319 kez görüntülendi.

Cenneti Bulan Çocuk | Öykü

Güneşin en güzel doğduğu günlerden bir sabah vaktiydi. Etraf sonbahar sarılığında, toprak kızgın ateş gibi sıcaktı. Sokaklarda peçeli satıcıların bağırışları vardı. Evde ne ocak ne de bir kap sesi vardı. Anlaşılan bu sabah da birkaç hurma ile gün geçecekti. Fazıl bugün de dışarı çıkacak ve kervan develerinin aheste yürüyüşlerini seyredecekti. “Belki bir gün benim de bir devem olur, üzerine biner, sütünden kana kana içerim” diye içinden geçirmeye başlayacaktı. Bu deve ile uzak diyarlara, üzüm asmalarının, soğuk şerbetlerin olduğu ülkelere gitmenin hayalini kuracaktı. Beşir oğlu Fazıl, bir gün yine bir kayanın üstüne oturmuş bunları hayal ederken uzaktan bir kadın geliyordu. Günün sıcaklığından dolayı uzaktan geleni seçmek çok zordu. Yaklaşan bu kişinin Aişe anne olduğunu hemen anlamıştı. Burada çocuklar böyle iyi kalpli kadınlara anne derdi. Aişe anne her gün gelir, Fazıl’a birkaç hurma verir, Fazıl Aişe anneyi görünce yüzü ayın on dördü gibi aydınlık olur ve verdiği hurmaları afiyetle yerdi. Aişe anne üç tane hurma verince Fazıl elindekilere uzunca baktı. Avcunda üç tane inci vardı sanki. Denizden yeni çıkmış gibi ıslak ve parlaktılar. Burada hurma en sevilen yiyecek ve en büyük servetti. Kisra’nın sarayında bile böylesine güzel mücevher yoktu. Fakat Fazıl bunları ziyan edemezdi. Açlığını dindirmek için hemen yedi.

Burada, Medine’de gün kuşluk vakti başlardı. Fazıl’ın evinin yakınında bir pazar kurulurdu, Fazıl her gün pazarın girişinde durur, sağından ve solundan geçen insanları dikkatlice seyrederdi. İnsanlar sanki onu görmüyormuş gibi davranırlar, arkalarından Kureyş’in atlıları geliyormuşçasına hızlı hareket ederlerdi. Medine’de iki pazar vardı. Biri haksız kazancın, tartışma ve kavgaların çok olduğu; diğeri ise dürüstlüğün, sakinliğin ve ticaretin bol olduğu pazardı. Fazıl’ın evi ilk pazara yakındı. İçinde hep diğer pazara gitme isteği vardı. Fakat annesi ne zaman onu bulamaz ve tedirgin olursa onu köle olarak vermekle korkuturdu. Fazıl’ın annesi de geçim sıkıntısından hep koşturur, onunla fazla ilgilenemezdi. Kimi zaman su taşımaktan bitap düşer, sabahları uyanamazdı. Dul bir kadın için Medine’de hayat oldukça zordu. Hem ev işleri ile ilgilenmek hem de yuvasının geçimini sağlamak bu zayıf kadının omuzlarına yüklenmişti. O yüzden Fazıl ile fazla ilgilenemez hatta bazı günler Fazıl’ın eve gelip gelmediğini dahi fark edemeyip uyuya kalırdı. Dokuz yaşında bir çocuk için hayat ne kadar zor olur bilinmez ama Fazıl için oldukça zordu. Fazıl’ın babası önceki sene bir savaşta vefat etmişti. Babasının yokluğunda oluşan boşlukta çırpınan tek kanatlı bir kuş gibiydi Fazıl. Bir kanadı eksik kuş için hayat nasıl olurdu ki? Annesi daha sonra başka biriyle evlenmişti. Bu evlilik iyi olmamış ve annesinin ruh hali iyice kötü bir hal almıştı. Bundan dolayı Fazıl’la ilgilenemiyordu. Annesinde ters giden bir şeyler vardı. Fazıl bunu tüm benliğiyle hissediyordu.

Fazıl’ın kendisini en özel hissettiği an Aişe annenin elinden hurma alırken olurdu. Aişe annenin gözlerindeki samimiyet gönlüne serin bir su dökerdi. Onunla her karşılaştığında Kızıl Deniz’de yüzermişçesine ferahlardı. Bir keresinde Fazıl’ı Ebubekir isminde birinin yanına götürmüştü. Bu kişi yeni bir çarık hediye etmişti ona. Sonraki günlerde çok defa “acaba Medine’nin diğer tarafında bir cennet mi var?” diye düşünmüştü Fazıl. Sanki bu insanlar farklı bir alemden gelmişlerdi. O gün çarıkları giydikten sonra sokaklar ona dar gelmiş, bir kartal gibi uçarak eve saniyeler içinde geldiğini hissetmişti. Annesi yeni çarıklarını görünce pazardan çaldığını düşünmüş ve Fazıl’ı yine köle vermekle korkutmuştu. Annesine bunları Ebubekir isminde bir kişiden hediye aldığını söylediğinde ancak sakinleştirebilmişti. Bu olayla birlikte annesi ona Ebubekir ve dostlarıyla her zaman görüşebileceğini söylemişti. Daha sonra Ömer bin Hattab ile görüşmüştü. Bu zat da Fazıl’a çok iyi davranmış ve pazardan istediklerini almıştı. Aişe annenin tanıdığı tüm kişiler çok iyi kalplilerdi.

Fazıl bu kişilerin yanında çok eğleniyor ve asla yanlarından gitmek istemiyordu. Hayat tabi ki Medine’de olan bütün çocuklara eşit davranmıyordu. Burada perçemleri uzun adamların çocukları kendi kalelerinde zenginlik içinde yaşıyorlardı. Çeşitli yiyecek ve meyve yiyorlardı. Fazıl onları az da olsa kıskanıyordu. Sonuçta bunlar bir çocuk için heves edilen şeylerdi. Fakat hiçbir zaman Aişe annenin getirdiği hurmaları onların meyvelerine değişmezdi. Fazıl için önemli olan o şeylerin kendisi için değerli olmasıydı. Bir keresinde bir hurma bahçesine girmişti.  Orada yeşil ağaçların arasında kendisini Cennette gibi hissetmişti. Kendi kendine “Acaba cennette çocuklara da yer var mıdır?” diye düşünürken bahçenin sahibi çıkagelmişti. Bahçeye izinsiz girdiği ve kendisini köle yapmaktan korktuğu için hızlıca koşmaya başlamıştı. Adam arkasından “DUR”! diye bağırmasına aldırış etmeden korkudan hızla uzaklaşmıştı.

Medine’de akşam olurken pazar yeri daha da hızlanır, develerin ayak zilleri tüm şehri inletirdi. Pazarda koşuşturan insanların ayaklarından yükselen toz tüm şehre savaş meydanı görüntüsü verirdi. Güneş kızıllığının tam bittiği anında gecenin serinliği gibi içleri ferahlatan bir ses duyulur, bu sefer sükunetin çağrısına yavaş adımlarla giden insanlar sokağı doldurmaya başlardı. Fazıl ilk duyduğunda savaş bildirisi zannedip korkarak eve gelmişti. Annesi onun ezan olduğunu söylemişti. Ezan. Fazıl için ezan, cennet semtindeki insanların eğlence ve güven çağrısıydı. Bu akşam da aynı çağrı duyuluyor ve insanlar oraya doğru gitmekteydi. “Orada bir düğün mü var? Neden insanlar bu kadar istekli ve neşeli?”, Fazıl bunları kendisine sorarken bir yandan o sokağa doğru yürüyordu. O insanların ne yaptıklarını daha yakından incelemek istiyordu. Belki kendisine de cennette yer vardır diye düşündü. Fazıl yaklaştıkça hayalindeki şeyler bir bir kaybolmaya başladı. Çünkü burada üzeri hurma dalları ile kaplı kerpiçten bir bina vardı. Bir saray hayal ederken gayet sade bir Medine binasıyla karşılaşmıştı. İçerisinde yan yana dizilmiş yüzlerce insan aynı anda hareket ediyorlardı. Fazıl biraz izledikten sonra küçükken babasının da aynı hareketleri yaptığını hatırlar gibi oldu. Evet bu hareketleri evde annesi de yapıyordu. Bunca zaman evde annesinin yaptıklarının cennet semti sakinlerinin yaptığı şey olduğu aklının ucundan bile geçmezdi. Eve hızlıca giderken hayallerinde huzur ve güvenin olduğu cennet semti vardı.  Eve varınca kapı açılır açılmaz annesinin kucağına atladı ve boynuna sıkıca sarıldı. Evet, cennet kokusu alıyordu. Bunca zaman nasıl fark edememişti. “İşte en büyük hazinem” diyordu içinden. Babası vefat ettiğinden beri hayata küserek annesini fark edemediğini anladı. Annesi olanlara hala anlam verememişti. Annesi yüzüne gülerek ve şaşkın bir halde bakıyordu. Fazıl hemen sevinçle “Anne sen cennet semtinin kadınısın” dedi. Annesi Fazıl’a daha da garip bakmaya başladı. “Ne demek bu?” dedi annesi. “Bana kızma ama ben ezan okunan yere gittim. Evet iki sokak ilerde ama orada temiz yüzlü, güvenilir ve yardımsever insanlar var. Onların bir binası var ve orada senin evde yaptığın hareketleri birlikte yapıyorlar. Anne hadi söyle kim onlar?” dedi Fazıl. Annesi gülerek yanağına öpücük kondurdu. “Yavrum onlar Müslümanlar ve biz de Müslümanız.” Bu duyduğu en güzel şeydi Fazıl’ın. Çok şaşırmıştı. Resmen cennet semtinin bir ferdi de oydu. Onlardan birisi olmak kalbine güven ve huzur vermişti. Annesi birden ağlamaya başladı. Yüzündeki o gülünç hal, yerini nisan yağmurları gibi yaşlara bırakmıştı. Annesi ağlayarak “Yavrum! Baban Uhud gazvesinde şehid düştü. Ondan sonra dünya telaşına kapıldım ve seninle ilgilenemedim. Bizi koruyan biri olsun diye başka birisiyle evlendim. Fakat tüm malımız o kişiyle beraber eriyip gitti. Sana İslam’la ilgili bir şey öğretemedim. Ne zaman istersen oraya gidebilirsin” dedi. Fazıl annesinin gözyaşlarının aktığını görünce dayanamadı. Minik elleriyle göz yaşını silerken “İznin için teşekkür ederim anne” dedi. Annesinden böyle bir izin almak Fazıl’ı çok mutlu etmişti. Fakat aklından geçen bazı sorular vardı. “Anne şehid ne demek?” diye sordu Fazıl. “Şehid; cennetliklerin padişahı demektir oğlum” diye cevap verdi annesi. Fazıl’ın göz bebekleri iyice büyümüştü. Şaşkınlığını gizleyemedi. Babası cennetliklerin padişahıydı ve o, onun oğlu olarak dünyadaki en şanslı çocuktu. “Peki İslam ne demek?” diye sordu. “İslam; selamet, kurtuluş, güven ve samimiyettir” diye cevap verdi annesi. İşte şimdi her şey yerli yerine oturmaya başlamıştı. Aişe annenin ve diğerlerinin neden bu kadar iyi olduğunu anlamaya başlamıştı.  Sevinçle “Çok teşekkür ederim annecim” dedi. Yanağına kocaman öpücük kondurdu ve yatmak için pencere önündeki divana yöneldi. Bu gece gözlerine uyku girmiyordu. Gözlerini her kapadığında kendisini ellerin üstünde babasının huzuruna götürülürken görüyordu. Babası tahtında oturmuş, yanlarında her türlü yiyecek, etrafta hizmetçiler, her yerden ezan sesleri neşeyle tekrar tekrar okunuyordu. Bu hayaller ile Fazıl en güzel uykusuna dalmıştı bile.

Gün doğarken güneş yeni doğmasına rağmen toprağı kızartmaya yetiyordu. Fazıl evin içine giren ışıkla gözlerini açtı. Ev bugün de sessizdi fakat içinde belirsiz bir sevinç vardı. Uyandığı en güzel sabahtı bu. Yattığı odadan annesinin odasına geldi. Annesinin hala uyanmamış olmasını çok yorgun olmasına yordu. Birçok sabah annesini kendisi uyandırmıştı. Usulca yaklaştı ve yanağına bir öpücük kondurdu. Fakat bu da ne! Dudaklarına keskin bir soğukluk geldi. Birden irkildi. Anneler soğuk olmazdı ki! Annelerin tenleri yaz güneşi gibi sıcacık olurdu. Elleriyle annesini oynatmaya çalıştı. Annesi sağ tarafına yatıkken birden sırt üstü düşüverdi. Kaskatı kesilmiş bedeninin karşısında Fazıl da donakalmıştı. Annesinin neden hareket etmediğini hala anlayamıyordu. Hemen dışarı fırladı ve komşusu Sümeyye anneye seslendi. Sümeyye anne telaşla “noldu?” dedi. “Annem hareket etmiyor nolur gel!” dedi Fazıl. Sümeyye anne odaya girince anlamadığı şeyler mırıldanmaya başladı. Yavaşça yaklaştı, annesinin tenine dokundu ve Fazıl’a gözü yaşlı dönerek “Yavrum annen cennete göçmüş” dedi. Fazıl’ın başından aşağı kaynar sular dökülüyor, kekeleyerek konuşuyordu. “Ne demek cennete göçtü?” dedi Fazıl istemsizce. “Annem beni burada bırakıp hiçbir yere gitmez” dedi. Ağlayarak ve öfkeyle dışarı çıktı ve olanca hızıyla koşmaya başladı. Sadece koşuyordu. Hiçbir şey düşünmek ve hayal etmek istemiyordu. Koşmaktan nefesi daralınca bir kayaya oturdu. “Cennet güzel bir yer ve benim dışımda herkes oraya gidiyor. Neden neden?!” diye bağırıyordu. Güneşin tam tepede olduğu vakitte alından terlerin akmasına rağmen sadece yüreğindeki ateşi hissediyordu. “Cennet hayali kurmak bile yasak mı? Mutluluğum neden hep yarım kalıyor? Bu dünyada çocuk olmak neden bu kadar zor ve cennet neden bu kadar uzak?” diye düşünüyordu.

Fazıl saatlerce ağladıktan sonra sıcaklığın dayanılmaz olduğu anda yerinden kalktı ve eve doğru gitmeye başladı. Sokaklar kendisini yutmak ister gibi üzerine üzerine geliyordu. Yoldaki taşlar ayağına diken gibi batıyordu. Her şey düşman kesilmişti sanki. Eve varınca içerden bir sesin yükseldiğini duydu. Merakla biraz daha yaklaştı. Daha önce birkaç kez duyduğu bir şeyler okunuyordu. Üslubu farklı fakat çok özgün bir şeydi okunan. Ahenkli üslubuyla gönlüne bir şeyler geliyordu. Anlamadığı bir duygu vardı içinde. Ağlamak istiyor fakat yüreğinde birden serinlik hissediyordu. İçeriye girmek isteyince Sümeyye anne hemen elinden tuttu ve dışarıya çıkardı. Fazıl meraklı gözlerle “İçerde ne okunuyor?” dedi. Sümeyye anne; “Bu okunan, Allah’ın kelamı Kuran-ı Azimüşşandır dedi. Kur’an. Dinlemenin bile insana huzur verdiği, insana yalnızlığını unutturan kitap. Farklı bir cevap bulma ümidiyle “Anneme ne oldu?” dedi tekrar. “Annen cennete gitti yavrum” dedi. Fazıl gözleri dolmuş bir şekilde “Ama annem beni burada kimsesiz bırakmaz” dedi. Sümeyye anne tebessümle cevap verdi: “Korkma yavrum Allah kimsesizlerin kimsesidir” dedi. Sümeyye anne Fazıl’ın elinden tuttu ve kendi evine götürdü. “Yavrum burası artık senin ikinci evin. Ne zaman istersen evine uğrarsın. Hem burada Ahmet ve Hüseyin kardeşlerin de var. Onlar senin kardeşlerin artık. Hiç çekinme, oyna onlarla tamam mı?” dedi. Fazıl onaylar şekilde kafasını salladı. Zaten fazla tercih hakkı da yoktu. Bu yeni yuvasına alışmalıydı. Yakın civarda akrabaları yoktu. Hepsi Yemen’de ticaretle uğraşmaktaydılar. Zaten Fazıl’ı hatırlayacak da değillerdi.

Fazıl için tek teselli cennet semtine biraz daha yaklaşmış olmasıydı. Dışarıya çıktı ve gezinmeye başladı. Hemen ilerde bir kalabalık gördü. Yüzlerce Müslüman yan yana dizilmiş bu sefer eğilmeden namaz kılıyorlardı. Omuzlarına beze sarılı birisini aldılar ve Cennet’ül Baki mezarlığına doğru yöneldiler. Fazıl bunları seyrederken bir kadın yanına yaklaştı ve “Sen İbn-i Beşir misin?” diye sordu. Fazıl “Evet” dedi. “O zaman gel benimle yavrum” dedi. Mezarın başına geldiklerinde bezi biraz açtılar. Fazıl o ana kadar o beze sarılı olanın annesi olabileceğini aklından bile geçirmemişti. Annesinin o beyaz yüzünü görünce göz yaşlarına hakim olamadı. Gözlerinden akan yaşlar toprağı ıslatıyordu. Mezarın başında bulunan herkes ağlamaya başladı. Engel olmak istediklerinde annesine sarıldı. Son kez ciğerlerine çekmek istiyordu cennet kokusunu. Son kez bulutların üzerindeymiş gibi rahat olmak istiyordu. Son kez sıkıca sarıldı. Annesinin yüzüne doya doya baktı ve “Cennet kadınlarının en güzelisin” dedi. Üzerine toprak atılmaya başlayınca minik yüreği buna katlanamadı. Ağlayarak hızlıca oradan uzaklaşmaya başladı. Artık kimsesi yoktu. Sokaklarda bir yabancı gibi geziyordu. Medine sokakları ona hiç bu kadar yalın ve yabancı gelmemişti. Kimse ilgisini çekmiyor, aksine insanların yüzlerine baktığında kalbi ürperiyordu. Sanki herkes onun kimsesiz olduğunu bilir gibiydi. Bundan sonra ne yapacağını düşünürken birden bir ses işitti. “Hey çocuk bana bak” dedi bir adam. Birden irkildi Fazıl. Yavaşça arkasına döndü. Karşısında gür sakallı, pazuları büyük bir adam vardı. Birden etrafına bakınmaya başladı. Burası daha önce girdiği hurmalığın önüydü. Korkudan terlemeye ve titremeye başladı. Kaçmak için fırsat da yoktu. Kekeleyerek “Buyurun” dedi. Adam yanına çağırdı. Fazıl adama doğru yürürken bir taraftan da “Galiba beni köle yapacak” diye düşünmeden de edemiyordu. Adamın yanına varınca adam “Sen İbn-i Beşir misin?” dedi. Fazıl şaşkınlıkla “Evet” dedi. Adam gülümseyerek “Maşallah! Baban kadar yakışıklı ve güçlüsün” dedi. Fazıl karşısındaki adamın babasının arkadaşı olduğunu anlayınca sakinleşmeye başladı. Dili yavaşça çözülmeye başladı. Adam “Gel hadi hurma bahçesine gidelim” dedi. Fazıl sevinçle yürümeye başladı. Benim “Adım da Ebu Talha” dedi adam. Bir ağacın altına oturdular. Ebu Talha Fazıl’a bir avuç yaş hurma ikram etti ve “İyice karnını doyur” dedi.

Fazıl bir taraftan hurmaları afiyetle yerken diğer taraftan da aklındaki sorulara cevap bulmak için sorular sormaya başladı. “Babamı yakından tanır mıydınız?” dedi. Ebu Talha “Evet, babanla iyi dosttuk. Baban çok iyi kılıç kullanırdı. Uhud savaşında çok şehid verdik. Baban da onlardan birisiydi. Sen daha beş yaşındaydın” dedi. Anlatılanlar karşısında Fazıl’ın gözleri doldu. “Şimdi de annem vefat etti” dedi. Ebu Talha Fazıl’ı kucağına aldı ve teselli etmeye başladı. “Buradaki bahçeyi görüyorsun değil mi? Bu bahçenin onlarca katı büyüklüğünde, altından nehirlerin aktığı, tüm nimetlerin olduğu, dert ve tasanın olmadığı bir yerde annen ve baban” dedi. Bu sözler bir nebze olsun rahatlatmıştı Fazıl’ı. Hurma ağacının serinliği ve karnının doymasıyla birden uykuya daldı. Rüyasında büyük bir bahçede anne ve babasını gördü. Onlara koştu ve doyasıya sarıldı. Babası alnından öptü ve şöyle dedi: “O NURU BUL EVLADIM!”. Kalbi hızlıca atarken birden uyandı. Etrafta kimseler yoktu. Güneşin batmasına çok az vardı. Kalktı ve evine doğru yürümeye başladı. Gece kalmak için komşusunun evine gitmek zorundaydı. Ev ahalisi akşam yemeği için onu sofrada bekliyorlardı. Yemekler artık tat vermiyordu Fazıl’a. Yediği her şey boğazında düğümleniyordu. Birkaç lokma yedikten sonra yatmak için odaya yöneldi. Ahmet ve Hüseyin onunla konuşmak ve oynamak için can atsalar da Fazıl aldırış etmeden odaya doğru gitti. Uykusu yoktu fakat yüreğindeki acıyı dindirmek için yalnız kalmak istiyordu. Yatağa yatınca yine hayallere dalmaya başladı. Bugün hurmalıkta Ebu Talha’nın anlattıklarını düşünmeye başladı. Kendisini ve anne babasını o nimet dolu cennette hayal etmeye çalışıyordu. Hayali sınırlı kaldıkça kendisini daha da zorlayarak ısrarla hayaline devam ediyordu. Anne ve babasını her düşündüğünde gözlerinden yaşlar akıyor, gözyaşı yastığını ıslatıyordu. Kimse duymasın diye için için ağlıyordu Fazıl. Medine geceleri artık hüzünlü ve bitmek bilmeyen uzunluktaydı. Sanki yüreği bir zindanda işkence görüyor ve defalarca ölüp ölüp diriliyordu. Birden rüyasında babasının kendisine söylediği sözler aklına geldi. Kendi kendine sormaya başladı. Bu nur nedir? Bu bir kimse mi yoksa bir şey mi? Cevap bulamadıkça çıldıracak gibi oluyordu. Onca sıkıntının içinde bir de bu rüya çıkmıştı. Galiba bir seferlik bir şey diyerek umursamadı ve uykuya daldı. Rüyasında yine anne babasını gördü. Babası yine aynı şeyi söylüyordu. O NURU BUL EVLADIM!

Günler, aylar böyle mahzun böyle dertli geçti. Fazıl’ı mutlu edecek bir şey yoktu dünyada. Dışarıdaki arkadaşlarıyla oynamak istemiyor, çoğu zaman insanların olmadığı yerlerde bir başına oturuyordu. Yalnız kaldıkça kendisini buluyordu. Tek mutlu olduğu şey anne ve babasını birlikte cennette hayal etmekti. Bir gün Sümeyye annenin kocası onu develeri olan Osman bin Affan’ın yanına götürdü. Osman bin Affan onu bir deveye bindirdi ve dakikalarca gezdirdi. En büyük hayali olan develer bile Fazıl’ı mutlu etmeye yetmiyordu. Osman bin Affan Fazıl’a devenin sütünden ikram etti. Fazıl sütü içerken Osman bin Affan’a dönerek; “Süt kimin içeceğidir?” diye sordu. Hz. Osman böyle seçkin bir soru karşısında şaşırdı. Ciddiyetle “Süt; cennet ehlinin içeceğidir. Aynı zamanda Peygamberimiz Muhammed (s.a.v)’in içeceğidir. Meleklerin şahı Cibril (a.s) Miraçta Muhammed (s.a.v)’e bunu sunmuştur” diye cevap verdi. Fazıl’ın yüzünü avuçlarına aldı “Sen de bu süt kadar temizsin” dedi. Fazıl, Hz. Osman’a tebessümle baktı ve teşekkür etti. Fazıl’ın en fazla mutlu olduğu günleri böyle geçiyordu. Her gün akşam eve boynu bükük, gönlü buruk giderdi. Annesinin kendisiyle ilgilenmesi olmasa bile kendi evine gitmeyi çok isterdi. Fakat kendi evleri hayatı gibi harap olmuştu. Eve girince yemeğini yer hemen yatmak için odaya geçerdi. Sümeyye anne Fazıl için çok üzülüyor, Fazıl’ı mutlu etmek için elinden geleni yapıyordu. Fakat onların da durumları çok iyi değildi. Gündüzleri civar otlaklıklarda deve çobanlığı yapıyorlardı. Medine’de durumu iyi olan çok az insan vardı. Durumu iyi olan insanlar ya Yahudilerin çoğunluğu ya da Müslümanlardan bazı kişilerdi. Müslümanlardan zengin olanlar da mallarını Mekkeli müşrikler ile olan savaşlar için Müslümanlara bağışlıyorlardı. Fazıl yatağa girince her zamanki gibi hayal kurmaya başladı. Her gece rüyasında anne ve babasını hayalindeki gibi görüyor ve her seferinde babası sözlerini tekrarlıyordu.

Fazıl daha önce alışık olmadığı şekilde uyandı. Oyun oynayan çocuk sesleri, ocakta yanan odunların çıtırdama sesleri ve tabak-kaşık sesleri evi inletiyordu. Usulca kalktı ve ne olduğunu anlamaya çalıştı. Evet bu gece de Sümeyye annenin evinde kalmıştı. Bunu hatırlayınca annesinin vefat ettiği ve kimsesiz kaldığı bir kor gibi yüreğine tazece yeniden düştü. Kahvaltı için sofraya oturdu. Sofrada Ahmet ve Hüseyin’in üzerindeki elbiseler dikkatini çekti. Medine çocukları bu kadar yeni giyinmezdi. Aklında bunları düşünürken anneleri “Hadi çocuklar bugün bayram. Babanızla mescide gidin” dedi. Fazıla dönerek “Sen de gitmek ister misin?” diye sordu. Fazıl çekingen bir şekilde başını salladı. Mescide varınca yine cennet semtinin insanlarını izlemeye başladı Fazıl. Müslümanlar birbirleriyle tokalaşıyor, birbirlerine sarılıyor ve gülüşüyorlardı. Birbirlerine esans sürüp hayır duası ediyorlardı. Ortamda tam bir düğün havası vardı.  Fazıl etrafta oyun oynayan çocukları gördü ve yanlarına gitti. Hepsi yeni elbiselerini giymiş, birbirlerine nispet yapıyorlardı. Fazıl yırtık çarığına ve eskimiş entarisine baktı. Kimsesiz olmanın yanına bir de bayramı eski elbiseler ile geçirmenin acısı eklendi. Daha fazla dayanamadı ve olduğu yerde ağlamaya başladı. Bu sefer gözyaşlarını dindirmeye çalışmıyordu. Fazıl ağladıkça gökyüzü kararıyordu sanki. Arş-ı Rahman bir yetim çocuk gibi inlemeye başlamıştı. Yanına birisinin geldiğini fark etti. Başını kaldırdı fakat yaşlı gözleri karşısındaki kişiyi görmesine engel oluyordu. Gelen kişi Resulullah’tan başkası değildi. Fazıl’ın ağlamasını metrelerce öteden yüreğinde hissetmişti. O Rahmet’el lil-alemin iken nasıl haberdar olmazdı ki?! “Neyin var, neden ağlıyorsun evladım?” dedi Resul-i Zişan. Fazıl tanımadığı kişiye ağlamaklı bir şekilde sitem etti. Kendinden emin bir şekilde “Git başımdan” dedi. Bu söz ağızdan çıkınca yüreğinde birden bir duraklama hissetti. Ne düşünebiliyor ne de üzülebiliyordu. Gözyaşları da birden dindi. Kendisinde anlamadığı şeyler oluyordu. Gözünün yaşını silerken tozlu yüzünde izler oluştu. Söylediği sözün yanlış olduğunu anladı ve usulca cevap vermeye başladı. “Babam Müslümanların Mekkeliler ile yaptığı Uhud savaşında şehid oldu. Daha sonra annem başkasıyla evlendi ve o adam tüm varlığımızı yedi bitirdi. Geçen aylarda da annem vefat etti. Ben de hem fakir hem de kimsesiz kaldım. Bugün bayram, ben ise kimsesizliğimin yanında bir de arkadaşlarımın yanında eski elbiseler ile rezil oluyorum. Sevinçle oyun oynayan çocukları görünce acılarım şiddetlendi ve ağlamaya başladım” dedi.

Çocuğu dinlerken Rasulullah’ın da gözlerinden bir iki damla inci döküldü. İşte şimdi Arş-ı Rahman olanca hızıyla gürleyecek ve yağmur tanelerini güneşte kavrulmuş toprağa dökecekti. Çünkü onun ufak bir hüznüne bütün cihan titrerdi. Yetmiş bin alem sızısını yüreklerinde hissederdi. O rahmet elçisi Fazıl’a elini uzattı. “Yavrucuğum ister misin bundan sonra ben baban, Aişe annen, Fatıma kız kardeşin, Ali bin Ebi Talib amcan, Hasan ve Hüseyin erkek kardeşlerin olsun?” diye sordu. Fazıl Aişe ismini duyunca daha bir ilgiyle bakmaya başladı. Aklına annesinin anlattığı şeyler gelmeye başladı. Müslümanların Peygamberi ve önderi olan birisi vardı. Adı Muhammed’di. Hemen bir soru sordu. “Siz Müslümanların peygamberi ve önderi olan kişi misiniz?” Resulullah tebessüm ederek “Evet” dedi. Fazıl duydukları karşısında şaşkınlığını gizleyemiyordu. Cennet semtinin Peygamberi kendisine veli olmak istiyordu. -Rasulullah teklifinden vazgeçmezdi ya- yine de hızlıca cevap verdi. “Nasıl istemem ya Rasulallah!” Bu cevap karşısında Rasulullah, Fazıl’ın yanaklarından öptü ve birlikte hane-i saadete doğru yöneldiler. Rasulullah pazardan en güzel elbiseleri aldı. Hane-i saadette yemek yediler. Sofrada fazla çeşit olmadığı halde dünyadaki en lezzetli sofraydı. Sanki cennetten inmişti tüm yiyecekler. Yedikçe bitmiyor ve lezzetleri ilk yenildiği gibi aynı hazzı veriyordu. Sofrada yemek yerken Fazıl’ın gözü Rasulullah’a takıldı. Alnından sanki bir ışık zümresi çıkıyordu. İnsanın gönlüne huzur veren, yüreğini sevinçle ve güvenle dolduran bir yüzü vardı.

Birden rüyası aklına geldi. Babasının “O NURU BUL EVLADIM!” sözü kulaklarında çınladı. Birden gülmeye başladı ve Rasulullah’ın boynuna sarıldı. Ona sarılınca yüreğindeki güveni hissetti. Sanki yetim olan kendisi değildi. Tüm acılarını unutmuştu. Boynuna sarılı dakikalarca durdu. Babasının “Bul!” dediği nur kendisini bulmuştu. O nurun rahmetiyle huzura kavuşmuş, dert ve kederlerini unutmuştu. Aramakla bulamayacağı bir hazineydi. Sarıldıkça sanki farklı alemlere gidiyordu. Rasulullah kendisini bırakana dek bekledi. Fazıl sarılmayı bırakınca “Hadi dışarda oyna bakalım” dedi. Fazıl emir almış gibi hızla ve sevinçle dışarı fırladı. Ayakları yerden kesiliyor, pazarda insanların arasından hızla geçiyordu. Onu gören herkes deli olduğunu sanıyordu. Bir grup çocuğun yanına varınca çocuklar ondaki farklılığı anladılar. Merakla sordular: “Az önce aramızda ağlıyordun. Şimdi sana ne oldu da bu kadar sevinçlisin?” Fazıl bu soruyu bekler gibi hemen cevap verdi: “Cennet ehlinin sultanı, Müslümanların Peygamberi ve önderi Muhammed Mustafa artık benim babam, onun eşi iyi kalpli Aişe anne benim annem, kızları Fatıma kız kardeşim, damatları ve peygamberin amca oğlu olan Ali b. Ebu Talib amcam, torunları Hasan ve Hüseyin kardeşlerimdir. Bundan sonra bana kara gün yok. Artık her günüm o rahmetin nuruyla aydınlıktır.” Bu sözleri duyan çocuklar artık ne oyunu ne de yeni elbiselerini düşünüyorlardı. Sadece Fazıl’ı hayranlıkla dinliyorlardı. Anlattıkları sanki birer efsaneydi. Kimsenin hayalini bile kuramadığı şeyi Fazıl bizzat yaşıyordu. Çocuklar buruk bir şekilde aralarında mırıldanmaya başladılar. “Keşke bizim babalarımız da bir gazvede şehid olsalardı da biz de Rasulullah’ın himayesinde olsaydık.” Hayat zor ve meşakkatli; cennet uzak veya ulaşılmaz görülebilir. Fazıl cenneti dünyada yaşamıştı. Artık cennet ehlinin sultanı ile bir ömür onu bekliyordu…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir