432 kez görüntülendi.

Dünya İçinde Varolma

‘Dünya dışına çıkabilmenin imkanı nedir?’ sorusu ilk bakışta tuhaf görülse de hayatî önem taşıyan bir sorudur. Metafizik tam da dünyanın dışına çıkmanın, dilselliğin aşıldığı bir alana ulaşmanın, tarihüstü konuşmanın imkanını bize açar. Yalnızca imkanından söz etmekle de yetinmez, böyle bir dünyanın bilfiil mevcut olduğunu da haber verir.

Varlık ve Oluş’un gerilimi, Dionysos ve Apollon’un çekişmesi, hakiki ve hakiki olmayanın kavgası bir anlamda felsefe tarihinin en köklü sorunu olarak karşımızda durmaktadır. Bu bağlamda metafizik, değişenin ardındaki değişmeyeni bulmanın, sabiteye ulaşmanın, özü bulup çıkarma girişiminin adı olagelmiştir. Metafizik, hareket problemini, değişim sorununu, Oluş’u aşma faaliyeti, bir manada karanlık olanı aşıp hakiki olana erişmenin imkanı; görünenin ardına sızma, hakikati temaşa etme girişimidir. Bu sebeple metafizik daima en yüce faaliyet olarak, Oluş ise çözülmesi gereken, Varlık’a bir şekilde irca etmesi gereken bir problem olarak görülmüş, Dionysos ise karanlığa terk edilmiştir.

Modern döneme gelindiğinde ise daha evvel anlamlı ve en yüce faaliyet olarak görülen metafizik, yaralar almaya başlayarak ilk büyük kırılmayı Immanuel Kant ile yaşamış ve bu süreç Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Jacques Derrida gibi isimler vasıtasıyla devam etmiştir. Daha evvel en yüce faaliyet olarak görülen metafizik; yanıtlanamayan soruların, yaşama aç olanların, Varlık’ın anlamının üzerini örtenlerin, şiddeti meşrulaştıranların dili olarak algılanır hale gelmiştir. Metafizik’in sinsi tuzağına düşme, filozofların birbirlerine yönelik şiddetli eleştirilerinin odak noktası haline gelmiştir. Heidegger, Nietzsche’yi metafiziğin tuzağına düşmekle, Derrida’da da Heidegger’i bir tür varlık metafiziği yapmakla itham etmiştir. Bu hususu özellikle zikretmemin nedeni gelinen süreçte metafiziğin en yüce faaliyet olarak görülmesi şöyle dursun; bir tür tuzak, kaçmaya çalışırken yakalanılan bir tür hastalık olarak görülmeye başlanmasıdır.

Dünya dışına çıkabilmenin mümkün olup olmadığı sorusunun çok temel bir soru olduğunu ve metafiziğin de dünyasallığı aşma faaliyeti olduğunu söyleyerek başlamıştık yazımıza. Bu hususun biraz daha netlik kazandığı kanaatindeyim. Bu can alıcı soruya verilen yanıt herhangi bir yanıt olmanın ötesine geçerek dünyayı nasıl göreceğimizi, dünyanın bize kendisini nasıl sunacağını da belirlemektedir. Hakikatin kendinde bir özü var mıdır, hakikat kendini ebedi, ezeli olarak mı, yahut belli belirsiz bir iz olarak mı sunmaktadır? Hakikat söz konusu olduğunda sabite, merkez, öz kavramlarına mı yoksa tarih, iz, ifşa, dilsellik gibi kavramlara mı başvuracağız?

Sorulan sorunun ne anlama geldiği hakkında buraya kadar yer verdiğimiz bilgilerden sonra mevzumuz Martin Heidegger ve onun “Dünya-İçinde-Varolma”nın ne anlama geldiğine dair yaptığı analizdir. Heidegger’e göre dünya-içinde-varolma, insanın kimi zaman sahip olup kimi zaman da sahip olmadığı bir özellik değildir. Dünya-içinde-varolma, Dasein’in ontolojik-eksistensiyal yapısına ait bir belirlenimdir. İnsan ara sıra bu dünyanın içinde olan, ara sıra da bu dünyanın dışına çıkabilen bir varlık değildir. Dünya-içinde-varolma insana sonradan ilişen bir tür araz olmayıp, Dasein’ın daima sahip olduğu temel bir belirlenimidir. İnsan bu özelliğini askıya alamaz, içinde bulunduğu dünyanın dışarısına çıkıp onun nesnel bir tasvirini sunamaz: “İçinde-var-olmak”, Dasein’ın bazen sahip olup bazen sahip olmadığı, onsuz da var olabildiği bir “niteliği” değildir. İnsan hem “var” hem de buna ek olarak bir de ara sıra kullandığı bir “dünya” ile varlık ilintisine sahip değildir. Dasein hiçbir zaman “öncelikle” içinde-var-olmaktan-münezzeh olup ara sıra dünyayla bir “ilişki” kurma hevesini besleyen bir varolan değildir.”[1]

Dünyasallığı aşma iddiasındaki metafizik hem yükselip temaşa ettiği aşkın evrenin, hem de bu temaşadan hareketle aşağıda bıraktığı dünyanın tasvirini sunmakta ve bunu, oluşun cari olduğu bu dünyayı ikincilleştirip dışlayarak, hakiki olanın puslu ve aldatıcı bir görünüşü gibi takdim ederek yapmaktadır. Bir taraftan bunu yapan metafizik diğer yandan sunduğu tasvirin biricik, ezeli ve ebedi olduğunu, tarihi aştığını söylemektedir. Heidegger’e göre bu Varlık’ın üzerini örten, Varlık’ı tahakküm altına alan, Varlık’a hükmeden bir tavra işaret eder. Varlık’ı sabit bir öze indirgeyip kendiliğinden açık bir kavram olarak sunan metafizik, böyle yapmakla Varlık’ın hakikatinin üzerini örtmekte, Varlık’ı bir varolana indirgemektedir. Heidegger’e göre ise Varlık’ın hakikati onun zamansal oluşuyla alakalıdır. Hakikat metafizikte olduğu üzere ezeli, ebedi, tarihüstü, dilden soyutlanmış şekilde sunmaz kendini; tersine bu dünya içerisinde bir açığa çıkış, bir meydana geliş olarak ve zamansal olarak sunar. Varlık kendini ifşa ettiğinde insana yeni bir dünya açar, insanın anlamalarında daima işbaşında olacak bir yaratımdır bu. Bu yüzden anlam da sabitlenebilecek, hapsedilebilecek bir şey olmaktan çıkar. Hakikate de hep bir hakikat-olmama eşlik etmektedir, zira hakikat metafizikte olduğu şekliyle, tarihüstü biçimde sunmaz kendini. Bu yüzden Heidegger’e göre bizim anlamalarımız, bizim hakikate dair belirlenimlerimiz tarihseldir ve noksandır.

Son söz olarak bir şeyler söyleyecek olursak; metafizikte tasarlandığı şekliyle Varlık ve Oluş’un gerilimi baki kalacak gibi gözükmektedir. Gelinen noktada metafiziğin kan kaybettiğini, can çekiştiğini düşünebiliriz. Metafiziğe dönüş olacak mıdır bilinmez fakat yoluna hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi şu aşamada pek mümkün gözükmemektedir.

[1]Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, Kaan Ökten (çev.), 2.Basım, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2011, s.59.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir