474 kez görüntülendi.

Blade Runner ya da “İnsandan Daha İnsan”

Sinema Grekçe kökenli bir kelime olup “hareket” anlamına gelmektedir. 1895 yılında Auguste ve Louise Lumiere kardeşlerin sinematograf (cinematographe/hareketyazar) adını verdikleri, optik illüzyondan faydalanarak görüntüleri ışıklı bir perdeye düşürüp hareketli resimler elde edilmesini sağlayan cihazın patentini alması sinemanın doğum tarihi olarak kabul edilmiştir. Lumiere kardeşler sinematograf ile Bir Duvarın Yıkılışı, Islanan Bahçıvan, Boğa Güreşçisi, Lyon’daki Lumiere Fabrikası’nın İşçilerinin Çıkısı ve Bir Trenin Gara Girişi gibi pek çok kısa filmler çekmiştir. George Melies tarafından çekilen ve ilk öykülü film kabul edilen Le Voyage Dans La Lune (1902) ve Edwin S. Porter’in The Great Train Robbery (1903) adlı western filmi ile de bu süreç devam etmiştir.

Fransız film kuramcısı Ricciotto Canudo tarafından yedinci sanat olarak addedilen sinema kısa bir süre içinde hızlı bir şekilde hayatımıza girmiştir. Canımız sıkıldığında, dinlenmek istediğimizde ya da arkadaşlarımızla sosyal bir faaliyet yapmak istediğimizde aklımıza ilk başta film izlemenin, sinemaya gitmenin geliyor oluşu sinemanın hayatımızdaki yerini bariz bir şekilde göstermektedir. Ancak aşikâr bir gerçektir ki pek çoğu politik ve ekonomik kaygılarla çekilmiş, binlerle ifade edilen filmlerin ancak çok az bir kısmı kültürel, tarihi ve sanatsal değeri haiz olmakla birlikte klasik ve kült seviyeye ulaşmıştır. Sinema tarihinde güzide bir yere sahip olan filmlerden biri de “Blade Runner”dır. Bu yazımızda Blade Runner hakkında bilgi verdikten sonra ana hatlarıyla filmi değerlendirmeye çalışacağız.

Türkçeye “Bıçak Sırtı” olarak çevrilen Blade Runner’ın yönetmenliğini Alien (1979), Thelma & Louise (1991) ve Gladiator (2000) gibi kaliteli yapımlara imza atan usta yönetmen Ridley Scott üstlenmiştir. P. K. Dick’in 1968 yılında yazdığı “Do Androids Dream of Electric Sheep?” (Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?) isimli öyküden uyarlanan filmin senaryosunu ise Hampton Fancher ve David Peoples yazmıştır. Başrollerinde Harrison Ford, Rutger Hauer ve Sean Young gibi oyuncuların bulunduğu filmin müziklerini ise Vangelis bestelemiştir.

Farklı üslubu nedeniyle ilk başlarda pek beğeni almayan filmin değeri zamanla ortaya çıkmış, film; Matrix, Gattaca, Ghost In The Shell, Westworld gibi çok sayıda bilimkurgu filmine ilham kaynağı olmuştur. 1993 yılında Kongre Kütüphanesi tarafından “kültürel, tarihi ve estetik” olarak değerli görülen filmin ABD Ulusal Film Arşivi’ne eklenmesi kararlaştırılmış, aynı zamanda Görsel Efekt Derneği Blade Runner’ı görsel yönden en etkili ikinci film seçmiştir.

Filmin konusundan kısaca bahsedecek olursak; distopik bir gelecekte, 2019’un Los Angeles’inde (film 1982 yapımı) biyogenetik üzerine çalışmalar yürüten Tyrell Şirketi bedensel ve zihinsel anlamda insandan ayırt edilemeyecek androidler, replikantlar üretmekte ve bunları uzak gezegenlerde çalıştırmaktadır. Ancak altı replikant bu duruma isyan eder ve bir gemi kaçırıp Dünya’ya dönerler. Var edilme amaçlarından sapan ve tehdit oluşturan bu replikantları emekliye ayırma (infaz yerine emekliye ayırma ifadesi kullanılıyor) görevi bir Blade Runner yani Keskin Nişancılar Birimi üyesi olan Rick Deckard’a verilir.

Burada Blade Runner dünyasına da değinmek gerekmektedir. Siberpunk türü filmlerin ilk örneği aynı zamanda bir film noir olan Blade Runner’ın evreninde teknoloji son derece gelişmiş, biyogenetik ve mekanik alanında ciddi ilerlemeler kaydedilmiş, bununla birlikte ekolojik denge de altüst olmuştur. Ancak filmde ne teknofil ne de teknofobik bir tavır sergilenmiş, teknolojiye karşı kararsız bir tutum takınılmıştır. Şehre sürekli pusarık, karanlık ve bungun bir hava hâkimdir, hatta film boyunca Güneş neredeyse hiç görünmemiştir. Postmodern metropole dair ürkütücü imgeler içeren şehir nonestetik bir tarzda olup kültürel anlamda da tam bir karmaşa, kaos içerisindedir. İnsanlar arasındaki sosyo-ekonomik uçurum derinleşmiş, çok az sayıda insan Babil Kulesi’ni andıran yüksek binalarda modern tanrılar gibi yaşarken halkın büyük çoğunluğu sefalet içerisindedir. Film bu yönüyle 1927 yılında Fritz Lang tarafından çekilen Metropolis filmini ansıtmaktadır. Şehirde her ne kadar belli olmasa da bir otoritenin varlığı söz konusudur ve insanlar bir sistemin parçasıdır.

 

 

Filmde aynı zamanda pek çok imgeleme de yer verilmiştir. Örneğin filmin ilk sahnelerinde görülen ve şehre baktığı anlaşılan gözün tanrının gözü olduğu, bu bakışın tanrısal bir bakış olduğu söylenebilir. Buradaki tanrı George Orwell’in 1984’ündeki Büyük Birader gibi sürekli gözetlemekte ancak Picasso’nun Guernica’sında olduğu gibi de her şeye göz yummakta, hiçbir şeye müdahil olmamaktadır. Replikantları yaratan ve onlara çok büyük bir hediye, anılar veren, replikantlara geçmiş bağışlayan Eldon Tyrell ile insanı yaratan ve ona ateşi hediye eden Yunan mitolojisindeki titan Prometheus arasındaki benzerlik de zikre değerdir. Ancak burada Eldon Tyrell mitlerdeki Prometheus’tan daha çok Mary Shelley’in “Frankenstein ya da Modern Prometheus” adlı eserinde modern Prometheus olan Doktor Victor Frankenstein’a benzemektedir.

 

 

Filmin konusuna geri dönersek; fiziksel anlamda, kendilerini yaratan mühendislerden daha güçlü aynı zamanda en az onlar kadar zeki olan replikantlar güvenlik amacıyla sadece dört yıllık bir ömür sürebilecek şekilde tasarlanmıştır. Aksi takdirde replikantlar zaman içerisinde kendi duygusal tepkilerini geliştirmekte ve bunları yaşam çizgilerinde bir bağlama oturtmakta böylece Tyrell Şirketi’nin mottosunda olduğu gibi “İnsandan Daha İnsan” olabilmektedirler. Ancak dört senelik süre duygusal tepki geliştirmek için yeterli değildir. Kendi ürettiği teknoloji karşısında güçsüz kalan ve gücü ele alabilmek için tekrar teknolojiye bel bağlayan insanoğlu da duygularıyla kendilerini ele veren replikantları tespit edebilmek için Voigh – Kampff testini geliştirmiştir.

 

 

İsyan edip görev yerlerinden kaçan ve dünyaya dönen replikantların isteği ise yaşamak, var olmaktan fazlası değildir. Bir replikant olan Pris, Sebastian’a Descartes’in “Düşünüyorum öyleyse varım” sözünü söyleyerek düşündüğünü ve bir varlık bilincine, özellikle de kendi varlığının bilincine sahip olduğunu vurgulamıştır.  Replikantlar ve insanlar arasındaki bu kendini var etme – üstünlüğünü ispatlama mücadelesinde androidler yaşamak istemektedir ancak insan zalimdir.

Film boyunca sıklıkla sorulan ve cevabı aranan “İnsan nedir, insanı insan yapan nedir?” şeklindeki sorular ise tam anlamıyla olmasa da filmin sonlarında açıklığa kavuşmaktadır. Tanrısını bulan ve istediğini elde edemediği için gözlerini oyarak onu öldüren Roy en son sahnede varoluşun anlamını, insan olmanın sırrını kavrar. İnsanı insan yapan şey eylemler, yaşantılar yani anılardır, insan anılarıyla yaşar ve anılarda yaşar. İnsanın öldükten sonra da, geride bıraktığı anılar sayesinde yaşamaya devam ettiğinin farkına varan Roy Deckard’ı öldürmeyerek kendisinin ve diğer replikantların onun anılarında yaşamasını sağlar. Deckard’ın hayatını bağışlayan Roy ona kendi kısa yaşamından bir monolog sunar ve şöyle der: “Siz insanların aklının almayacağı şeyler gördüm. Orion’un yamaçlarında yanan hücum gemileri, Tannhauser geçidinin yakınında karanlıkta parıldayan C-ışınlarını seyrettim. Tüm o anlar zamanla kaybolacaklar, tıpkı yağmurdaki gözyaşları gibi. Ölmek zamanı…”

Filmde fotoğraflar aracılığıyla anıların önemine sık sık göndermeler yapılması bu değerlendirmeyi takviye etmektedir. Ancak şöyle düşünmek de mümkündür: Fiziksel anlamda tam bir savaş makinesi olarak tasarlanan Roy son sahnede özgür iradesini kullanır ve Deckard’ı öldürmemeye karar verir. Bu durumda “insan ne ile insandır?” sorusunun cevabı özgür irade olmaktadır ve Roy özgür iradesini kullanarak “insandan daha insan” olmuştur.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir