin anlamı üzerinde düşünmeyi baz alan kadınca ve feminist bir düşünce geliştirilmesi

Türkiye’de rahmetli Konca Kuriş, Fas’da Müslüman hukuku maşist’tir diyen Nadida Yassine, Mısır’da Zayn al Abidin Hammad, Suudi Arabistan’da Manal Ashi Sharif, Malezya’da Zainah Anwar bu konuda çalışmalar yapan kadınlardır. İslamî feministler, kutsal metinlere bakışları hususunda ise üç kısma ayrılırlar.

  •      Geleneksel reformistler: Eşitliğin dinin kaynakları tarafından açıkça belirtildiğini ruhani olarak eşit olduklarını ancak biyolojik farklılıkların onları erkeklerden farklı roller üstlenmeye ittiğini savunurlar.
  •      Radikal reformistler: İslamî içtihadın hazırlanması sürecine sosyal bilimleri de dahil etmeyi amaçlarlar. Kutsal kaynaklara saygılıdırlar ama fıkıh ve usulünü sorgulamaktan kaçmazlar.
  •      Liberal reformistler: Kur’an’a sünnetten daha fazla bağlı olmakla beraber geleneksel Müslüman anlayışı ataerkil bir deformasyon olarak görürler ve cinsiyetler arası hiyerarşinin neden çıktığını sorgularlar.[8]

İslamî feminizmin en canlı örneği İranlı kadınların hareketidir. 19. yy’ın sonuna doğru modernite ile yüz yüze gelen İran’da sınırlarını devletin belirlediği bir kadın meselesi mevcut haldeydi. İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra da yeni rejim kadın meselesini kullanmıştır ve Humeynî’nin adımları devrimin gerçekleşmesine büyük katkı sağlayan kadınları bir nevi hayal kırıklığına uğratmıştır. İslamî feminizm, İranlı kadınların, devlet politikalarına içeriden bir meydan okuma olarak görülebilir. Literatürde iki türlü yaklaşım bulunmaktadır. Apolojist: Kadın sorununun temel nedenini din değil dinin erkek-merkezci yorumu olarak görür. Bu yaklaşımdan ötürü hem modern hem de İslamcı bir yorumdur.  Ziba Mir Hosseini bu görüş üzere çalışmalar yapan düşünürlerdendir. Bir diğer yaklaşım; tanrı-bilim merkezci yaklaşım: İslam’ın hegemonyacı bir din olduğunu ve Müslüman dünyadaki bütün sorunların temelinde İslam’ın yattığını düşünür. Haideh Moghissi gibi isimler bu görüştedir ve İslamî feminizmin kadınlara katkı sağlamayacağını düşünürler. İran’da bu görüşlerin dışında bir de geleneksel Müslüman kadın profili vardır ki onlar, İslamî feministlerin en büyük rakipleridirler ve yapmak istedikleri uygulamaların tam karşısındadırlar. [9]

İslamî feminizm taraftarlarına ve kısa sürede yaptıkları çalışmalara baktığımızda birtakım hususların yolunda gitmediğini ve Müslümanların bir kısmının kendi inançları içinde çırpındığını görüyoruz. Ümmet olmanın bir gereği olarak bizler de muhatabı anlayıp, Peygamberimizin (s.a.v) Hz. Sevde validemizi cevapsız bırakmadığı gibi ortada olan problemlerimize cevaplar aramalıyız.

 

[1]Milliyet Yayınları/ Yeni başlayanlar için Feminizm 1. Baskı 1996, syf:5

[2]Syf: 30

[3]Yeni başlayanlar için Feminizm

[4]Simone de Beauvoir: Neden Feministim?(1975) çev: Ümid Gurbanov

[5]İslami Feminizm ve Feminist Kuran Okumaları Üzerine Genel Bir Değerlendirme/ Hatice Şahin Aynur Din bilimleri Akademik Araştırma Dergisi Cilt 13, Sayı 3, 2013 ss. 89- 122

[6]Orj: Feminismes islamiques/ Zahra Ali, İslami Feminizimler, çev: Öykü Elitez, İletişim Yayınları, 2. Baskı, İstanbul

[7]İslami Feminizmler/ Zahra Ali

[8]İslami Feminizmler syf: 30-31

[9]İran İslam Cumhuriyetinde Kadın Meselesi ve İslami Feminist Hareket/ Pınar Arıkan Sinkaya, syf: 44, 47, 64

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir